| ÖLÇÜLÜ SEVGİ
ALİ ÇANKIRILI
Sevgi, çocuk eğitiminde “olmazsa olmaz”lar
listesinin başında yer alır. Son araştırmalar, çocuğun sevgiyi daha
ana rahminde iken hissetmeye başladığını gösteriyor. Annenin bebek
sahibi olmayı arzulaması, isteyerek gebe kalması, fetusun (cenin) ilk
hareketlerini hissettiği zaman sevinç duyması, karnını okşayarak bu
sevincini belli etmesi gibi sevgi tezahürleri ana rahmindeki bebek
tarafından daha ilk aylardan itibaren algılanmakta ve ruh sağlığının
temelleri oluşmaktadır.
Yine araştırmalar sevgisiz büyüyen ve yeterli
sevgi alamayan çocuklarda ruh sağlığının ve bunun yansıması olan
duygusal zekanın tam gelişmediğini, ileri yaşlarda verilecek sevginin
bu açığı kapatmaya yetmediğini göstermektedir. Bir çocuk sıcak aile
ocağından uzak ve anne baba sevgisinden mahrum ise, en modern
kurumlarda beslenip eğitilse dahi ruhundaki açlık doyurulamayacaktır.
Sevgi, çocuk için, böylesine vazgeçilemez bir
ihtiyaç iken; neden yazımın başlığına “hastalıklı sevgi” dedim acaba?
Sevginin sağlıklısı, hastalıklısı da mı var? Evet, var! Size üç vaka
nakledeceğim ve ondan sonra hastalıklı sevginin ne olduğunu açıklamaya
çalışacağım.
ÖRNEK BİR
Bir anne randevu almak için aradı: “Üç
yaşında bir oğlum var, söz geçiremiyorum. Her isteğini yerine
getirdiğim halde memnun edemiyorum. Dediği olmayınca kıyametler
koparıyor. Eskiden babasından korkardı. ‘Babana söylerim’ deyince
fazla ileri gitmezdi. Şimdi baba korkusu da işe yaramıyor...”
Şikâyetler böyle uzayıp gidiyordu.
ÖRNEK İKİ
Bir öğretmen aradı: “İlköğretim birinci sınıf
öğretmeniyim. Dersler başlayalı bir ay oldu. İlk hafta bazı çocukların
okula alışması zordur. Böyle çocuklara, alışıncaya kadar, bir kaç gün
anneleri ile aynı sırada oturmalarına izin veriyoruz. Ancak bir kız
çocuğu var ki bir türlü anneden ayıramıyoruz. Annesinin eteğine
yapışıyor, bırakmıyor. Bir aydır hiç değişme yok. Annenin arka
sıralarda oturmasına bile razı olmuyor. Anneden ayırmaya çalıştığımız
zaman iki göz iki çeşme ağlıyor, mosmor kesiliyor.”
ÖRNEK ÜÇ
Yeni evli bir bayan aradı: “Yirmi iki
yaşında, üç aylık evli bir bayanım. Anneme sormadan hiç bir iş
yapamıyorum. Yemeğe ne kadar tuz atacağımı bile telefon edip anneme
soruyorum. Böyle olmasını istemiyorum, ama sormadan da edemiyorum.
Kocam, şaka ile karışık, ‘sen daha çocukluktan kurtulamamışsın’ diyor.
Kendi kendime, ‘anneme artık bir şey sormayacağım’ diye söz veriyorum;
fakat sözümü tutamıyorum. İçimde hep yanlış yaparım korkusu var;
anneme sormadan içim rahat etmiyor.”
Üç hasta ile ayrı ayrı yaptığımız görüşmeden
sonra vardığımız sonuç şuydu: Üçü de “hastalıklı sevgi”nin kurbanı
olmuşlardı. Psikolojide, kişilik gelişimini engellediği için, aşırı
korumacı sevgiye biz “hastalıklı sevgi” diyoruz. İsterseniz konuyu
biraz daha açalım: Bebek doğduktan sonraki altı aylık döneme bazı
pedagoglar “ikinci gebelik” diyorlar. Bebek dış dünyaya gözlerini
açmıştır, ama anneye bağımlılığı devam etmektedir. İlk altı ay içinde
şu veya bu sebeple anneden ayrılan çocuklarda hem fiziksel hem de
ruhsal bozukluklar ortaya çıkmakta; annenin yerini tutacak birisi
bulunmadığı taktirde ölüm riski artmaktadır.
Anne için de aynı bağımlılık sözkonusudur.
Doğum sırasında bebeğini kaybeden anneler, vücudundan bir parça
kopmuşçasına acı duymakta, terapisi zor ruhsal bunalımlar
geçirmektedir.
Dokuz ay karnında taşıdığı, kanıyla canıyla
beslediği, kendisinden bir parça saydığı yavruya karşı annenin sevgi
duyması, sevginin de ötesinde şefkat göstermesi, canını feda etme
pahasına onu her türlü tehlikeye karşı koruması yaratılışının
gereğidir. Sözlükler, şefkati, karşılık beklemeden sevmek ve
fedakârlık göstermek olarak tarif ediyorlar.
Çoğu anneler yaratılıştan verilen bu şefkat
duygusunun ölçüsünü ayarlayamazlar. Gereğinden fazla şefkat gösterir,
aşırı koruyuculukta bulunur, çocukların yapabileceği işleri bile kendi
üzerlerine alırlar. Böyle aşırı sevgiye ve şefkate boğulmuş, her
ihtiyacı anne tarafından karşılanmış bebeklerin anneye bağımlılığı
devam eder, bir başka deyişle, ikinci gebelik döneminden çıkamazlar;
fiziksel olarak büyüseler de ruhsal olarak bebektirler.
Ormanda geziye çıkarsanız dikkat edin: Dev
ağaçların dibinde bodur kalmış, bir türlü boy atamamış, serpilememiş
küçük ağaçlar göreceksiniz. Hastalıklı sevgi ile büyütülmüş çocuklar
da böyledir. Biz bunlara “gölge tipler” diyoruz. Annelerinin
gölgesinde yaşarlar. Şımarıkları da içe kapanık olanları da aynıdır;
kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenememişlerdir. Özgüvenleri yoktur,
kendi başlarına bir iş beceremez, karşılaştıkları problemleri anne
babanın yardımı olmadan çözemezler. Yanlış yapmaktan korktukları için
sorumluluk almak istemezler.
Baba ile bebek arasında annedeki gibi
fiziksel bir bağımlılık olmadığı için, babalar sevgi konusunda daha
ölçülüdür. Yukarıda birinci vakada anne ile üç yaşındaki oğlu görüşme
odasına girerken yanlarında baba da vardı. Çocuk içeri girmek
istemiyor, elinden tutan annesine tekme atıyordu. Anne, “işte
görüyorsunuz” dercesine bana çocuğu işaret ediyordu. Daha gösterdiğim
koltuğa oturmaya fırsat kalmadan çocuk annesinin saçlarından tuttuğu
gibi çekiştirmeye başladı. Anneye dedim ki: “Bırakın çocuğu, gitsin.”
Kadıncağız, “Nasıl olur?” der gibi bana baktı. “Evet, dedim, bırakın
gitsin.” Sonra ilave ettim:”Merak etmeyin, bir yere gidemez, çünkü
kendine güveni yok...” Anne, sözüme uyarak, çocuğun elini bıraktı.
Çocuk serbest kalınca şaşırdı, nereye gideceğini bilemedi. Kendisini
yere attı, debelenmeye başladı.
O zamana kadar suskun kalan ve olaya hiç
karışmayan baba gülerek dedi ki: “Doktor bey, çocuğun hiç suçu yok.
Onu bu hale getiren annesidir. Ben disiplin sağlamaya çalıştıkça
çocuğa arka çıktı.”
Suçlanan ve onuru kırılan anne kendini
savunmaya başladı: “Doktor bey, ben baba dayağı ile büyüdüm.
Evlenirken, kendi kendime, çocuğuma bir tokat bile vurmayacağıma söz
verdim.” Annenin savunması bir başka eğitim yanlışına işaret ediyordu.
Disiplin deyince çoğu anne babalar dayaklı eğitimi anlıyorlar. Halbuki
disiplin dayaklı eğitim demek değildir. Biz disiplin derken çocuğa
doğru davranışlar kazandırmayı kastediyoruz. Bir taraftan doğru
davranışlarında memnuniyetinizi belli edip onu cesaretlendirirken,
diğer taraftan yanlış davranışlarını onaylamadığınızı bir şekilde
belli etmeniz gerekir. Sevilen bir çocuk sevginizi kaybetmek istemez.
Yerine göre üzüldüğünüzü söylemek, küsmek, sert sözlerle uyarmak,
sevdiği bir şeyden bir müddet için mahrum bırakmak etkili olabilir.
Dayak en kötü disiplin aracıdır ve en son başvurulacak çaredir. Bu da
müsait yerlerine vuracağınız şefkatli bir tokattan ileri
gitmemelidir.
Aşırı baskı ne kadar zararlı ise, aşırı
korumacı sevgi de o kadar zararlıdır. En güzel yol orta yoldur ve
bunun adı adalettir. Lütfen, çocuklarınıza karşı adil olmaya çalışın.
Zafer Dergisi |