| ÖĞRENCİ PROBLEMLERİ
ALİ ÇANKIRILI
Nasıl Yaklaşmalıyız?
Geçenlerde özel bir okulun öğretmenler
toplantısına katıldım. Başarının artırılması için neler yapılması
gerektiğini tartışıyorlardı. Bazı arkadaşlar disiplinsiz, sorumsuz ve
tembel öğrencilerin okulla ilişkilerinin kesilmesi yönünde görüş
bildirdiler. Gerekçe olarak bu öğrencilerin devamlı yalan söylediğini,
sigara alışkanlıkları olduğunu, ders çalışmadıklarını, söz verdikleri
halde bozuk davranışlar sergilemeye devam ettiklerini, diğer
öğrencilere kötü örnek olduklarını ifade ettiler. Söz sırası bana
geldiğinde dedim ki: “Arkadaşlar, biz eğitimciyiz. Öğrencilerimizin
davranış bozukluklarına polis mantığı ile yaklaşmamız doğru değil.
Kriminoloji (suç bilimi) açısından ‘Suç işleyen cezasını görmelidir’
mantığı doğru olabilir. Biz eğitimciyiz, öğrenci problemlerini bu
yaklaşımla çözemeyiz. Bir öğrencim bana yalan söylediği zaman, onu
suçlamam. Kendime, ‘Bu çocuk bana neden yalan söylüyor? Onu doğru
söylemekten alıkoyan nedir? Neden bana güvenmiyor?’ sorularını
sorarım. Nerede yanlış yaptığımı, neden bu çocukla sağlıklı bir
iletişim kuramadığımı araştırırım. Yalan söyleyen öğrenciye ceza
vermekle, arkadaşları önünde küçük düşürmekle, disiplin kuruluna
vermekle problemi çözmüş olmam.”
Okullarda öğrenci problemlerini çözmenin en
ideal yolu rehberlik servisini çalıştırmaktır. Çoğu okullarımızda
rehberlik ve psikolojik danışmanlık servisi yoktur. Rehberlik
hizmetini sınıf öğretmenleri yürütür. Okul yöneticileri rehberlik
servisini lüks saydıkları için eğitim fakültelerinin rehberlik
bölümünden mezun olan öğretmenler iş bulmakta zorlanıyorlar. Okul
yöneticileri rehberlik servisinin gereğine inanmadıkları sürece
öğrenci problemlerini çözmek mümkün değildir. Kendileriyle
görüştüğümüz rehber öğretmenler, mesleklerine yeterince değer
verilmediğini. psikolojik danışmanlıktan başka her işe baktıklarını,
sekreter gibi görev yaptıklarını söylüyorlar. Onları dinleyince
rahmetli Prof. Mümtaz Turhan hocamızın bir tesbiti aklıma geldi. O
derdi ki: “Avrupalı gibi giyiniyoruz, Avrupalı gibi eğleniyoruz,
Avrupalı gibi tüketiyoruz; ancak Avrupalı gibi düşünemiyoruz. Avrupalı
gibi düşünmeyince, Avrupalı gibi üretemiyoruz, Avrupalı gibi buluş
yapamıyoruz, taklitçi ve tüketici kalabalıklar olmanın ötesine
geçemiyoruz.”
Okuma tembeli bir milletiz. Gazete ve
televizyon kültürüyle yetiniyoruz. Öğretmenlerimiz bile kendilerini
geliştirecek meslekî yayınları takip etmiyorlar. Yeni öğretim
metodlarından haberleri yok. Eski alışkanlıklarını devam ettiriyorlar.
Ders kitabının dışına çıkmıyorlar. Ev ödevleriyle çocukları
bunaltıyorlar.
Anne Babalar Çocuklarını Tanımıyorlar
Eğitimcilerimiz okuma tembeli olunca, anne
babaların okuma tembeli olması gayet normal. Çocuk psikolojisi
bilmeyen anne babalar, çocuklarına nasıl yaklaşacaklarını, nasıl
diyalog kuracaklarını bilmiyorlar. Çocuklar aileden çok medyanın,
arkadaş grubunun ve eğlence sektörünün tesiri altındadır. Linda ve
Richard Eyre’ın yazdığı bir kitabın kapağında bir düşünüre ait şu
sözler yer almaktadır: “Çoğu aileler çocuklarıyla iletişim kuramazlar,
onlar sadece monolog yaparak vakit geçirirler.” Nedir monolog? Tek
taraflı yaklaşım. Anne baba anlatır, çocuk dinler: “Sen adam olmazsın.
Utanmadan bir de yalan söylüyorsun. Ne zaman ders çalışmaya
başlayacaksın?” Anne babalar, bu suçlayıcı yaklaşımlarla çocuklarıyla
kendi aralarında aşılması zor kalın bir duvar örerler.
Çocuklarımıza yeterince zaman ayırmıyoruz.
Onları dinlemiyoruz. Endişelerini, korkularını, sevinçlerini
paylaşmıyoruz. Gece gündüz koşuşturmaktan, geçim kaygısından onlara
ayıracak vakit bulamıyoruz. Neymiş efendim, onlar için çalışıyormuşuz,
yemeyip yediriyor, giymeyip giydiriyormuşuz. Hayır, çocuklarımızın
bizden istediği bu değil. Onları iyi bir okula göndermek, maddî
ihtiyaçlarını karşılamak zaten bizim görevimiz. Çocuklarımız bizden
sevgi, anlayış, ilgi bekliyorlar. Herşeye rağmen onlara değer
vermemizi, adam yerine koymamızı, duygularını paylaşmamızı istiyorlar.
Bunlar çocukların vazgeçemeyeceği ruhsal ihtiyaçlardır. Ancak ruhsal
ihtiyaçları karşılanan çocuklar kendilerini güvende hissederler.
Rekabetçi bir dünyada yaşıyoruz. Zayıfa hayat
hakkı yok. Yönetim ve ekonomi güçlülerin elinde. Üniversite ve iş
imkânlarının kısıtlı olduğu ülkemizde gençler geleceklerinden emin
değiller. Önlerine ulaşılması zor hedefler koyuyoruz. Ellerinden
geleni yapıp yapmadıklarına bakmaksızın onlardan en iyisini istiyoruz.
Çoğu bu kıyasıya yarıştan yorgun düşüyor, yarıştan çekiliyor, ruhsal
bunalımlar geçiriyor. Karne intiharlarını duymayanımız yoktur. Çocuk
neden canına kıyar? Çünkü anne ve babasının beklediği böyle bir karne
değildir. Bu karne ile eve gittiğinde suçlanacak, aşağılanacak ve ceza
görecektir.
Öğrencilerin çoğu, notlarını anne babalarına
söylemezler veya gerçekte aldıklarından daha yüksek notlar söylerler.
Yalanları ortaya çıkacağı için de veli toplantılarından nefret
ederler. Sınavdan korkmayan öğrenci yoktur. Korkunun sebebi zayıf
almak değil, anne babanın ve öğretmenin beklentisine cevap
verememektir.
Danışmanlık yaptığım özel okul, geçen hafta
yeni alacağı öğrencilere bir genel sınav uyguladı. Sınavdan geçer not
alan öğrenciler okula kayıt yaptırmaya hak kazanacaklar. Bir öğrenci
velisi aradı, çocuğunun sınava katılıp katılmadığını sordu. Listeye
baktık, çocuk sınava girmemiş. Veli bunu duyunca çok kızdı: “Nasıl
olur,” dedi, “ben onu sınava gönderdim?” İşte size tipik bir öğrenci
problemi. Sebebi çok basit: Çocuk, geçer not alamayacağı ve anne
babasının beklentisine cevap veremeyeceği korkusuyla sınava
katılmamış.
Kendileriyle görüştüğümüz çok az anne baba
çocuklarından memnun. Daha “Nasılsınız?” demeden başlarlar yakınmaya:
“Sorma hocam, notlar iyi değil. Aslında zeki bir çocuk, çalışsa yapar,
ama çalışmıyor. Sorumluluk yok. Sıkıştığında yalan söylüyor. İyi
arkadaş seçemiyor. Ne söylesek kızıyor. İki dakika oturup
konuşamıyoruz. Biz böyle değildik. Nesil gittikçe bozuluyor. Bize bir
akıl ver, ne yapmamız gerekiyor?”
Neslin bozulduğu tezi doğru değil. Anne baba
ile çocuklar arasında iletişim kopukluğu var. Ailede problemli yetişen
çocuklar okulda da problem yaşıyorlar. Anne babalar, yaptıkları
yanlışların farkında olmadıkları için, problemin okuldan
kaynaklandığını zannediyorlar. Çocuğun yaratılıştan zeki olması
başarıyı garantilemez. Aile içinde kazanılan duygusal zekâ da en az
genetik (yaratılıştan gelen) zekâ kadar önemlidir. Duygusal zekâ,
ancak sevilen, değer verilen ve destek gören çocuklarda gelişir.
Çocuğun temel eğitim kurumu ailedir. Ailenin
veremediklerini ve ihmal ettiklerini okul veremez. Öğrenci problemleri
ancak okul ve aile işbirliği ile çözülebilir.
alicankirili@hotmail.com Zafer Dergisi |