|
|
||
|
Çetinlerle yaptığı "Bir Kader Sohbeti"nin üzerinden tam altı ay geçmişti. Arif Bey, yolda giderken, birinin koşar adımlarla O’na doğru yaklaştığını fark etti. Dönüp baktığında, heyecanlı ve bir o kadar da sevgi ve hürmet dolu bir simayla karşılaştı. Bu Murat’tan başkası değildi. Murat, - Merhaba Arif ağabey, dedi. Nefes nefese: - Özür dilerim, diye ekledi. Size teşekkür için bir fırsat arıyordum. Ziyaretinize gelmeye de doğrusu cesaret edemedim. Zaten geçen sohbette sizi yeterince yormuştuk. Rica ederim, diye karşılık verdi Arif Bey, - Aksine, beni çok mutlu etmiştiniz. İnsanlara faydalı olmak, ruh için büyük bir huzur kaynağı. Murat, Arif beyi dinlerken, yer yer, birisini arar gibi arkaya bakıyordu. Yeni arkadaşını Arif beyle tanıştıracaktı. Birlikte yürürlerken Murat, Arif beyi çok uzaklardan görmüş ve ona kavuşmak için koşar adımlarla yürümüştü. Ve işte beklediği arkadaşı da varmıştı yanlarına. Tanıştırayım dedi, Murat: - Arkadaşım Serdar. Kendisi aynı zamanda akrabam olur. Geçenlerde ailece bize gelmişlerdi. Sizden bir hayli söz ettim kendisine. Serdar’a bakarak, - O’nun da bizim gibi bir başka grupla derdi var, dedi. Kendisi Biyoloji bölümünde okuyor. Geçenlerde profesör, sınıfı ikiye ayırmış ve bir tartışma açmış. Konu: "Yaratılış mı? Evrim mi? " Tansiyon oldukça yükselmiş. Neredeyse kavga çıkacakmış. Hoca sürekli evrimcilerin tarafını tutuyor, sorduğu sorularla, yaratılışı savunanları zor durumda bırakmaya çalışıyormuş. İki gündür hem üniversitede, hem de aile toplantılarımızda konuşmaların ağırlık noktası bu. Sizinle böyle bir karşılaşmayı doğrusu hiç aklımdan geçirmezdim. Sizi uzaktan görünce bir tuhaf oldum. Ve ani bir kararla size doğru adeta koştum. Bunda evrim tartışmalarının da bir payı olsa gerek. Arif Bey, iki gencin de bu konuda mutlaka bir şeyler konuşmak istediklerini her hallerinden okuyordu. Şu anda "İlim ve Araştırma Dergisi"ne gidiyordu. Gençleri de oraya davet edebilirdi. Bir ön görüşme yaparlar, gerekirse sonra yine buluşabilirlerdi. Evet, evet! diye, içinden, söylendi kendi kendine. Ve kararını verdi: - Bilmem hiç okudunuz mu? dedi. "İlim ve Araştırma" diye bir dergi var. Bu konularda da yer yer yazılar çıkıyor. Kısa bir duraklamadan sonra, - Dergiyi yöneten arkadaşımız oldukça kültürlü birisi. Sizi O’nunla tanıştırmak isterim. Kendisine hiç çekinmeden uğrayabilir, her konuda yardımını isteyebilirsiniz. Hem bundan memnun da kalır, dedi ve teklifini yaptı: - Ben şimdi oraya gidiyorum. Şu karşı sokakta. İsterseniz beraber gidelim, sizi tanıştırayım. Murat, - Serdar’ı bilmem ama ben şahsen çok memnum kalırım. İşi yoksa birlikte gidelim. - Olur, dedi, Serdar ve yola koyuldular. ••• Hal hatır sormayla geçen kısa yolculuk tamamlanmıştı. İşte derginin önündeydiler. İçeri girdiklerinde Arif bey, - Bak Akıncığım, dedi, sana iki misafir getirdim. Fikir yoğunluklu iki genç. Çoğu arkadaşları zaman öldürürken, ömürlerini değerlendirmeğe kafa yoran, gerçekleri öğrenmeye çalışan iki genç. Sonra tanıttı gençleri. Akın bey misafirlerine dergi hakkında kısaca bilgi verdikten sonra, - Önce bir şeyler ikram etmek isterim. Burasını kendi eviniz bilin. Ne arzu edersiniz? diye sordu. Murat çayı tercih etti. Serdar ise ayran istedi. O sırada Serdar’ın içinde âni bir şimşek çaktı: Az sonra Evrim konusunu konuşabilirlerdi. Bu konuda kendisinin bir tereddüdü yoktu, ama çok sevdiği arkadaşı Rıfat evrim konusunda çelişkili fikirler taşıyordu. Katı bir evrimci değildi, ama bir türlü de ikna olmuyordu. Bundan güzel fırsat zor bulunurdu. Arif ve Akın beylerin de müsaadeleriyle kendisini buraya çağırabilirdi. O’nu kırmayacak ve gelecekti. Sonra bir tereddüt geçirdi: Ama olur muydu? O’nu buraya çağırmak uygun düşer miydi? Bunu nasıl karşılardı. Olsun, başka çare de yoktu. Akın beye bakarak, - Telefon açmama izin verir misiniz? Bir arkadaşımı buraya çağırmak istiyorum. Akın bey, - O da ne demek? Az önce ne söyledim: Burasını kendi eviniz bileceksiniz. Serdar telefonu aldı. İnternet kafeyi aradı Bu saatlerde Rıfat hep orada olurdu. En iyisi kendisine olayı olduğu gibi anlatmaktı. Böylece bir emri vaki yapmış olmaktan da kurtulurdu. Tahmini doğru çıkmıştı. Rıfat, kafede idi. Kendisini telefona çağırdı. - Rıfat, dedi, ben şimdi bir dergide bulunuyorum. Dergi sahibiyle çay faslındayız. Daha sonra, ben evrim konusunda bir fikir tartışması açmak istiyorum. Bu konuyu seninle sıkça konuşuyoruz. Arzu edersen gel, birlikte konuşalım. Ne dersin? Rıfat: - Açık konuştuğun için geleceğim. Aksi olsaydı darılırdım. Beni oraya başka nedenle çağırtıp tartışmanın içine soksaydın bir daha ömür boyu seninle konuşmazdım! Seni çok sevdiğimi bilirsin. İnatçı bir tip olmadığımı da... Ama ikna oluncaya kadar da fikrimi açıkça savunurum. Serdar: - Zaten ben de onun için sana telefon açtım ya, dedi. Yerimiz çok yakın. Sen Polat Otelinin önüne gel, ben seni oradan alayım. - Oldu. Hemen çıkıyorum. - Teşekkür ederim, beni sevindirdin. ••• Serdar müsaade isteyerek ayrıldı. On dakika kadar sonra Rıfat’la birlikte içeri girdiler. Tanışma ve ikram fasıllarından sonra, Serdar konuyu doğrudan açtı. Arif bey konuya hemen girmek istemedi. Gençlere bir hatırasını anlatmak geldi içinden. Böylece yeni tanıştığı Rıfat’a doğrudan konuşmuş olmayacak, samimi bir havanın oluşmasına zemin hazırlayacaktı. Çok tecrübe etmişti. Muhatabıyla yeterince tanışmadan yaptığı tartışmalarda, sonuç alma yüzdesi çok düşük kalıyordu. - Geçenlerde birisiyle imanla ilgili bir konuda tartışmamız oldu, diye söze başladı. Adam çok sert ve kararlı bir üslupla inkârını ilan ediyor ve savunuyordu. Kendisine şöyle dedim: Seninle önce bazı temel prensiplerde anlaşmamız gerekiyor. Plansız bir evde rahatlıkla oturulmadığı gibi, kuralları iyi belirlenmeyen bir tartışmadan da sonuç alınamıyor. Sonra şöyle sürdürdüm konuşmamı: - Önce şunu ifade edeyim: Biz birbirimizi alt etmeye çalışan güreşçiler değiliz. Bana göre sen yanlış fikirler taşıyorsun. Ben seni değil, sendeki bu yanlışları alt etmek istiyorum. Bu ise sana yardımdan başka bir şey değil. Aynı şekilde sen de bana yardımcı olma niyeti taşımalısın. O zaman tartışmamız yerini sohbete bırakacaktır. Doktorun hastasıyla yaptığı şefkat dolu bir sohbete. Şu farkla ki bana göre sen hastasın, sana göre de ben. İkinci noktaya gelince: Ben, eşyanın ve onun bir parçası olan insanın bir başka âlem hesabına çalıştığına inanıyorum. Yani, "bu dünyanın ötesi var," diyorum. Maddeye, tabiata yahut evrime inanan birisi için böyle bir âlem söz konusu değil. O zaman şöyle düşünsek herhalde isabet etmiş oluruz: Sen ve ben, bir asır sonra toprak olmuş olacağız. Eğer ahiret yoksa senin bu dünyada beni alt etmen bir mânâ ifade edemeyecek. Zaten yok olmuş gitmişiz. Bir asır önceki bir tartışmada hangimiz üstün gelmiş olursak olalım, o an için bunun hiçbir değeri kalmamış olacak. Ama ölüm ötesi bir hayat varsa ve sen buna inanmadan ölmüşsen azap çekeceksin. Ben konuştukça genç halden hale giriyordu. İç dünyasında bir çarpışma başladığı her halinden hissediliyordu. Sürdürdüm konuşmamı: - Ve bu tartışmada senin bana mağlûp olman ve ölüm ötesine inanarak ona göre bir hayat sürmen senin için büyük bir lütuf. O halde senin lehine olan şık, galip gelmen değil mağlup olman. Birinci şıkta ise hiçbir şey kazanmış olmayacaksın. Üçüncü bir noktaya da kısaca değinerek sözü sana bırakacağım: İnsanın evrimle bu hali aldığını kabul etmenin, yahut onu tabiatın veya maddenin yaptığına inanmanın sosyal hayattaki neticelerine şöyle bir göz atalım: Böyle bir insan başkasına zulmetmek pahasına da olsa kendi menfaati için çabalayacak, ahirete inanmadığından helal-haram gözetmeyecektir. Ve yine böyle bir insan, kendisini sahipsiz, yaratıcısız, maliksiz zannedecek, ruhunda sonsuz bir boşluk hissedecektir. Böyle bir insanın ne kendisine ne de topluma faydalı olamayacağı açıktır. Onu zaptetmenin tek yolu, katı kurallarla ve menfaat ipleriyle onu bağlamak, başkasına zarar verdiğinde karşısına kanunları ve ağır cezaları getirmektir. Sonra, ............... ............... - Ama, dedim, kanunların ulaşmadığı ve insanın kendi vicdanıyla baş başa kaldığı işler, oldukça büyük bir yekûn tutar. Bu işlerde kişiyi doğruya, hakka, adalete, insafa, merhamete sevk etme noktasında evrim, tabiat ve madde eşittirler. Yani hiçbiri de bu konuda insana bir telkinde bulunamaz. Daha açık konuşacak olursak, böyle bir kişiye, "evrime inanan birine bu yakışmaz," diyemezsiniz. Deseniz de güler geçer ve yine bildiğini okur. İnsanın, aklını kullanarak ve vicdanının sesine kulak vererek bu yanlış fikirlere, bu hayal mahsulü teorilere karşı gelmesini bekleriz. Ama uygulama hiç de öyle olmaz. İşte burada, kendi menfaatini her şeyin üstünde tutan, günahlardan hoşlanan ve kayıt altına girmek istemeyen insan nefsi karşımıza çıkar. O halde yapacağımız bu tartışmalarda nefsi dikkate almak durumundayız. Yani ortaya attığımız bir fikirde, nefsin hissesi ne kadardır? Söylediğimiz söz vicdanımızdan mı gelmektedir, aklımızdan mı, yoksa nefsimizden mi? Bunu iyi tespit etmeğe mecburuz. Aksi hâle çok doğrulara nefis hesabına karşı çıkarız ve sohbetimizden de hiçbir sonuç elde edilmez. Sözlerimi şu cümleyle bağladım: - Biz nefislerimizi çarpıştıracağımıza, fikirlerimizi yarıştıralım. Akın bey söze karıştı: - İzin verirseniz, dedi, bir madde de ben eklemek isterim. Şöyle bir yanlış telakki dikkatimi çekiyor: "Madde ezeli midir, değil midir? Yahut, insan maymundan evrim geçirerek mi bugünkü halini almıştır, yoksa doğrudan insan olarak mı yaratılmıştır?" gibi tartışmalarda, sanki maddenin ezelî olmadığı ispat edilemezse veya evrim teorisi kesin olarak çürütülmezse, gerek insan ve gerekse topyekûn varlık âlemi bir yaratıcı olmaksızın vücut bulacaklar. Burada açık bir demagoji söz konusu, ama çoğu zaman gözden kaçıyor. Bir örnek vermek isterim: Süleymaniye camisini düşününüz. Onun bir mimarı var mıdır, yoksa taşlar tesadüfen veya evrim geçirerek mi kubbe, minare, mihrap halini almışlardır? diye bir tartışma yapılıyor. Bütün akıl sahiplerinin ittifakıyla, taşlarda mimarlık sanatı yoktur ve onlar bir mimarın elinden geçmedikçe bir sanat eseri vücut bulmaz. Burada taşların maddesi üzerinde konuşmak, yahut hangi zamanda ve nasıl oluştuklarını tartışmak, konuyu saptırmak demektir. Taşlar ne zaman ve nasıl teşekkül ederlerse etsinler, bu taşları eser haline getiren bir mimar var. O’nun inkarı mümkün değil! Akın beyin konuşması, Arif beyin de hoşuna gitmişti: - Güzel bir noktaya temas ettiniz, dedi. Gök kubbesi bizim için yükselmiş ve genişlenmişti. Yer küresi de bizim için döşenmiş, atmosfer, dünyayı bizim için kuşatmıştı. Bütün bunlar yapılırken, varlık âleminde bizim ismimiz okunmuyordu bile. Ama her şey bize göre ve bizim için düzenleniyordu. Sonunda bu gördüğümüz kâinat sarayı çıktı ortaya. Ve bu saray bir başka sarayın evrim geçirmesiyle vücut bulmadı. Meyve ve ağaç, çok yönden benzerlik gösterirler. Ağaçta olmayan bir kanun, esas itibariyle, meyvesinde de bulunmaz Bunun içindir ki, ağaç adım adım geliştiği gibi, meyvesi de safha safha büyüyor. Ağaç bir başka ağacın evrim geçirmesiyle değil doğrudan yaratıldığı gibi, meyvesi de bir başka meyvenin evrimiyle teşekkül etmiyor. Bu kaide, kâinat ile insan arasında da geçerli. İnsan da kâinatın meyvesi. Kâinat gibi o da müstakil olarak yaratılmış; bir başka nevin evrimiyle değil. Akın bey, - Müsaadenizle, aklımın almadığı bir yanlış değerlendirmeden kısaca söz etmek istiyorum, dedi. Gençleri ve Arif beyi bir süre süzdükten sonra, - Kâinatın menşei bir silikat karışımıydı diyorlar, diye söze başladı. Nasıl oldu da bu karışım şu mükemmel ve muhteşem hale geldi, diyorsunuz. Genişledi, yayıldı, ayrıştı, birleşti gibi bir takım safhalar sıralıyorlar. Bu safhalara bir şey dediğimiz yok, ancak bunların bir zabıt varakası gibi takdimi de tuhaf kaçıyor. Atlıyoruz bütün bu safhaları ve işin sonuna geliyoruz. Ne oldu en sonunda? İnsan yaratıldı. Her insanın da ana rahmindeki ilk hareket noktası bir başka karışım: Nutfe. Şimdiki ismiyle sperma. Nutfe, silikattan haber veriyor. Ve insan kâinatı seyrediyor: Ben bu âleme ne kadar da benziyorum, diyor kendi kendine. İkimiz de bir çekirdekten çıkmışız. O’nda sistemler var, bende organlar. Âlem safha safha yaratılmış, ama bu safhalar bir betonarme binanın kat kat inşası gibi değil. Kaba ve ince inşaat birlikte yürütülmüş, Bina tamamlanınca dışında ve içinde hiçbir noksanlık kalmamış. Dünya yapılıp bir kenara konulmuş da sıra Mars’a, Venüs’e gelmiş değil. Samanyolu tamamlanmış da Güneş sisteminin temeli daha sonra atılmamış. Benim bedenim de öyle yapılmamış mı? Önce ayaklarım yapılıp, sonra üzerlerine bacak kemiklerim konulmamış. Yahut önce kafatasım tamamlanmış da boynuma sonradan takılmamış. Önce iskeletim bitirilmiş de sonra midemin, kalbimin, ciğerimin yapımına geçilmemiş. Bu harika özellik sadece bana has değil. Sonsuz denecek kadar çok çekirdekler, nutfeler, yumurtalar hep o silikat karışımının birer küçük nümûnesi. Her başak, her ağaç, her kuş her koyun bu kâinatın birer küçük misâli, birer temsilcisi. Bütün tohumlar, çekirdekler, yumurtalar o silikat karışımı gibi parçalanma, yayılma, büyüme, genişleme kanununa tâbi tutulmuşlar. Ve hiçbiri bu yolculuğun sonundan haberdar değiller. Parçalayan parçalıyor, büyüten büyütüyor. Kısacası yaratan yaratıyor. Başını önüne eğerek bir süre sessizce bekledi. Sonra Rıfat’a bakarak: - Kâinat O’nun kudretine, iradesine mahkûm, dedi. O’nun ilmiyle hikmetiyle bu hazır hali almış bana hizmet ediyor. Bedenlerimiz bu âlemin rahminde yapıldı, çatıldı. Biz bu rahimde boğulmamalıyız! Öteki âleme ölü olarak doğmamalıyız! Rıfat da diğer gençler de yepyeni şeyler duyuyorlardı: Rahimde boğulmak, ahirete ölü olarak doğmak... Murat, - Gerçekten konuşmalarınız çok faydalı oldu. Ben şimdi kendimi bir elmanın içindeki çekirdek, yahut bir dairenin ortasındaki merkez nokta gibi görmeye başladım. Etrafım, ana rahmi gibi, şu koca kâinatla kaplanmış. Ve rahimdeki çocuk gibi kâinatın her tarafından bana ihtiyacım olan maddeler, rızıklar geliyor. Ve benim için en önemli mesele bu rahimden öteki âleme sağ olarak doğmak. Başını hayretle salladı ve aynı sözleri tekrarladı: - Önemli olan bu rahimden sağ çıkmak, öteki âleme sağ doğmak. Akın bey, Arif beye: - Müsaade ederseniz, dedi, kendimce çok önemli bulduğum bir noktaya da değinmek isterim. - Memnun oluruz, diye karşılık verdi Arif bey. Akın bey, Serdara bakarak şunları söyledi: - Bir evrimciye deseniz ki, insanlar maymunun evrimleşmesiyle değil, doğrudan tabiat tarafından yapılmışlardır. Veya bunları yapan maddenin kendisidir. Evrimci her iki fikre de tepki göstermez. Aynı şekilde bir materyaliste de eşyayı maddenin yapmadığını, her şeyin evrimle ortaya çıktığını veya tabiat tarafından yapıldığını söyleseniz, ondan da fazla bir tepki almazsınız. Ama, yaratılış fikrini ortaya attığınızda bunların hepsinin tek bir cephe olduklarını ve size hücum ettiklerini görürsünüz. Demek ki, evrim, tabiat ve madde bir noktada birleşiyorlar. O halde, şu tabiat dediğimiz muhteşem fabrikayı birisinin kurduğunu, güneşiyle, havasıyla, suyuyla her şeyi yerli yerine koyduğunu ve o sistem içinde yaratacağı yeni varlıklar için maddeyi, daha açık ifadesiyle elementleri ham madde gibi kullandığını ve bu fabrikada insanları, hayvanları ve bitkileri bütün özellikleriyle takdir edip, planlayıp sonra o plan tahtında dokuduğunu, tabiri caizse imâl ettiğini söylediğinizde her üç fikir birden çürütülmüş olur. "Gerçekten de öyle," diye Akın beyi tasdik etti Serdar: - Ama, nedense en fazla evrim konuşuluyor. Bunun sebebi sizce ne olabilir? Akın bey kısa bir süre Arif beye baktı. O da dinlemeyi seçmiş Akın beye bakıyordu. Şu karşılığı verdi: - Evrimi savunanlar, konuyu biyoloji ilmini âlet ederek, daha doğrusu, bu ilmi istismar ederek sunduklarında, daha etkili olacaklarına inanıyorlar. Üzülerek söyleyeyim, birçoklarını bu yolla aldatmayı da başarıyorlar. Bence en önemli sebep bu diye sözünü noktaladı. Kısa bir sessizlik oldu. Akın bey, Arif beye dönerek: - Bu konu üzerinde hayli araştırma yaptığınızı biliyorum. Hatta son yayınlanan yazınız doğrusu çok dikkatimi çekmişti. Sanırım beş altı ay kadar oldu. Yazıyı gençlerin de okumalarını isterim. Dergi merkezimiz hemen bir arka sokakta. İsterseniz yazıyı buldurabilirim. Serdar, - Zahmet olacak ama, çok memnun oluruz. - Zahmetlik bir şey yok ortada. Telefon açarız hemen getirirler. Gerçi yazının sahibi burada, O’ndan bizzat dinleyebiliriz, ama yazının ayrı bir havası oluyor. Oradan okumanızı tercih ederim. Akın bey sekreterine dergiyi buldurması talimatını verdi. Sonra Arif beye dönerek, - Evet aziz dostum,dedi, bu konuda söz hakkı sizin. Buyrun, ben de gençlerle birlikte istifade edeyim. Arif Bey, - "İnsan bildiğinin âlimi, bilmediğinin cahilidir derler," diye söze başladı. Bu konuda kendimi söz sahibi kabul etmiyorum. Ama kişinin bildiğini saklamasını da hiç tasvip etmemişimdir. Bildiğim kadarını esirgemeden söylerim. Bu arada, sizin de birikiminizden de faydalanmak isteriz. Kısa bir süre bakışlarını belli bir noktada dondurdu. Konuşmasının ana hatlarını planlıyor gibiydi. Akın beye dönerek, - Öğretmeni yetiştiren çalışkan öğrencilerdir, diye söze başladı. Bizi de genç arkadaşlarımız ve okuyucularımız yetiştiriyorlar. Sorularıyla bizi düşünmeye ve araştırmaya sevk ediyorlar. Sonra, bakışlarını Murat’a çevirdi: - Kader konusunda olduğu gibi, evrim konusunda da çok soruya muhatap olmuşumdur, dedi. Devam etti: - Evrim lehindeki kesif propagandalar karşısında dostlarımız soruyorlar: "Bu konu üzerinde niçin ısrarla duruluyor?" diye. Kısa yoldan cevap veriyorum: "Asıl davaları evrim olmağı için." Ve devam ediyorum: Eğer böyle olmasaydı, makalelerinde, tebliğlerinde, kitaplarında evrime de diğer teoriler kadar yer verir, ona özel bir itina göstermezlerdi. Evrim iddiaları deneyle ispatlanmış değil ve hiçbir tecrübeye de dayanmıyor. Nitekim, evrimciler de ondan söz ederken, "kanun" yerine "teori" tabirini kullanıyorlar. Buna rağmen, bu teorinin büyük bir inat ve ısrarla savunulmasına ne mânâ vereceğiz!?.. Anladığım kadarıyla, evrim savunucuları bu kâinatın sahipsiz ve insanın da başıboş olmadığına bir türlü inanmak istemiyorlar. Zira buna inandıkları taktirde mesele sadece inanç seviyesinde kalmayacak, bunu amel ve tatbikat takip edecektir. "Bu âlemin bir sahibi var ve çevremdeki her şeyi benim emrime veren de O’dur" dedikleri anda, şükür vazifesi ortaya çıkacak ve ibadet mükellefiyeti ruhta olanca gücüyle kendini hissettirecektir. İşte evrim, bu zevkli vazifeden kaçmak isteyen asi ruhların bir oyalanma âleti. Arif Bey, bakışlarını Serdar’a çevirdi. Rıfat’a doğrudan hitap etmesi aksi tesir yapabilirdi. Bazen Akın beye ve Murat’a kısa birer bakış fırlatıyor ve yeniden Serdar’a dönerek konuşmasını öylece sürdürüyordu: - Samimiyet! Samimiyet! dedi. Ve ekledi: Her şeyin başı samimiyet. Bir insan evrimi, maddeyi veya tabiatı önyargısız olarak ve samimiyetle savunuyorsa onunla anlaşmak kolaydır. Ama, uygulamada çoğu kez, karşınıza yanılmış insanlar yerine, yanıltmayı dava edinmiş kasıtlı propagandacılar çıkıyor. Ve onlarla hiçbir şeyi halledemiyorsunuz. Dirseklerini masaya dayayıp başını avuç içine aldı. Bir süre sonra, doğrulup koltuğuna yaslanarak, - Bu teoriyi, daha açıkçası bu felsefeyi reklam eden insanlar, iki taşın bile tesadüfen üst üstü konulamayacağını çok iyi bildikleri halde, bu kâinat sarayını yaratıcısız kabul ederler. Bir çizginin dahi, kendi kendine çizilemeyeceğini bile bile, insanın varlığını tesadüfle, evrimle açıklamaya zorlanırlar. Kanunların eşyaya galip ve ruhun bedene hâkim olduğunu bilmezden gelerek meseleyi sadece madde çapında ele alır, insanın ruh dünyasına hiç eğilmezler. Biraz durakladı. Sonra, Rıfat’a bakarak: - Her nevin bütün fertlerinde büyük bir hassasiyetle işleyen tekâmül kanununu, nevilerin evrimi şeklinde yorumlamaya çabalarlar. Ne elmanın bir başka meyveden, ne de insanın bir başka hayvandan evrimleşerek ortaya çıkmadığını bir türlü anlamak istemezler. Başını önüne eğdi: - Ve en önemlisi, dedi, yaratılış hakkında hükmün ancak Yaratana ait olacağını hatırlarına getirmezler. Bunu kendilerine hatırlattığınızda, hemen ilmin tarafsızlığına sığınırlar. Halbuki ilim insanoğluna Allah’ın bir ihsanıdır. Bütün varlıklar İlâhî ilimle dokunmuşlar. Ve bu ilmin en büyük mucizesi olan insanoğluna da ilim tahsil etme kabiliyeti verilmiş. Koyuna süt verme, ipek böceğine ipek örme ve arıya bal yapma kabiliyeti verildiği gibi, insan ruhuna ve aklına da varlık dünyasındaki ince manaları araştırma, bulma ve onlardan hükümler çıkarma istidadı lütfedilmiş. Ve başta beyin olmak üzere bütün insan bedeni de ruhtaki bu istidanın inkişafına yardım edecek şekilde planlanmış, programlanmış, kabiliyetlerle donatılmış. İşte bütün kâlem kavgaları insan mahiyetinin doğru veya yanlış değerlendirilmesinden kaynaklanıyor. Ve evrim, insanı yanlış anlayanların elinde sadece bir alet. Bizim bu aletten söz edişimiz, aletin kendisi için değil, onu kullananların niyetleri ve bundan doğacak vahim neticeler içindir. Akın bey, - Müsaade ederseniz dedi ben de bir noktayı da önemle vurgulamak isterim: Kâinatın yaratılışını tesadüfle, maddeyle, tabiatla izah edemeyeceklerini çok iyi anlayanlar, meseleyi dar bir sahaya çekmeyi tercih ediyorlar. Fikirleri ilk insanın yaratılışı üzerinde yoğunlaştırarak, şu harika âlemi ve içindeki sonsuz sanat mucizelerini, akıldan gizliyorlar! İnsan acaba hangi hayvanın evrimiyle ortaya çıkmıştır? diye bir soru atıyorlar ortaya. Cevap ne olursa olsun onlar için fark etmiyor. Çünkü şu muhteşem kâinattaki harika nizamı da, insanın beden ve ruh dünyasındaki sonsuz mucizeleri de böylece dikkatten kaçırıyorlar ve zavallı kimseleri milyonlarca sene öncesiyle oyalayıp onlara kendilerini unutturuyorlar. Biyologların bir kısmı, insanın maymundan geldiğini iddia ediyor, diğer bir kısmı da tarla faresinden. Bazıları da insanı iki ayrı nevin ortak mahsulü olarak takdim ediyorlar. Ve bu iki hayvanın, kendi vehimlerince, kurt ve ayı olduğunu ileri sürüyorlar. Murat söze karıştı: - Benim de hayret ettiğim bir nokta var, dedi: Bildiğiniz gibi, müspet ilim denilince, her hükmünü deney ve tecrübeyle ispat eden ilim dalları anlaşılır. Biyoloji de bir müspet ilim dalı. Ama bu dal içerisine sokuşturulan evrim teorisi ne deneyle ispatlanmış, ne de bir tecrübeye dayalı. Fakat, değişmez bir gerçek gibi takdim ediliyor. Ve işin enteresan tarafı şu: Müspet ilim dallarında her konu kendi uzmanları, mütehassısları, akademisyenleri arasında tartışılır ve bir sonuca bağlanırken, bir biyoloji konusu olan evrimin her meslek gurubundan taraftarları yahut muhalifleri çıkıyor. Ve evrim konusu, biyoloji kitaplarından çok ideolojik yayınlar içerisinde yer alıyor; daha çok onlarda işleniyor. Konu adeta bir inanç, bir mezhep haline sokulmuş. Sonra, tasdik beklercesine Arif beyin yüzüne baktı ve : - Öyle değil mi efendim? diye sordu. Arif Bey, - Haklısınız dedi. Bakınız, bu sözlerinizi doğrulayan bir tablo sergileyeceğim size: Darwin’in "İnsanın Türeyişi" kitabını "Sol Yayınlar" tercüme ettirmiş ve yayın hayatına sokmuş. Merak edip aldım. Önsözünü okumaya başladım. "Darwin’in dünya görüşü materyalistti," diye başlıyor ve devamında Darwin’in, eserleriyle "diyalektik materyalizmin," daha Türkçe’si, "komünizmin" temeline oturmasına yardım ettiği yazılıyordu. Kitabı sonuna kadar sabırla okudum. "Bence"lerle başlayıp, tahminlerle bitiyordu. "İmkânı olmadığını düşünüyorum", "tevarüs etmiş gibidir", "muhtemelen eski keseli hayvanlardan gelmiştir" gibi kesinlikten uzak ifadeler kitabı adeta istila etmişti. Ve bir yerinde şu dikkate değer cümle geçiyordu: "Söz konusu ettiğim görüşlerin çoğu spekülatiftir ve bunların bazılarının yanlış olduğu hiç şüphesiz ispatlanacaktır." Bu söz Darwin’e aitti ve kelimesi kelimesine hatırımda kalmıştı. Demek ki, Darwin, diyalektik materyalizme bilerek hizmet etmemiş. Birtakım tahminlerde bulunmuş ve bu tahminlerinde yanılmış olabileceğine de ihtimal vermiş. Ama materyalistler onun teorisinden en iyi şekilde faydalanmayı ve bu biyolojik konuyu ideolojik hale sokmayı başarmışlar. Evrim teorisini ateizme ve komünizme hizmet ettirmişler. Daha enteresan bir cümlesi de var: Darwin, bu kitabında, teorisinin hedeflerini anlattıktan sonra şöyle diyordu: "Ama ben, her türün maksatlı yaratıldığı inancını tamamen bertaraf edemedim." Darwin’in de itirafıyla evrim sadece bir teori. Bu teorinin ana hedefi ise, türlerin maksatlı yaratılmış olmadığını, kendi kendine evrim yoluyla bir başka türden doğduğunu ispat etmek. Halen ispat edilememiş olduğu içindir ki ondan "teori" diye söz ediliyor, kanun diye değil. İşte Darwin’in seçtiği bu yanlış hedef, maalesef, kitabın önsözünde de açıkça ifade edildiği gibi materyalistlerin işine yaramıştır. Rıfat, - Affedersiniz, diyerek söze karıştı: "Ben bir zamanlar evrimi savunurdum. Ama bunu materyalizm namına değil, aklıma daha yatkın geldiği için yapardım." Daha sonra, kendi kendime şöyle söylendim: "Sen fikrini savunduğun şahsın kitabını hiç okudun mu?" Bu soruya, kendimi adeta azarlarcasına, "hayır!" diye cevap verdim. Bu defa bir başka soru sordum kendime: "O halde, arkadaşlarınla tartışırken niçin o kadar ısrarlı oluyorsun!?.." Bu soruma bir cevap aramadım. İçimden bir ses, beni şöyle uyardı: "Yenilgiyi kabul etmek fazilettir. Senin nefsin buna razı olmuyor ve fikrini ısrarla savunuyorsun!" Bu iç diyalogdan sonra, ben de sözünü ettiğiniz kitabı aldım ve okudum. Doğrusu, önsözüne bakmadım. Ama kitaptaki, kesinlikten uzak ifadeler benim de dikkatimi çekti ve o günden sonra konuya daha bir ihtiyatla yaklaşma kararı aldım. Sonra Serdar’a bakarak, - Bütün bu olup bitenlerden Serdar’ın haberi yok. Eski ısrarlı halimi dikkate aldı ve ikna olmam için beni buraya davet etti. Ben kendisine iç âlemimdeki değişikliği hissettirmek istemedim. Eski halim üzere konuştum. Ama buraya gelirken kararımı vermiştim: "Konuşulanları bu konuda ilk defa muhatap oluyormuş gibi dikkatle izleyeceksin ve aklına yatmayan hususları bir nezaket ölçüleri içinde soracaksın!" Nefsimle bu pazarlığı yaptıktan sonra buraya geldim. Bu sözlere en çok sevinen Serdar olmuştu. İçi içine sığmıyordu. Gerçekten de Rıfat’la bir aya yakın zamandır evrim konusuna hiç girmemişlerdi. Bunu şimdi hatırladı. Bütün konuşmaları sosyal sahalarda olmuştu. Demek ki, o dönemde Rıfat evrimi okuyor ve kendi iç âleminde sorguluyordu. Tarafsız bir hâkim olarak... Serdar: - Şu anda ne kadar sevinçli olduğumu anlatamam, dedi. Rıfat’ı gerçekten çok sever ve takdir ederim. Tartışmalarımızda onun oturmuş kişiliğini hiç göz ardı etmemiş ve kendisini kırmamaya çalışmışımdır. Şu an gerçekten çok mutluyum, diyerek sözünü tamamladı. Arif Bey, Rıfat’ı tebrik ettikten sonra, konuşmasını şöyle sürdürdü: - İnsanın maksatlı olarak yaratıldığını inkâr etmeyi bir ideoloji olarak benimseyenler bu uğurda büyük gayret gösterdiler. Hayli ömür tükettiler. Bütün gayretlerine rağmen insanla maymun arasında "geçit formu" diyebilecekleri bir fosil bulamadılar. Maymunla insan arasını doldurmak için çizdikleri hayali resimler de fazla bir işe yaramadı. Tek yolları kalmıştı: Uydurma adamlar ihdas etmek. Bu vadideki yoğun çalışmaları sonunda, dört tane "geçit adamı" koydular ortaya: Java adamı, Pekin adamı, Piltdown adamı ve Nebraska adamı. Bunların dördünün de adam olmadıkları kısa zamanda anlaşıldı. Hafif bir tebessümden sonra: - İçlerinden en acı akıbete Pildown adamı uğradı, dedi. Bu adamı 1912 yılında ortaya attılar. Beş yüz bin senelik bir fosil bulduklarından söz ettiler. Önceleri bu fosilin başkalarınca incelenmesine izin vermediler. Bilim adamlarının dünya çapındaki zorlamaları sonuç verdi ve 1953 yılında Piltdown adamı incelemeye alındı. Arif bey derince bir nefes aldı: - Çıkan netice vahimdi ve yüz karasıydı! dedi. Bu sahte adamın kafatası ile dişlerinin insana, çene kemiğinin ise on yaşındaki bir orangutan maymununa ait olduğu ortaya çıktı. Eski görüntüsü vermek için dişler potasyum dikromat ile lekelendirilmiş ve eğelenerek çene kemiğine uydurulmuştu. Bir süre gençleri süzdü. Hepsinin yüzlerinde hayretle nefret iç içeydi. Devam etti konuşmasına: - Bu eli eğeli bilim adamına insanın sorası geliyor: "Neye zorlanıyorsun?" "Bütün bir insanlık âlemini de kandırsan neyi değiştirmiş olacaksın?" "Dünya gemisi, yolcuların lâfına bakmaksızın ahiret sahiline doğru aralıksız yol alıyor. Bu asılsız iddiaların o âlemde para edeceğini mi sanıyorsun?" Serdar, hayretini gizleyemedi. Elinde olmayarak Arif beyin sorularını o da tekrarlamaya başladı: "Neye zorlanıyorlar?" "Neyi değiştirecekler?" "İnsanları ne zamana kadar aldatacaklar ve bundan ne umuyorlar?" Akın bey, söze karıştı: - Biraz ara versek iyi olacak. Size meyve ikram etmek isterim. Ama isteyene meşrubat da verebilirim. Rıfat, - Mümkünse bir kahve içmek isterim. Zihin yorgunluğuna iyi geldiğini söylerler. - Doğru, dedi, Akın bey. Kahve uyarıcıdır. İnsanı uykuya karşı dinç tutar. Arif bey meyveyi tercih etti. Rıfat’ın kahve istemesini kendi iç âleminde değerlendirdi ve sohbeti burada noktalamak gerektiği kararına vardı. Arzu ederlerse daha sonra yine görüşebilirlerdi. Akın bey hizmetliyi çağırmak için zile basmak üzereyken kapı çalındı. İçeri giren, oğlu Avni idi. Elinde Akın beyin istediği mecmua vardı. - Buyrun babacığım, dedi. Başka bir arzunuz var mı? Misafirlere kahve ve meyve ikram etmek isterim. Bana yardımcı ol. Nedim amcanı buluverde, kahve yapsın. Sen de manava gidip, bizlere gönlünce bir şeyler al. Avni çıkmaya hazırlanırken Arif Bey, - Bir dakika, dedi. Beni tanıyorsun ama, ağabeylerinle de bir tanış bakalım. Tanışma faslından sonra, Avni odadan ayrıldı. Biraz sonra meyve de, kahve de hazırdı. Murat, Avni’ye teşekkür ettikten sonra, - Sana bir sorum olacak dedi. Öğretmenleriniz biyoloji dersinde evrimden ne ölçüde söz ediyorlar ve öğrenci arkadaşların bu teoriye ne derece iltifat ediyorlar? Avni, - Öğretmenlerimiz dahil teoriye kimsenin inandığı yok. Adet yerini bulsun diye okuyup geçiyoruz, dedi. Avni’ye ikinci soru Arif Beyden geldi: - Peki dedi. Sence bu teorinin en çürük tarafı neresi? Yani hangi konuda teori sizi tatmin etmiyor? Avni, bu konu üzerinde derinlemesine durmaya gerek duymadığını söyledikten sonra: - Eğer, dedi, maymun türü evrim geçirerek insana dönüşmüş olsaydı, bu gün dünyada maymun diye bir şeyin kalmaması gerekirdi. Arif Bey, Avni’nin saçlarını şefkatle okşadı. Kendisini tebrik ederek, bir şeftali uzattı. - Yersen memnun kalırım, dedi. Avni, özür dileyerek izin istedi. Ve gençlerin takdir dolu bakışları arasında büroyu terk etti. Akın bey, sözünü ettiği yazıyı bulup dergiyi Rıfat’a uzattı: - İstersen hem kahveni iç, hem de oku. Veya fotokopisini çektirip verebilirim. Evde daha rahat okursun. Rıfat, ikinci şıkkı tercih etti. Arif ve Akın beylerden şimdi ne kadar faydalansa o kadar kârlı olacaktı. Yazıyı evde okuması daha uygundu. Akın bey, - Müsaade ederseniz, dedi, bir hatıramı sizlerle paylaşmak isterim. Genç arkadaşlarımızın böyle faydalı meselelere kafa yormaları, düşünmeleri, ilmi konuları kendi aralarında bir hoşgörü havası içinde tartışmaları beni çok duygulandırdı. Bütün bunları gençlerin birbirlerine karşı gösterdikleri nezaketten, centilmenlikten birazcık olsun hissediyorum. Onları dinlerken şu hatıra canlandı hayalimde. Sonra misafirlerinin yüzlerine soran gözlerle baktı ve ekledi: - Bilmem ne dersiniz? Anlatayım mı?. Hem birazcık dinlenmiş de olursunuz. Arif Bey, - Çok memnun kalırız, dedi. Gençler de onu destekleyici sözler sarf ettiler. - Bir gün sakatatçıya uğramıştım. Beyin almak istiyordum. Dükkân sahibi on yedi, on sekiz yaşlarındaydı. Müşterinin biri beyinleri parmağının ucuyla yokluyordu. Genç, müşterisini bir süre seyretti. Sonra, kalender bir eda ile, - Bey amca, dedi, sağını solunu ne kurcalıyorsun? Altı üstü bir koyun beyni! Hepsi aynı! Gencin sözleri dikkatimi çekmişti. "Altı üstü bir koyun beyni," diye bir fısıltı halinde tekrarlardım bu sözleri. Ve düşündüm kendi kendime: Bunları daha düne kadar kafalarında taşıyanlar, şimdi kim bilir hangi kasap dükkanında asılı duruyor, yahut kimin midesinde hazım olunuyorlardı. Beyinlerden birisine gözüm takıldı. Hayalimde, ağıldan çayıra, çayırdan ağıla gidip gelmekle geçen bir ömür canlandı. Bu beyin dört beş sene böyle bir hayata hizmet etmişti. Sonra, birden, bakışlarım dükkân sahibi gence kaydı. Onları küçümseyen bu gencin beyni neye hizmet ediyordu? Bu dükkanı çalıştırıp birkaç kuruş kâr etmeye değil mi? İş bu kadarla kalırsa, insan beyninin şu vitrindekilerden pek farkı olur muydu? Bir tüccara göre aklın ve onun tezgahı olan beynin vazifesi ticaretin bütün inceliklerini bilmek ve çok kazanmaktı. Bir memura gere müdür olmanın yollarını aramak. Bir futbolcuya göre oyunun bütün inceliklerini bilmek, bütün kaidelerini çok iyi anlamaktı. Ben bunları düşünürken, diğer müşteriler alacaklarını almışlar sıra bana gelmişti. İşimi bitirip dükkandan ayrıldım. Arka caddedeki kitapçıya uğradım. Şimdi kitapları bir başka gözle seyrediyordum: Bir kısmının yazarları kabre göçmüştü. Ne beyinlerinden eser kalmıştı, ne gözlerinden, ne de kulaklarından. Kiminin ömrü insanları güldürmekle geçmiş, kimi şehvet tüccarlığı yapmıştı. Bazıları fen bilgilerini, bir kısmı da edebî kabiliyetlerini bu kitaplara dökmüş gitmişlerdi. Onların beyinlerini hayalen yan yana getirip seyre koyuldum: Maddelerinde, görünürde, bir farklılık yoktu. Ama o tezgâhlarda dokunan düşünceler birbirinden o kadar farklıydı ki! "Her fikir ayrı bir mahsûl, her insan ayrı bir fabrika," diye geçti içimden. Kısa bir sessizlik oldu. Herkes hatıranın tesirinde kalmıştı. Akın bey, Murat’a bakarak: - Beyin tezgâhları niçin yaratıldı? Onlarda ne işlenecek, ne dokunacak? dedi ve devam etti: - Bu sorunun cevabını bulmak, insanın en büyük meselesidir. Bu problemi yanlış çözenler, ömürlerini bir fasit daire içerisinde boşuna tüketirler. Günün birinde her nefis gibi onlar da ölümü tadarlar ve bu imtihan dünyasından göç ederler. Artık yanlışlarını düzeltme fırsatı da bulamazlar. Kısa bir duraklamadan sonra, Serdar’a dönerek: - Şimdi, bu hatırayı sohbet konumuza uygularsak, şöyle bir tablo çıkar karşımıza: Bir evrimci, beynini çalıştırıp bugüne ve yarına ait bir şeyler üreteceğine, ilk beynin nasıl yaratıldığı üzerinde durur. Bunun münakaşasını yapar. Koca bir ömrü bu yolda tüketir ve beynini gerçek mânâda çalıştırmadan göçüp gider bu dünyadan. Murat’ın gözlerinin içi gülüyordu. Rıfat ve Serdar da bu konuşmayı doğrusu çok beğenmişlerdi. Arif Bey, teşekkürlerini bildirdi ve sonuna bir de sitem cümlesi ekledi: - Böyle güzel hatıraları işitebilmek için bir gurup gençle mi gelmem lâzım? Bunu senden ilk defa dinliyorum. Kısa bir aradan sonra, Serdar, Arif beye sordu: - Böyle asılsız bir iddia nasıl oldu da bir kanun gibi takdim edilebildi? Arif Bey, - Uygun bulursanız, bunu son soru kabul edelim. Yorulmuş olabilirsiniz. Akın beyin de işleri olabilir. Evrim öyle bir saatlik sohbetle noktalanacak bir konu değil. Henüz konunun gelişme boyutlarını konuşuyoruz. Teoriye verilecek cevaplara hiç girmedik. İsterseniz, ikinci görüşmemizde konuyu yeniden ele alabilir ve diğer boyutları üzerinde konuşabiliriz. - Akın bey, kendisi için bir problem olmadığını söylediyse de, Arif bey bu sözlere sadece bir tebessümle karşılık vererek, Serdarın sorusunu cevaplandırmaya başladı: - Evrim, Darwin isimli bir papaz okulu kaçkınının iddiasıydı ve kiliseye başkaldırma mahiyeti taşıyordu. Bu teori, materyalist zihniyetin dünya çapında desteğini aldı. Üzerinde yoğun propagandalar yapıldı, planlı telkinler sürdürüldü. Tahrif olmuş İncilin tatmin etmediği Avrupalıya, bu teoriye karşı çıkmanın faturası, "kilisenin yanında yer alıp ilme meydan okumak" şeklinde çıkarıldı. "Kiliseye karşı olan her fikir mutlaka doğrudur," imajı işlendi. Bu taktik maalesef tuttu ve evrimcilik küçümsenmeyecek boyutlara ulaştı. Rıfat, - Çok enteresan dedi. Konunun bu yönünü hiç düşünmemiştim. Devam etti Arif bey: - Ayrıca, az gelişmiş ülkelerde biyoloji ihtisası yapanlara, evrime karşı çıkmanın bedeli, meslek hayatlarının son bulması olarak takdim edildi. Bir bilim adamı, "Evrim iddiaları deneyle ispatlanmadıkça geçerlilik kazanmaz," dediğinde, çevresi hemen ıssızlaştırıldı. Bunun en güzel örneği, Dewar Douglas. Evrimi savunurken göklere çıkarılan bu İngiliz biyologu, "İnsan Özel Yaratık" adlı kitabını neşrettikten sonra kendi köşesinde yalnız bırakıldı. Evrim propagandalarının tutmasında önemli bir faktör de, konuşmamın başında kısaca değindiğim gibi, insan nefsidir. Bu konuya Akın bey de, Serdar da değindiler. Sorumluluktan kaçan, kayıt altına girmek istemeyen, ahireti ve ibadeti düşünmemek için çareler arayan insan nefsine, bu ve benzeri iddialar yalan da olsa hoş göründü. Arif beyin yüzünü acı bir tebessüm kapladı: - Aldanmaya can atanı aldatmak çok kolaydır, dedi. Bir süre sessiz kaldıktan sonra: - Kısacası, psikolojik baskı, yoğun propaganda ve nefsin desteği evrimi bir biyolojik konu olmaktan süratle çıkardı. Bir ekol, bir ideoloji haline soktu. Serdar, - Müsaadenizle, dedi, şu noktaya biraz daha açıklık getirmenizi rica edeceğim: Materyalistler evrim konusunda niçin propaganda yolunu seçtiler? Arif Bey, gülümsedi: - Evrimi ispat yolu kapalı oluğu için. Serdarla bir süre bakıştılar: - Bak, dedi, değerli kardeşim, evrimin ispat edilebilmesi için sonsuz denilecek kadar çok ara fosilin bulunması gerekiyor. Hâlâ, insanla maymun arası bir fosil bulunmuş değil. Halbuki evrim felsefesine göre, maymun bir anda insan olamayacağından arada milyonlarca fosilin bulunması gerekiyor. İş bununla da kalmıyor. Bu felsefeye göre maymun da bir anda yaratılmış olamayacağından onunla atası arasında da yine milyonlarca fosil bulunmalı. Bu da yeterli değil. Evrimi sadece insan için ele almak çok kısır bir düşünce. Bütün hayvan nevileri de evrim geçirerek şu hazır hallerine kavuşmuş olmalılar. Buna göre milyonu aşan hayvan türüyle bunların ilk ataları arasını dolduracak sonsuz denecek kadar fosil gerekli. Bunları bulmak için, öyle uzun araştırmalara, hele sahte fosiller uydurmaya gerek kalmamalı! Toprağın neresini kazsalar nice ara fosillerle karşılaşmalılar! Bunu başaramadıklarına göre geriye sadece bir tek yol kalıyor: Propaganda. Hedefleri ise, kâinatı maddeye, kendilerini de maymuna isnat eden sorumsuz bir nesil yetiştirmek. Arif Bey, bakışlarını gençlerin üzerinde süratle dolaştırdıktan sonra: - Bir evrimci yaratılışa inanmayabilir fakat yaratılış hadisesinin safhalarına itiraz edemez. Diyeceksiniz ki, nedir bu safhalar? Konuyu insanların eserlerinden bir misâl vererek açıklamaya çalışayım: Her eser mutlaka şu üç safhadan geçer: Birincisi, "düşünme ve tasarlama", ikincisi, "karar verme," üçüncü safha ise, "icraata geçme". Biz diyoruz ki, varlıklar henüz dünya yüzünde boy göstermeden, onlar bir ilimde teşekkül etmiş olmalılar. Yani, yaratılışın ilk safhası, yaratılacak varlığın bir ilimle takdir edilmesi, planlanmasıdır. Buna itiraz edilemiyor. Şimdi soruyorum: Bu ilim İlâhî değilse, nasıl izah edilecek ve kime verilecektir? Önce maymun ve insan mânâları bir ilimde mevcut olmalı. O ilim sahibi maymunu evrimleştirerek insan haline getirmeye karar vermeli ve bu kararını icra etmeli. Bu gerçek değişmez ve bunun karşısına demagojiden başka bir şeyle de çıkılmaz. Zaten yapılan da bundan başkası değil. Biraz durduktan sonra: - Son olarak bir noktaya daha değinmek isterim, dedi: Bazıları Darwin’in, Yaratıcıya inanan bir evrimci olduğunu iddia ederler. Ben aksini savunacak değilim. Ancak şu var ki, bir evrimci Yaratıcıya inanıyorsa, savunduğu teori ile bu inanç birlikte düşünüldüğünde, ortaya şöyle garip bir tablo çıkar: "Bu kâinat, bir yaratıcı tarafından güneşi, ayı, yıldızlarıyla, havası, suyu, toprağıyla, denizi, ormanı, yeraltı kaynaklarıyla tam tamına canlıların yaşayabileceği şekilde yaratılmış. Sonra, o yaratıcı artık işe karışmamış. Evrim yoluyla isteyen deve olmuş, isteyen tilki, isteyen maymun olmuş isteyen insan, isteyen akıl takmış, isteyen boynuz..." Bu ters mantıktan söz ederken, Lâmark hatırıma geldi. Evrimi, Darwin’den de önce savunan bu adam şöyle diyordu: "Zürafanın atası, geyiğe benzeyen ve boynu uzun olmayan bir tip idi. Ortamda yeterince ot bulamayınca ağaç yapraklarını yemeye mecbur kaldı. Alt yapraklar tükendikçe, daha yükseklere erişmek için çabaladı. Böylece boynu uzadı. Nesilden nesile gittikçe daha fazla arttı ve bu günkü zürafa ortaya çıktı." Biz Lâmark’ı bir yana bırakıp, bu iddiayı ciddiye alanlara soralım: Zürafa boynunu uzattı ki, ağacın yukarı kısmındaki yaprakları yesin, deniliyor. İyi ama, meyve ağaçları niçin meyve verecek şekilde evrim geçirdiler? Meyveleri kendileri mi yiyecekler, yoksa yavruları mı? Öküz, yükümüzü taşımak için mi güçlü oldu? Tavuk, elimizden kaçmamak için mi, uçamayacak şekilde evrim geçirdi? Kedinin çevikliği avını yakalamak için, ama atın çevikliğine ne demeli? Otları yakalamak için mi böyle evrim geçirdi? Bu tip iddiaların bir mizah kitabında yer alması normaldir, ama biyoloji kitaplarında asla Arif Bey, Akın beyden su rica etti. Suyunu içtikten sonra, - Bu günlük bu kadar yeter, dedi. Konuyu bütün detaylarıyla bir oturumda görüşmeye mecbur değiliz. Hem böylesi fazla faydalı da olmuyor. Sonra Murat’a dönerek, - Çetini de özledim. İkinci görüşmemizde o da bulunsa memnum kalırım. En azından hasret gidermiş oluruz, dedi. Kalktılar. Gençler, soran gözlerle Arif beye bakıyorlardı. Nerede ve nasıl görüşeceklerdi? Arif Bey, Murat’a: - Çetinle sana yeni bir haberim var, dedi. Ben geçen ay emekliye ayrıldım. Sizi eve davet ettiğimde sıkılmanız ve çekinmeniz benim için bir dönüm noktası oldu. Meslek hayatımda otuz senemi doldurmuştum. Daha fazla beklemenin bir mânâsı yoktu. Ömrümün son döneminde, sizin gibi gerçeği bulmak ve fikir sahasında ileri hedeflere yürümek için çalışan gençlerle daha fazla görüşmek, sorularını dinlemek istiyordum. Bu sorulara mümkün olduğu kadar dergi aracılığıyla cevap vermek, bazan da şimdi yaptığımız gibi, karşılıklı sohbet etmek çok iyi olur diye düşündüm. Ve emekli ikramiyesiyle bir büro satın aldım. Kütüphanemi daha da zenginleştirerek büroya taşıdım. Sizi eve çağırmamın gerekçesini hatırlayacaksınız. Bazı sorulara bizzat kitaplardan pasajlar okuyarak cevap vermem gerekiyordu. Her meseleyi hafızada tutmak oldukça zor. Büro bu yönüyle de çok faydalı olacak. Arif Bey, şefkat ve takdir dolu bakışlarla gençleri ayrı ayrı süzdükten sonra, - Sizi büroma davet ediyorum, beni mutlu edersiniz. Konunun devamını orada görüşebiliriz, dedi. Murat buna çok memnun olmuştu. Evde gerçekten sıkılmışlardı. Bir hafta sonrası için anlaştılar ve Akın beye veda edip dergiden ayrıldılar. Rıfat’ın aklı fikri dergideki yazıdaydı. Biran önce eve varmak ve yazıyı hemen okumak istiyordu. Serdar ile Murat da an az onun kadar merakta kalmıştı. Bir süre sessizce yürüdüler. Bir parkın yanından geçiyorlardı ki, Murat içindeki arzuyu açığa vurdu: - İsterseniz burada biraz dinlenelim. Arif beyin yazısını da birlikte okur ve dağılırız. Arkadaşları bu fikre katıldılar. On dakikalık bir dinlenmeden sonra Rıfat dergiyi Serdar’a uzatarak, - Ben dinleyince daha iyi anlıyorum. Zahmet olmazsa yazıyı sen oku. Serdar yazıyı okumaya başladı. Yazının başlığı "Maziye Doğru" idi. Bu başlıkla evrim arasında bir ilgi kuramamışlardı. Kısa süren bir sessizlikten sonra Serdar’ı dinlemeye devam ettiler:
••• MAZİYE DOĞRU
Hayalen geçmiş zamana doğru uzanalım. Gitgide ta dünyanın lav halinden yeni yeni kurtulmaya başladığı, soğumaya yüz tuttuğu devreye varalım. İçi kızgın ateş, dışı sakinleşmeye yüz tutmuş olan bu arz küresinin başında durup bugün şahit olduğumuz eşyanın isimlerini birer birer saymaya başlayalım. Lügatteki bütün kelimeleri burada sıralayacak değilim. Sadece konuya ışık tutmaya yetecek birkaç kelimeyi hatırlayalım: El, ayak, kanat, göz, mide, pankreas, pençe, tırnak, gaga, dal, kök, yaprak, çam, söğüt, nar... Bu kelimelerle evrim safsatasına bir bıçak atalım, sonra bunlara yeni kelimeler ekleyelim. Dünyamızda hayat süren bütün bitki ve hayvan türlerini sayalım birer birer. Her birinin organlarını tek tek hatırlayalım. Ve soralım kendi kendimize: Bütün bunlar sonsuz bir ilim ve hikmetten haber vermiyorlar mı? Bunların bir ateşin soğumasıyla kendi kendine, zamanla evrim geçirerek meydana geldiğine nasıl inanılabilir? Yine maziye dönelim. Dünya dayanmış, döşenmiş. Boş bir saray gibi, misafirlerini bekliyor. O an kâinatta olmayıp bugün iç âlemimizi kuşatmış bulunan manevî hadiseleri bir bir hayalimizden geçirelim: Sevgi, korku, merak, endişe, kin , merhamet, zulüm, kurnazlık, hırs, umursamazlık, cesaret, kararsızlık... Bütün bunlar yeryüzündeki canlılara nereden ve nasıl ithal edildiler? Sonsuz denecek kadar çok olan bu farklı karakterler, bu değişik huylar nasıl bir evrimle vücut buldular?Neler evrim geçirdi de bu karakterler, bu huylar ortaya çıktı? Tekâmül ister ani, olsun, ister milyarlarca senede... İnsan ister doğrudan yaratılsın, ister dolayısıyla. Şu soruların cevabı nasıl verilecektir? Görmeyen kâinattan gören insanları kim çıkarttı? Bilmeyen şu âlemden bilen meyveleri kim süzdü? Hissetmeyen, sevmeyen, korkmayan bu saraya, bütün bu hissiyatla donatılmış misafirleri kim getirdi? Görmemek nasıl bir evrim geçirdi de görmek oldu. İşitmemek, işitmeye, anlamamak anlamaya nasıl inkılap etti? Can nedir bilmeyen bu kâinat ağacı, hayatlı meyvelerini nereden elde etti? Akıllara durgunluk veren bu hadiseleri cahil unsurların uzun süre beklemesiyle izah etmek mümkün mü? Şimdi bir perde daha gerilere gidelim. Kâinatın yaratılmak üzere yola çıktığı ilk noktaya hayalen uzanalım. Ve şu sayacağım kelimeleri aklımızdan sıra sıra geçirelim: Su, taş, hava, yıldız, ay, gezegen, güneş, demir, azot, krom, nikel, dağ, ova, cazibe, X ışınları ve daha niceleri. Bu eşyanın yoktan yaratılışı sonsuz bir ilim ve kudret sahibine verilmezse nasıl izah edilecektir? Dünün boş arsasında bugün bir köşk görüyorsak hemen soruyoruz: Bu köşkü kim yaptırdı, diye. Değil aklımızdan, hayalimizden dahi geçmiyor ki, arsa evrim geçirsin de köşk olsun. O halde, yokluk üzerine yaratılan ve inşa edilen bu kâinat için böyle bir safsata nasıl ileri sürülebiliyor!?.. Yokluk evrim geçirdi de varlık mı oldu!?.. Bütün bunlar bir yana, şu sorunun cevabını arayalım: Dünya ile güneş başlangıçta aynı mahiyette iken, dünya güneşten koptuktan sonra okyanuslarla, ormanlarla, hayvanlarla, insanlarla doldu da beriki neyi bekliyor? Niçin evrim geçirmiyor? Çok iyi biliyoruz ki, o da tekâmül etse, ortada ne güneş kalır, ne de dünya. O halde soruyu şöyle değiştirelim: Güneşin tekâmülüne kim müsaade etmiyor?
•••
Serdar yazıdan çok etkilenmişti. - Doğrusu dedi, ben biyoloji ağırlıklı bir yazı bekliyordum. Bu yazıda meselenin felsefi boyutu çok güzel işlenmiş ve aklı gerçekten tatmin edecek ve en katı bir evrimciyi bile, en azından, şüpheye düşürecek çok güzel noktalara temas edilmiş. Murat, - Şimdi daha iyi anlaşıldı. Arif Bey, verdiği biyolojik açıklamalardan sonra meselenin asıl yönünü bir başka güne bırakmakla çok isabet etti. Çünkü konuyu böylece daha dinç olarak dinleme imkânı bulacağız. Serdar söze karıştı: - Bize ve herkese gerekli olan da meselenin bu yönü. Diğerini biyologlar kendi arasında tartışsınlar. Kalktılar. Okulda yeniden görüşme temennileriyle ayrıldılar. Rıfat, eve geldiğinde yazıyı bir kez daha okudu ve üzerinde uzun uzun düşündü. Yatağında bir süre gözüne uyku girmedi. Konuşmaların ve özellikle son okuduğu yazının etkisiyle iç âleminde kendisiyle sessiz bir diyaloğa girdi: "Bizi biyoloji ile çok yaman oyalamışlar!" ..... "Günlerimiz, haftalarımız boşu boşuna geçmiş!" ..... "İnsan için asıl önemli olan, ne olduğu ve bu dünyada nasıl bir hayat süreceği." ..... "İlk insan nasıl yaratılmışsa yaratılmış, bunun bugünle ne ilgisi var? Bizi o günlere götürmekle yaman bir oyun oyalamışlar! Biz de bu oyuna doğrusu çok saf olarak kapılıp gitmişiz." ..... Bu ve benzeri düşünceler uykuya daldığı ana kadar aralıksız sürdü. Ertesi gün arkadaşlarıyla tekrar buluşup sohbetin kritiğini yaptılar. Artık olaylara bir başka gözle bakmaya başlamışlardı; özellikle Arif beyin o yazısından sonra. ••• Zaman durmadan akıyordu. Derken buluşma günü geldi. Çetin’i de alarak Arif beyin yeni bürosuna doğru yürümeye başladılar. Serdar’ın teklifiyle çiçekçiye uğrayıp çiçek yaptırdılar. Arif bey gençleri çiçek demetiyle birlikte karşısında bulunca çok memnun oldu. Bir hafta önceki sohbetten memnun kalmış olmalıydılar. Çiçekler bunu gülerek Arif beye müjdeliyor gibiydiler. Murat, - Yeni büronuz hayırlı olsun. Şu küçük hediyemizi de lütfen kabul ediniz, diyerek, demeti Arif beye uzattı. Arif bey gençleri içeri aldı. - Şöyle bir dinlenin, görüşmeye daha sonra başlarız, diyerek kendilerine çay ikram etti. Çetin’e dönerek, - Kader şimdi seni nerelerde yüzdürüyor? Diye sordu. Çetin, Arif beye öncelikle teşekkürlerini bildirdi: - O güzel sohbetten sonra fikir yapım yerine oturdu gibi. Düşünce çizgim büyük ölçüde düzene girdi, diyebilirim. Şair ne güzel söylemiş:
Boşuna gezmişim yok tabiatta İçimdeki kadar, iniş ve çıkış.
Hayat da tabiat gibi hep düz gitmiyor. Gece ve gündüz gibi o da değişik tonlarıyla aklaşıyor yahut kararıyor. Artık bunları normal karşılamaya başladım. Şimdi, sürekli bir gündüz beklemiyor ve rahat ediyorum. Biraz durakladı. Çayından bir yudum aldıktan sonra: - Düşünce çizgimin düzene girdiğini söylerken şunu kast etmiştim. İniş ve çıkışları olsa da çizgide kesinti yok. Derince bir nefes aldı: - Eskiden öyle miydi? diye devam etti. Bir çizgi bir taraflara doğru sürekli zikzaklar çizerek uzayıp gidiyor, sonra âniden kesiliyordu. Bu defa, bir başkası çok daha farklı bir yönde ilerliyor, o da bir noktaya varmadan tükeniyordu. İç âlemim, hiçbiri hedefine ulaşamamış kesikli çizgilerle doluydu. Bu ise beni huzursuz ediyordu. Ama şimdi ben de kâinattaki harika sisteme ayak uydurmaya çalışıyorum. Yüzünü pencereye doğru dönerek: - Dünya gibi hani. Her mevsime uğrar, başına bazen kış gelir bazen yaz, ama o yörüngesinden hiç sapmadan ilerler, dedi. Sonra Arif beye dönerek: - Şimdi çok iyi anladım ki, insan için önemli olan bu noktayı yakalaması. Sizin sohbetinizden sonra bu hedefe doğru kesintisiz yol alıyorum. Okuyorum, araştırıyorum. Tek kelimeyle yoruluyorum, ama mutluyum. Arif bey Çetin’deki bu gelişmeye çok hayret etmişti. Bu kadarını doğrusu beklemiyordu. Demek çok okumuş ve çok düşünmüştü. O şimdi bir fikir adamı olma yoluna girmişti. Buna çok sevindi. Çetin’in sözleri Serdar’ı da etkilemişti: Aslında dedi, Çetin bütün bir gençliğin, çelişkilerle dolu iç dramını sembolize etti. Ve bu fikir anarşisinin huzursuz kıldığı, ya sefahate yahut bunalıma attığı büyük bir kesimin derdini dile getirdi. Ve kurtuluş yolunu da çok güzel özetledi: "Okumak, araştırmak ve bu yolda yorulmak." Kendisini tebrik ederim. Konuşmalar çok seviyeli geçiyordu. Bundan en çok mutlu olan, şüphesiz, Arif beydi. Çay faslından sonra, Çetin konuya ilk adımı attı: - Murat’larla yaptığınız sohbeti, belki de, kelimesi kelimesine bana aktardılar. Yaratılışla ilgili yazınızı da buraya gelmeden önce okuma imkânı buldum. Bu yazıda okuyucuya sanki bir tefekkür idmanı yaptırılıyordu. Küçük sularda boğulmayıp düşüncesini yayması, genişletmesi ve gerçeği çok daha geniş perspektifle değerlendirmesi telkin ediliyordu. Ben kendi hesabıma yazıdan bu dersi çıkardım. Şimdi bu noktadan hareketle evrimi masaya yatıralım ve bir gencin bu ve benzeri bir yanlış görüşe kapılmaması için olayları nasıl değerlendirmesi gerektiği üzerinde konuşalım. Kısa bir duraklamadan sonra, - Affedersiniz, dedi konuşalım derken sizi dinlemeyi kast ettim. Ara sıra bizler de konuya gireriz. Ya soru sorarız, yahut içimize o anda doğan bir fikri seslendiririz. Gülümseyerek, sözünü noktaladı: - Benden bu kadar. - Hayır! dedi Arif Bey, konuyu birlikte konuşacağız. Burası bir konferans salonu değil. Pencere kenarındaki masayı göstererek, - Bakın, dedi, şu masayı yuvarlık yaptırdım. Yuvarlak masa toplantısı, yani herkes fikrini açıkça beyan edecek. Serdar söze karıştı, - Biz birbirimizi çok dinliyoruz. Burada asıl sizi dinleyeceğiz. Gerekirse konuşuruz. Arif Bey, - O zaman, dedi, müsaadenizle ben bir yanlış anlaşılmadan söz etmek isterim. Geçen sohbetimizde Akın bey de bu konuya değinmişti: Yaratma denilince çoğu insanın aklına, "yoktan var etme," gelir. Bu doğrudur. Ama sanki yoktan var edilmeyip de var olan elementlerden yeni şeyler yapıldığında bu hadise yaratma değilmiş gibi bir yanlış anlayış akıllarda yer ediyor. Bu çok yanlış. Kendi varlığımızı ve çevremizi kuşatan varlık dünyasını incelediğimizde her şeyin bir sebeple ortaya çıktığını görüyoruz. Sebepsiz yaratılanlar bizim müşahede sahamızın dışında cereyan ediyor. Beş duyumuzla hissettiğimiz bütün eşya, bu varlıklardan yapılıyor. Yani onlar vasıtasıyla yaratılıyor. Bazı insanlar bu İlâhî icraatı yaratma saymıyor gibi tuhaf ve bir o kadar da yanlış bir anlayışa kapılmışlar. Cenab-ı Hakkın iki tarzda icadı var, biri "ibda", diğeri "inşa". İbda, yoktan yaratmak, inşa ise yaratılmış maddelerden yeni eserler vücuda getirmek. Yoktan yaratmada, zaman, safha, kademe şartı yok. Terbiye söz konusu değil. İlk ile son birleşiyor. Yani, eşya varlık âlemine son haliyle, tekemmül etmiş olarak ve bir anda çıkıyor. Ama inşa öyle değil. Onda zaman içinde terbiye görmek ve kademeli olarak bir noktaya doğru ilerlemek söz konusu. Gençler bir şeyler hissetmiş, ama konuyu tam kavrayamamışlardı. Bunu bakışlarından okumak mümkündü. Arif Bey, Çevremiz bu iki tür yaratılışın örnekleriyle dolup taşıyor. En güzel ve berrak misâller de insanda mevcut. Gençleri bir süre süzdükten sonra: - Bazen, dedi, kalbinize ansızın bir mânâ doğar. Ama onu kâleme almak istediniz mi kelimeleri bir tertip ile yerleştirmeye mecbur olduğunuzdan araya zaman faktörü girer. Harfleri, kelimeleri, cümleleri sırayla yerleştirirsiniz ve ortaya, kalbinizdeki o mânâyı hissettirecek bir yazı çıkar. İnsan kendi ruh âlemine baktığında yoktan yaratmayı, bedenine baktığında ise inşayı, yani "var olanlarla yeni bir şey var etmeyi" daha iyi anlıyor. İnsan bedeninin, ana rahminde, safha safha terbiye edildiğini ve dokuzuncu ayın sonunda, en son şekliyle, dünyaya gönderildiğini hepimiz biliyoruz. Ama ruhun yaratılışı hiç de öyle değil. O, bedene tabi değil ki, onun bağlı olduğu zaman kanunundan etkilensin ve zaman içinde yavaş yavaş yaratılsın. Nitekim, insan dünyaya geldikten sonra da bedeniyle yaptığı işlerde zaman devreye giriyor. Bir köyden diğerine birkaç saatte gidebiliyor. Ama ruh, görme sıfatı ile yıldızlara bir anda çıktığı gibi, hayaliyle galaksiler ötesine zamansız varabiliyor. Demek ki, insanda iki ayrı mahiyet birlikte çalışıyor. Biri ibdadan haber veriyor, diğeri inşadan. Madem ki, insan şu kâinatın bir küçük misâlidir. O halde, insanda dar bir daire içinde seyrettiğimiz hakikatleri, kâinatta daha büyük çapta seyredebiliriz. Bu noktadan hareketle, insandaki beden ve ruh ikilisini yayıyor, büyütüyor, genişletiyoruz. Toprakta inşayı görüyoruz, yer çekiminde ise ibdayı. Yer çekimi kanunu da toprak gibi yıllar süren bir terbiye ve tekâmülle oraya çıkmış değil. Son haliyle, ilk defa yaratılmış. Güneşin maddesi inşa ile bu hali almış, ama ondaki cazibe kuvveti yoktan yaratılmış. Misâlleri çoğaltabiliriz. Etrafımız böyle nice bedenler ve onlarda faaliyet gösteren nice ruhlar yahut kanunlarla sarılı. Arif bey yerinden kalkarak, - Nur Külliyatında önemli bir noktaya dikkat çekilir. Bulabilirsem yerinden okuyayım, dedi. Bilgisayarın başına geçti. Birkaç dakika aradıktan sonra, - Evet buldum, dedi. Sözünü ettiği kısmın çıktısını alarak gençlere getirdi: - Bakın dedi, burada önemli bir noktaya dikkat çekilmiş:
"Bir baharda, üç yüz bin enva'-ı zîhayat mahlûkatın şekillerini, sıfatlarını, belki zerratlarından başka bütün keyfiyat ve ahvallerini hiçten var eden bir kudrete karşı, "yoğu var edemez!" diyen adam, yok olmalı!.." Lem’alar
Arif bey Murat’ı göstererek , - Dünya yaratılalı beri şu sima yeryüzünde ilk defa görülüyor. Bu tablo yeni çizilmiş. Fakat, bu tablonun mürekkebi yani onu teşkil eden atomlar, elementler Murat’tan önce de vardı. Lakin, o varlardan yeni bir varlık ortaya konuldu. Bu varlığın sadece maddesi yeni değil. Kendisi yepyeni bir icat. Bir süre durakladı: -Aslında, dedi, Murat’ın her şeyi yeni. Ses telleri maddeden yaratılmış, ama Murat’ın sesi dünya yüzünde ilk defa çınlıyor. İlk insandan kıyamete kadar gelecek bütün insanları bir araya toplayıp konuştursanız, bu sesin bir benzerini bulamayacaksınız. Rıfat’a dönerek: - Demek ki, bu ses yeni yaratılıyor. Bir başka sesin evrimiyle veya maddenin oluşumuyla değil. Siması için de aynı şeyleri söyleyebiliriz. O da başka simaların evrimiyle ortaya çıkmış değil. Aslında bu benzemezlik, başlı başına bir kanun. Bütün varlık âlemini adeta istila etmiş. Ne birbirine denk iki dağ, ne birbiriyle aynı iki deniz, iki göl, ne de aynı cinsten bile olsa birbirine tıpatıp uygun iki ağaç bulamazsınız. Çok enteresandır: Bulunduğunuz şehirde semaya bakınız ve o andaki bulutların resmini çekiniz. Bu resim ilk ve sondur. Ne başka beldede, ne de bir başka zamanda aynı resmi artık yakalayamazsınız. Gençleri bir süre süzdükten sonra: - Biraz konuyu dağıttım gibi gelebilir, dedi. Ama şunu söylemek istiyorum. Bu âlemde birbirine her hususta denk olan iki mahlûk bulamayacağınıza göre, her şey tektir ve her şey müstakil olarak yaratılmıştır. Hiçbiri diğerinden tekâmül ederek, evrimleşerek ortaya çıkmış değil. Bu hakikatin sonsuz misâlleri var. Bunu anlatmaya çalışıyorum. Serdar, - Affedersiniz dedi, birkaç kez tekâmül ile evrim kelimelerini birlikte kullandınız. Bu size has değil. Başkalarında da görüyoruz. Bunlar aynı şeyler mi? Değilse aralarında ne gibi bir farklılık var? Bu konuyu biraz açmanızı rica edeceğim. - Dikkatiniz için sizi tebrik ederim. Bu kelimeler genelde aynı imiş gibi kullanılıyor. Biz de bu tip konuşmalara kulak misafiri oldukça bazen etkileniyor, ikisini aynı mânâda kullanıyoruz. Fakat aralarında önemli bir farklılık var.İsterseniz bir misâl vereyim: Evrim denilince, meselâ bir koyunun milyarlarca sene sonra bir başka türe dönüşeceği, faraza, inek olacağı kastedilir. Tekâmül ise, kuzunun koyun olması, çekirdeğin ağaç olması, yumurtanın kuş olmasıdır. Tekâmülde terbiye söz konusudur. Bir şey belli bir terbiyeden geçerek ilk hareket noktasının çok ilerilerine varabilir. Evrimciler ise terbiye fiilini kabul etmezler. Evrimde kendiliğinden oluşma söz konusudur. Çünkü, "koyun terbiye görerek, inek oldu," deseler bir terbiye ediciyi kabul etmeye mecbur kalacaklar. Halbuki onlarda temel görüş, eşyanın sahipsiz olduğu, kendiliğinden, zamanla şekil ve mahiyet değiştirdiği. Bu yönüyle tekâmül ile evrim arasında çok büyük fark var. Tekâmül, yani "bir kemal noktasına doğru ilerleme," ancak terbiye ile olur. Tekâmül kurslarını bilirsiniz, o kurslarda elemanlara yeni sahalarda bilgiler verilir, ufukları açılır. Sonunda, kursiyerlerden her biri, bilgi ve tecrübe itibariyle, yeni bir noktaya çıkmış, tekâmül etmiş olurlar. Bu sonuca tek yol ile gidilir: Tekâmül ettirici bir zatın terbiyesi. Bu iş evrimcilerin zannettiği gibi, olduğu yerde uzun yıllar beklemekle gerçekleşmez. Hiç yol almadan bir başka menzile varmak, zihni hiç yormaksızın yeni bir şey öğrenmek mümkün değil. İnsan için bu böyle olduğu halde, nasıl oluyor da bir maymun, hiç bir şey yapmadan, asırlarca bekliyor da insan oluyor. Arif Bey, Çetin’e dönerek, - Gerçekten her şey kader ile takdir edilmiş, dedi. Ben arkadaşlarıma terbiye fiilinden söz etmek istiyordum. Çünkü evrimi kökünden kesip atan bu terbiye gerçeğidir. Serdar’ın sorusu bizi otomatik olarak bu konuya soktu. Biraz durakladı: - Hepinize bir teşekkür borcum var, dedi. Onu da bu vesileyle takdim etmek isterim. Gençler, "ne borcu?" dercesine Arif beyin yüzüne baktılar: - Geçen sohbetimizden sonra, zihnim sürekli olarak bu konuyla meşgûl oldu. Neye baksam, bir İlâhî terbiye ile ve en mükemmel şekilde yaratıldığını görüyor ve bu harika terbiyeyi evrimle geçiştirmek isteyenlere her geçen gün biraz daha hayret ediyordum. Sonunda kalbimde bir arzu coştu: "Bu konuda bir yazı kâleme alıp Akın beyin dergisinde neşretmeliyim," diye. Çünkü bu konuyu ben ancak üç genç arkadaşımla konuşma fırsatı bulabilmiştim. Ama dergide yazacağım bir yazıyla, on binlere ulaşma imkânım olacaktı. Derken bir yazı kâleme aldım ve Akın beye gönderdim. Bu yazıya siz sebep oldunuz. Yazıyı sizlere de takdim edeceğim, dedi ve ekledi: Meyve faslında olabilir. Sonra tekrar Serdar’a döndü: - Terbiye, bir şeyin kademeli olarak kemale erdirilmesine diyoruz. Genelde "terbiye" denilince akla "çocuk terbiyesi" gelir. Bir çocuk, hiçbir şey bilmezken, onu bilgilendirmek, saygı ve sevgi kurallarını onun iç âlemine iyice yerleştirmek, o temiz ve safi kalbini suçtan, ayıptan ve günahtan nefret ettirmek, his âlemini bütün kötülüklerden tiksindirmek, ancak hassas ve sistemli bir terbiye ile mümkün olur. Bunlar bir anda ruha mal olacak şeyler değildir. Uzun zaman ister. Rıfat söze karıştı: - Özür dilerim, dedi, az önce ruhun bir anda yaratıldığını söylemiştiniz. Bedenin ise zaman içinde ve kademeli olarak terbiye gördüğünden söz etmiştiniz. Şimdi ise ruhun terbiye gördüğünü söylüyorsunuz. Kafam karışır gibi oldu. Arif Bey, - Ruhun yaratılışı kademeli olarak gerçekleşmiyor, ama terbiye görmesi, yani ilim, ahlâk gibi güzel sıfatlarla bezenmesi zamanla oluyor, dedi ve ekledi: "Ruh terbiyesiyle ruhun yaratılışı birbirine karıştırılmamalı." Sonra, - Bilmem anlaşıldı mı? diye sordu. Rıfat’ın sessiz kalması üzerine devam etti konuşmasına: - İlâhî isimler içerisinde Allah isminden sonra müminlerin en çok yad ettikleri isim Rab ismidir. Rab, terbiye edici, terakki ve tekâmül ettirici mânâsına geliyor. Şu kâinatın altı gün denilen altı devrede yaratıldığını bütün İlâhî fermanlar haber veriyorlar. Demek ki, kâinat bir terbiyeden geçmiş ve bitkilerin, hayvanların ve insanların hayat sürebilecekleri bir mahiyet kazanmış. Bu bir anda olmamış. Olabilirdi ama olmamış. İşte kâinat böyle yaratıldığı içindir ki, ona misafir gelen ve onda hayat süren bütün canlılar da bir anda yaratılmıyorlar, safha safha terbiyeden geçiyor ve zaman içinde kemale eriyorlar. Arif Bey, Rıfat’a bakarak, - Bazen düşünüyorum: "Kâinat bir anda yaratılsaydı ne olurdu?" Siz ne dersiniz bilmem, ama ben bu sorumun cevabını şöyle veriyorum: O zaman bu kanun kâinatın meyvesi olan varlıklarda da aynen cereyan ederdi. Yani tohum bir anda başak verirdi, yumurta bir anda kuş olur uçardı. Meyve, dalda hemencecik biterdi. Ve insan nutfe halinden insan haline bir anda gelirdi. İş bu kadarla da kalmazdı. Bebek de bir anda olgunluk çağına varır ve yine bir anda ihtiyarlanırdı. Örnekleri çoğaltabiliriz ve görürüz ki, bu imtihan dünyasında bedenler gibi, ruhlar da, zaman içinde safha safha terbiye görüyorlar. Sonra şöyle sürdürdü konuşmasını: İlim bir anda kazanılmıyor. Sanat bir anda öğrenilmiyor. İnsan kalbi de bir anda en mükemmel feyzi yakalayamıyor. Bu dünya imtihanını kazanan insanların mükâfat beldesi olan Cennette ise her şey bir anda meydana gelecek. Oranın nimetleri için gelişme, büyüme, olgunlaşma; o bahtiyar misafirler için de bekleme ve sabırsızlanma söz konusu olmayacak. Dünyada bunun basit misâlini şöyle görüyoruz. Bir ay gibi uzun bir mesainin ücreti bir anda alınıyor. Ahiret ücret beldesi... Dünyada işlenen amellerin karşılığı, orada derhal veriliyor; zaman kanununa tabi olmaksızın... Arif bey, biraz su içtikten sonra: - Her ne ise, dedi, bu konu uzun sürer. Şimdilik bu kadar kâfi. Yeniden terbiye meselesine dönelim. İşte terbiye fiilinin bütün âlemleri böyle kaplamış olmasından dolayı, İlâhî Ferman olan Kur’anın ilk suresinde, Allah, "Âlemlerin Rabbi" olarak tanıtılır, son surede ise Rabbü’n- nas, yani insanların yaratıcısı olarak. Dudağını, hayret mânâsına, ısırdı: - Bu nokta gerçekten çok önemli,dedi. Harika bir incelik. Ve derin bir mânâ, diye ekledi. Bir süre sessizce durdu. Sonra: - Az önce, dedi, insanın kâinatın meyvesi olduğundan söz etmiştik. Bu mânâ Nur Külliyatında şöyle dile getirilir:
"Kâinat bir şeceredir. Anasır onun dallarıdır. Nebatat yapraklarıdır.
Hayvanat onun çiçekleridir. İnsanlar onun
semereleridir."
Mesnevî-i Nuriye Arada bulunan diğer surelerde, göklerin ve yerin terbiyesinden, rüzgarların, denizlerin, hayvanların terbiyesine kadar çok değişik terbiye sahneleri sunulur insan aklına. Demek oluyor ki, âlemler ve insan İlâhî terbiyeden geçerek mükemmelleşmişler; kendi kendilere ve tesadüfen değil. Yine ilk sureye dönelim. Bu surenin hemen ilk ayetinde, "bütün hamd ve senanın âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsus olduğu" ders verilmekle insan aklı küllî bir tefekküre sevk ediliyor. Ve bu sureyi okuyan insan, sadece kendi gözünün, kulağının, elinin, ayağının terbiyesini ve bu terbiyelerden hasıl olan faydaları ve rahmet tecellilerini nazara almakla kalmıyor, âlemlerin terbiyesinin de ona göre ve onun için olduğunu idrak ediyor. Böylece, tefekkürünü, hamdini ve şükrünü genişletiyor. Güneşin, ayın, havanın, suyun, toprağın, taşın, koyunun, arının ve daha nice varlıkların, öylece terbiye edilmiş olmaları dolayısıyla da Allah’a hamd ediyor. Misâlleri çoğaltabiliriz. Az önce yaratmanın iki tarzda oluğunu söylemiştim. Birisi bir anda zamansız yaratma. Bunun en güzel misâli ruhlar ve kâinatta cereyan eden bütün kanunlar idi. Diğeri ise inşa ile yaratma. İşte, terbiye fiili inşa ile alâkalı. Ve insanlar en fazla inşaya muhatap oldukları içindir ki, terbiye fiili Kur’anda çokça nazara verilir. Yıldızlar âleminden hayvanlar âlemine, bitkiler âleminden tohumlar âlemine, hücreler âleminden, atomlar âlemine kadar her şey bir terbiyeden geçmiş ve kemal noktasına erişmişler. İnsan kâinatın küçük bir misâlidir buyrulur. Bu güzel teşbihe göre kâinattaki bir çok âlemlerin küçük nümûneleri insanda mevcut. Bu nümûnelerin birlikte terbiye edilmelerini iyice değerlendirebilsek, bütün âlemlerin terbiyesine bir derece bakabileceğiz. Göz görecek şekilde terbiye edilmişken, kulak işitecek şekilde, el tutacak, ayak yürüyecek şekilde terbiye edilmişler. Diğer organlarımız da aynı şekilde kendi vazifelerini en mükemmel biçimde yapmak üzere terbiye görmüşler. Aynı mânâ ruh âleminde de geçerli. Aklın terbiyesiyle, hafızanın terbiyesi, hayalin terbiyesiyle, korku veya sevgi hislerinin terbiyeleri birbirinden çok farklı. Ve insan, bedenindeki her organın, ruhundaki her duygunun en güzel bir şekilde terbiye edilmeleri sayesinde, bu dünya hayatından azami ölçüde faydalanabiliyor. Arif Bey, büronun diğer ucundaki çiçeği ve onun hemen üstünde yan yana konulmuş kanaryayı ve akvaryumu göstererek: - Bütün terbiyeler insan için ve insana göre gerçekleşiyor. Halbuki terbiye görenler insanı hiç tanımıyorlar bile. İşte bu noktada evrimciye yahut maddeciye soruyoruz: Bu terbiyeler niçin bu şekilde gerçekleşti. Bunları kim bize göre planladı. Halbuki bunlar yaratılırken insanoğlu yer yüzünde yoktu. Bu noktada güneş, ay, toprak, su ne ise, el, ayak, göz, kulak da odur. Yüzünü yıkayan bir insana baktığınızda el ile yüz arasındaki mükemmel yardımlaşmayı seyredersiniz. Ama ne el yüzü tanır, ne de yüz eli. Bunun çok harika misâlleriyle insan bedeni âdeta kaynaşmaktadır. Âlemlerin Rabbi, insan bedenine koyduğu ruh kanunuyla bu organları birbirine yardım ettirdiği gibi, tabiata yerleştirdiği kanunlarla da yağmuru toprağın imdadına gönderir; güneşi yaprağa hizmet ettirir. Bu kâinatta her an sayısız kimyevî reaksiyonlar oluyor. Bütün bunlar bir tarafa, şu içtiğimiz suya bir bakalım: Bütün canlıların temel taşı olan bu su, bir terbiyenin eseridir. Hidrojen ve oksijen gibi iki zıt karakter, İlâhî bir terbiye ile, karşımıza "su" olarak çıkmışlar. Bunları böyle bir sonuca sevk eden nedir? İşin tâ başına varalım ve bunlar niçin "oksijen" ve "hidrojen" olmuşlar? sorusunu soralım Nur Külliyatında bu kâinat için birbirinden güzel teşbihler yapılır. Birisinde de "hem bir kimyahanedir," buyrulur. Bir ilacı yapmak istediğinizde, işe önce hastalığı tanımaktan başlarsınız. Hastalığı doğru teşhisten sonra tedavisine kafa yorarsınız. Ve vereceğiniz ilaçta hangi maddelerin ne oranda bulunması gerektiğini tespit edersiniz. Sonra o maddeleri temin eder ve laboratuarda bu temel maddelerden ilaç imâl edersiniz. Demek ki, bir ilaca baktığımız zaman, onda "hastalığı, hastayı ve doktoru" birlikte müşahede ederiz. Yani, bir doktor şu hasta için, bu ilacı yapmış, yahut yaptırmıştır, deriz. İşte, kâinattaki sonsuz denecek kadar çok imalattan, sadece birisi olan "suyun" yaratılması için, öncelikle, bitkilerin, insanların ve hayvanların bilinmesi, suyun da bu varlıklarda temel madde olmasının takdir edilmesi, planlanması gerekir. Bu bilgiyi evrimciler kime veriyorlar? Bu sonucu kimden biliyorlar? Henüz yeryüzünde hayat yokken, daha gerilere gidecek olursak henüz yeryüzü güneşten kopmamışken, ileride onda hayat sürecek olan varlıklara suyun gerekeceğini âlemlerin Rabbinden başka kim bilebilir? Eşyanın yaratılışını madde ile izaha kalkışanlar, hepsi madde kavramı içinde düşünülen ama birbirinden farklı karakterdeki elementlerin çeşitliliğini ne ile izah edebilirler? Bu elementler, alfabedeki yirmi dokuz harfe benziyorlar. Bütün yazılar bu harflerle yazılır, ama bu harflerin hiçbir yazıdan haberleri olmaz ve hiçbirinin mânâsına vakıf değildirler. Kâinat kitabının yazılmasında mürekkep vazifesi gören elementleri kim takdir etti ve yarattı? İnsan da kâinat laboratuarında yapılan mamûllerden biri ve en birincisi. İnsanda yirmi yedi kadar element görev yapıyor. İnsan bedeni bunlarla dokunmuş. ... O sırada kapı çalındı. On iki, on üç yaşlarında bir çocuk, Arif beye bir zarf uzattı: - Son makalenizi getirdim. Baskıya girmeden önce bir kez daha gözden geçirmeniz gerekiyormuş, dedi. Arif bey zarfı açtı: - Bu yazının ilk okuyucuları sizler olacaksınız, dedi ve ekledi: Az önce sözünü ettiğim yazı. Sonra kalktı: - Ben sizlere bir meyve ikram edeyim. Bu arada ben de tashih işine bakarım, dedi. Mutfağa geçerek gençlere meyve getirdi. Bilgisayarında yazının tashihlerini yaptı ve dört nüsha çoğalttı. Birini dergiden gelen çocuğa teslim etti. Üçünü de gençlere vererek, - Dilerseniz meyve faslında bir göz gezdirebilirsiniz, dedi.
Yazının başlığı her üçünün de dikkatini çekmişti: Rabbani Mektuplar
RABBANİ MEKTUPLAR
Her varlık İlâhî bir terbiyeden geçmiş ve Rabbani bir mektup olmuş. Bütün bu mektupların mürekkebi atomlar, elementler. Buna göre evrim felsefesini şöyle tarif edebiliriz: "Mektuplar mürekkeplerin çok uzun süre beklemesiyle yazılmışlardır." Kâinat kitabının mürekkebi atomlardır. Bu atomlar İlâhî kudret ile var edilmişler ve yüz kadar elementten sonsuz denecek kadar çok yıldız, güneş, gezegen yaratılmış. Bunların tamamına birden kâinat diyoruz ve onun bir başka kâinatın evrimleşmesiyle meydana gelmediğini çok iyi biliyoruz. Güneş sistemine bakalım: O da ayrı bir sistemin evrimleşmesiyle ortaya çıkmış değil. Gezegenlere dikkat edelim: Hepsinin aslı aynı, ama ayrı terbiyelerden geçmişler. Büyüklükleri farklı, yörüngeleri değişik, hızları muhtelif olmuş. Ne Merkür Uranüs’ün evrim geçirmesiyle meydana gelmiş, ne de Dünya Mars’ın. Moleküllerden güneş sistemine kadar her şeyi ayrı ayrı terbiye eden Cenab-ı Hakk, yer yüzündeki her nevin ilk atalarını da yine müstakil olarak yaratmış ve terbiye etmiş. Ne deve balinanın, ne kurt bülbülün, ne de insan maymunun evrim geçirmesiyle var olmamışlar. Her nevi ayrı bir plandan çıkmış. Ruhumuzun hanesi olan kendi bedenimize bakalım: Bir damla nutfe içerisinde binlerce sperma var. Bir sperma hücresinin yumurta hücresiyle birleşmesi halinde her iki hücrenin bütün karakterlerini taşıyan yeni bir hücre meydana geliyor. İnsanın temelini teşkil eden bu hücrede bir de hücre çekirdeği mevcut. O çekirdekte kırk altı kromozom var ve bunların her birinin üzerinde de genler dizilmiş. Bir gen, santimetrenin on milyonda biri kadar. Her genin de ayrıca alt üniteleri var. İşte o küçücük birimlerin diziliş farklarından organların, dolayısıyla da insanların farklılığı ortaya çıkıyor. İnsan aklı, bu farklı dizilişlere bir sınır tayin edemiyor. Nitekim, bütün çoğalma hücrelerine döllenme fırsatı verilseydi hücreler sayısınca insan dünyaya gelecekti ve bunların hiçbiri diğerine benzemeyecekti. Bir tek insanda ömrü boyunca yaratılan bütün spermalar hesaba katılsa, hele asırlar boyu gelip geçen ve istikbalde yaratılacak olan bütün insanların spermaları da dikkate aklınsa, akılların alamayacağı, hayallerin ulaşamayacağı sonsuz bir ilim ve takdir tablosuyla karşılaşılır. Şimdi evrim felsefesini müdafaa edenlere soralım: Sonsuz ilmiyle sadece insan nevi için böyle rakamlara sığmayacak kadar plânlar takdir eden Allah, neden her tür için ayrı bir plân takdir etmesin de insan plânını maymun plânından evrimleştirsin? Bu gün her nevin ayrı bir genetik yapıya sahip olduğu ispat edilmiş durumda. Canlılardaki terbiye fiili bu genetik yapı, bu İlâhî program üzerine cereyan ediyor. O sonsuz ilim ve kudret sahibi, her an milyarlarca çekirdeği, yumurtayı, nutfeyi harika bir terbiyeden geçiriyor. Adeta noktalardan kitapları, damlalardan deryaları çıkarıyor. Evrim felsefesini dava edinenler bu sonsuz ilim ve hikmeti, bu İlâhî terbiyeyi hiç nazara almazlar ve insanlara şöyle seslenirler: Ne bu âlem düşünülmeye değer, ne de kendi varlığınız!. Ne organlarınızı inceleyin, ne ruhunuzu ve his dünyanızı! Siz bütün bunları bir tarafa bırakın da sadece ilk insanın hangi hayvandan evrimleştiğine kafa yorun! ••• Yazının tümünü okuyuncaya kadar üçü de meyvelere iltifat etmemişlerdi. Hele Rıfat, yazının etkisinde o kadar kalmıştı ki, bir noktadan sonra ayağa kalkmış, yazıyı büro içinde yürüyerek okumaya başlamıştı. Farkında olmadan bir iki tur attıktan sonra, birden durakladı. - Özür dilerim, dedi, Arif beye. Dalgınlık oldu. Arif Bey, - Özür dileyecek bir şey yok. Ama sen niçin meyve yemiyorsun, diyerek kalktı. Gençlerin yanına doğru ilerlerdi. - Ne o! dedi, hiçbir şey yememişsiniz. Beni beklemeniz gerekmezdi. Murat: -Yazıya dalmışız, diye karşılık verdi. Öncelikle teşekkürlerimi arz etmek isterim, diye devam etti. Bize güzel bir fikir ziyafeti çektiniz. Şimdi ikincisine başlayabiliriz, diyerek tabaktan bir elma aldı ve soymaya başladı. Bir süre başka konular konuştular. Arif bey gençliğin dünü, bugünü ve yarını hakkında neler düşündüklerini sordu gençlere. Yer yer kendi görüşlerini de aktardı. Gençlerin, sosyal konulara ve fikir hareketlerine bu derece vakıf olmalarına çok hayret etmiş, bir o kadar da sevinmişti. Bir ara Serdar, Arif beye şöyle dertlendi : - Fakülte kantininde erkek arkadaşların konuştukları sadece eğlence ve spor. Bayan arkadaşlar daha çok dersleri konuşuyorlar. Aslında erkekler de böyle olmalı. Hatta dersleri, vizeleri konuşmak da yetmez... Kendi sahalarında ilmî tartışmalar yapmalılar... Bol bol fıkra anlatılıyor ve kahkaha basılıyor... Zihin idmanı diye bir şey yok... Zaten eğitim sistemimiz de bizi buna adeta zorluyor ya!.. Arif Bey, - Çok doğru, dedi. Fakat, biz eğitimden sorumlu devlet bakanı olmadığımıza göre, kendi sorumluluk sınırlarımız içinde neler yapabileceğimize kafa yoralım. Bu sınırları aşan ve güç yetiremeyeceğimiz konularda ilgililere mektup yazabiliriz, yahut basın ve yayın yoluyla sesimizi duyurmaya çalışabiliriz. Bütün bu yollar denenmeli. Ama, şu gerçek hiçbir zaman hatırdan çıkarılmamalı: Şöyle veya böyle, bu günün gençliği yarın ihtiyarlığa ayak basacaklar, bir sonraki gün ise kabirdeler. Onların ve hepimizin cevap bulmamız gereken üç soru var: - Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gideceksin? Bu soruları, meselâ, bir hukuk öğrencisine sorsanız, "üniversite öğrencisiyim, liseden geldim, hâkimliğe veya avukatlığa doğru gidiyorum," diyecektir. Lise ile ölüm arasındaki ömür safhasını böylece özetleyecek ve bize çok dar bir daireden söz edecektir. Halbuki, asıl önemli olan, bu dünyaya nereden geldik, bizi bu âleme kim gönderdi, burada ne yapacağız ve ölümle başlayan ikinci yolculuğumuzda acaba hangi menzilde konaklayacağız? Üzerinde durulması gereken en hayatî konu budur. Ama gençliğin zihninde bunlara yer bırakmamak için her türlü tedbir alınmış. O kadar boş ve neticesiz mesele ihdas edilmiş ki, bunlardan kurtulmak oldukça zor. Tebessüm dolu bakışlarını gençlerde dolaştırdıktan sonra, - Fakat imkânsız değil, dedi. Bakın siz kurtulmuşsunuz. Eğitim sisteminden şikayetçi olduğunuza göre, siz fikir dünyanızı bir başka yolla düzene koymuş ve yanlış hayat telakkilerinden kurtulmuşsunuz. Demek ki, bu mümkün. Şimdi hepimize düşen vazife bu mümkünü iyi değerlendirmek. Tabaktaki salkımdan bir üzüm tanesi kopardı: - Fakat, dedi, millet olarak aldandığımız çok önemli bir nokta var: Her şeyi devletten beklemek. İktisadi sahada bu anlayış kırıldı. Şimdi özel teşebbüs her geçen gün biraz daha ilerliyor. İşte sizler de fikir âleminde birer özel teşebbüs gibi çalışacaksınız. Ve bu gençliğin kurtuluşu, sizin gibi gayretli ve hamiyetli teşebbüs erbabının çoğalmasına bağlı. Böyle düşünürseniz, önünüze çıkacak levhada şunları okuyacaksınız: Durup dinlenmeden çalışmalısın! Bu yola girmeyenler ümitsizlikten ve hırçınlıktan başka bir şey bulamazlar önlerinde. Derken meyve faslı sona erdi. Arif Bey, meyve tabaklarını yanındaki küçük sehpaya koyarken: - Düşünüyorum da, dedi, meyvelerle dişlerimiz aralarında ne harika bir ilgi var! Biraz durakladı: - Sadece dişimizdeki terbiye fiilini dikkate alsak o sert kemik parçası bile bizi gafletten uyandırmaya yetecektir. Bu kemikler, birçok sinirle beynimize bağlanmış. Beynimiz bedenimizden bir parça ve bedenimiz bütün bir kâinatla besleniyor. O halde, bu dişi damakta bitiren, terbiye eden Zat, hem bu dişin hem de bütün âlemlerin Rabbidir. Çetin’e dönerek, - Ne kadar mükemmel bir sanat! Değil mi? dedi. Yumuşak damaktan sert kemikler çıkıyor, ötede sert ağaçtan yumuşak meyveler süzülüyor. Ve sen, bu sert dişlerle o yumuşak meyveleri rahatlıkla yiyebiliyorsun. Damakların da farklı terbiyelerden geçmişler. Alt damak hareketli, üstteki sabit kılınmış. İkisi de sabit, veya her ikisi de hareketli olsaydı yeme fiili gerçekleşmeyecekti. Gıdaları ağzında ezemeyecektin. Tükürük bezleri ve dil, yeme hadisesini sağlayan iki önemli yardımcı. Demek ki, seni rızıklandıran Zat, hem tükürük bezinin, hem dilin, hem dişlerin, hem damakların, hem de yediğin gıdaların yaratıcısı ve terbiye edicisi. Bakışlarını Murat’a çevirerek, -Bu gerçeği kabul etmeyenler, bu hikmetli tanzimi ne ile izah edebilirler? diye sordu. Sorusuna bir başka soruyla karşılık verdi? - Evrimle mi? Bir tarafta ağaç, meyve vermek üzere evrim geçirecek, ama niçin? Ne meyveyi tanır, ne de onu yiyecek insanları. Böyle bir evrimi niçin geçirsin? Ötede dişler ayrı bir evrim geçirecekler. Gıdaları kesecek ve öğütecek şekilde bir evrim. Kesici dişler önde, öğütücüler arka kısımda yer alacak. Tersi olsaydı yeme olayı gerçekleşmeyecekti. Bu evrimi geçirmeleri için, dişlerin insanı ve gıdaları tanımaları, bilmeleri gerekmiyor mu? Diş deyip geçmeyelim, diye sürdürdü konuşmasını. O gerçekten başlı başına bir kudret mucizesi. Bu kemik içerisine öyle bir ilim ve hikmet, öyle ince bir sanat ve maharet yerleştirilmiş ki, bugün dişi anlamak ve diş hastalıklarını tedavi etmek için fakülteler kurmuşuz. Onun hakkında tezler yapılıyor, tebliğler sunuluyor, cilt cilt eserler yazılıyor. Bu ilimleri kemiğin maddesine mi vereceğiz? Yoksa o maddeyi bir kitap sayfası gibi kabul edecek ve onda ilmini, hikmetini, sanatını sergileyen Rabbimizi mi tanıyacağız? Çetin yeni bir soru attı ortaya: - Bazıları evrimden iş çıkmayacağını anladılar mı, işi tesadüfe götürüyorlar. Bütün bu olup bitenler kendi kendine, tesadüfen, rast gele oldu diyorlar. Bunlara niçin kafa yoruyorsunuz? Siz işinize bakın, diyorlar. Murat, - Affedersiniz, dedi. Böyle konuşanların ağızlarından kelimeler tesadüfen dökülmüyor. Bu arkadaşımı nasıl aldatırım? Fikrini nasıl çelerim? diye uzun uzun düşünüyor, planlar kuruyorlar. Sonra, kelimeleri, ses tonunu, mimiklere varıncaya kadar her şeyi bu sinsi plana göre ayarlıyor ve tatbik sahasına koyuyorlar. Bunların hiç biri, ama hiçbiri tesadüfen olmuyor. Kendi konuşmaları tesadüfen olmazken, kalkıp kendi yaratılışlarını tesadüfle açıklamaya kalkışıyorlar. Arif Bey, - Tebrik ederim, dedi. Çok ince bir nokta yakaladınız. Elbette, bu samimiyetten uzak insanlara fazla bir şey söylemek gerekmez. Çünkü onlar öğrenmek için, değil aldatmak için soruyorlar. Ama, yine de bu soruları insaflı ve gerçeği öğrenmek isteyen birisi sormuş gibi cevaplandırmak gerekiyor. Soru sahibine olmasa bile, tartışmanızı dinleyen diğer arkadaşlarınıza böylesi faydalı olur. Yerinden kalktı. Çalışma masasına vardı. Masadan hesap makinesini alarak geldi. Gençler buna bir mânâ verememişlerdi. - Bu kâinat ve içindeki varlıklar tesadüfen meydan gelmiş olamazlar mı? Sorusu bana da sıkça soruluyor, diye söze başladı. Tesadüf denilince akla hemen ihtimaller teorisi gelir. Bu teoriye göre bir torbaya yirmi dokuz harfi koyduğumuzda, çektiğimiz harfi tekrar torbaya iade etmemiz şartıyla, iki harfli bir kelimeyi tesadüfen çekme ihtimalimiz 1/29’ un karesi kadar, yani 841 de bir ihtimal. Üç harfli bir kelimeyi tesadüfen yazma ihtimalimiz 1/29’ un üçüncü kuvveti kadar, yani 24.389 da bir ihtimal. Altı harfli bir kelimeyi yazma ihtimalimiz ise, 1/29’un altıncı kuvveti kadar, yani yaklaşık olarak altı yüz milyonda bir ihtimal. Meseleyi cümle bazında ele aldığınızda bunu tesadüfle, ihtimalle izah edemez olursunuz. Yani, herhangi bir cümlenin tesadüfen yazılma ihtimali sonsuzda bire yaklaşır. Zira cümleler, torbadaki harfler gibi sayılı ve sınırlı değildir Sonsuz çeşit cümle yazılabilir. Bunlardan birinin tesadüfen yazılma ihtimali sonsuzda birdir, yani sıfırdır. İhtimalin sıfır olması bu cümlenin ya hiç yazılamayacağı, eğer yazılıyorsa bunun tesadüfen değil irade ile yazılmış olabileceği manasına gelir. Elimize kâlemi aldığımızda herhangi bir kelimeyi yazma ihtimalimiz sonsuzda birdir, bu ise sıfıra eşittir. Biz yazacağımız cümleyi torbadan harf çekerek değil, kendi zihnimizde kurarak kâleme alıyoruz. Dolayısıyla bu durumda artık ihtimaller teorisi geçerli olmaz. Aklımızdaki bir kelimenin kağıda dökülme ihtimali, sıhhatimiz elverdiği taktirde, yüzde yüzdür. Yüzde yüz ise kesinlik ifade eder ve tesadüfü değil, iradeyi gösterir. Kâinat kitabında yazılan kelimeler, cümleler bu misalden sonsuz derece daha harikadır. Bir tek kelime olan insanın, yüz trilyon kadar hücreden meydana geldiği dikkate alınırsa, insan kelimesinin ancak İlâhî irade ile ve sonsuz bir ilim ve kudretle ortaya çıkabileceği çok iyi anlaşılır. Size biraz önce takdim ettiğim son yazımın başlığı Rabbani Mektuplar idi. Mektup, Arapça bir kelime; "yazılmış", "yazılan" mânâsına geliyor. Yazan ise "kâtip". Kâinat, kudret kâlemiyle, element mürekkebiyle yazılmış hikmet ve ilim dolu bir kitaba benzetilmiş oluyor. Ama bu yazılar Rabbani, yani bir terbiye ile vücut bulmuşlar. Arif Bey, gençlerin bakışlarından, konuyu biraz daha açma gereği duydu. - İnsan, bir kâğıda "elma" yazsa ve bir adama göstererek sorsa, bu nedir? Alacağı cevap, "elma" olacaktır. Aynı adama elinde tuttuğu bir elmayı göstererek aynı soruyu sorsa, cevap yine aynı olacaktır: "Elma." Fakat bu ikinci elma bir terbiyeden geçmiş de elma olmuş. Birinci elma ise bunun sadece ismi. Dünün toprağı, suyu bir İlâhî terbiye ile ağaç halini almışlar ve o ağaçtan bu meyve süzülmüş ve insanlara en faydalı bir gıda olmak üzere bir terbiyeden geçmiş. Kâğıda yazdığımız "elma" kelimesinin kendi kendine yazılmış olduğunu söyleseniz hiç kimseye inandıramazsınız. Ama sıra gerçek elmaya, Rabbani elmaya gelince bunun kendi kendine olduğunu, tesadüfen yazıldığını iddia eden insanlar çıkabiliyor. Bu ters mantığı nasıl izah edeceksiniz? Gerçekten de öyle, dedi Çetin: Bir oyuncak bebeğin kendi kendine olduğuna, yahut petrolün çok uzun sene bekleyip evrimleşerek plastik bir bebek haline geldiğine kimseyi inandıramazsınız. Ama gerçek bebeklerin evrimle olduğuna, maalesef, inananlar çıkıyor. Rıfat söze karıştı: - Ben bu inancın samimiyete dayandığından çok kuşkuluyum, dedi. Sohbetin başında güzelce açıklandığı gibi, evrim, inançsızlık yollarından sadece birisi. Belki de bu yol çok kolay olduğu için bir kısım nefisler ona meylediyorlar; akıllar ve kalpler değil. Murat, - Müsaade ederseniz, dedi, bir sorum olacak. Materyalistler her şeyin yaratılışını madde ile açıklarken, bu mânâyı hiç düşünmüyorlar mı? Yani maddeyi terbiye eden, çeşitli safhalardan geçirerek çiçek, ağaç, insan, yıldız, güneş haline getiren kim? Bu soruya acaba ne cevap veriyorlar? Eğer, "madde kendiliğinden zamanla bu hali almış," diyorlarsa o zaman materyalizmle evrim aynı şey olmuyorlar mı? -Doğru diye söze karıştı Serdar. Ancak ben bir şey daha eklemek isterim: Tabiat madde ile dokunmuş. Tabiatta boy gösteren varlıkları da tabiat yapmış diyorlar. Buna göre, tabiat ve içindeki varlıklar kendiliklerinden ortaya çıkmış oluyorlar ve bu anlayışa göre tabiatçılar da evrimciler ve materyalistlerle aynı şeyi söylemiş oluyorlar. Üçü de bir noktada birleşiyorlar: O da yaratıcıyı inkâr. Bu yanlış noktaya her biri ayrı bir yoldan varıyor, o kadar! Arif Bey, her iki gencin konuşmalarını da dolu dolu bulmuş ve buna çok memnun olmuştu. -Eskiden, dedi, bir kısım insanlar putlara taparlardı. Şimdi ise putların maddesine tapıyorlar. Evrimcilerde olduğu gibi bunlarda da, bu tapma, sorumluluktan kaçmaya dayanıyor. Çünkü maddeye karşı hiçbir mükellefiyet altına girmiş olmuyorlar. Çok iyi biliyorlar ki, madde bize hizmet ediyor. Bedenimiz ruhumuzun emrinde. Ve madde ancak bedenimiz için söz konusu. Ruhun maddeye tapması, bir insanın kendi evinin duvarlarına yahut tavanına tapması gibi bir şey. Böyle bir saçmalığı vicdanları kabul etmediğinden inançsız ve sorumsuz yaşama yolunu tutuyorlar. Bu yol ise nefsin çok, ama çok hoşuna gidiyor. Masadaki şeker kâsesini eline alarak, - Cansızın önemli bir özelliği hareket etmemektir. Bir diğeri gelişmemek, büyümemek. Dahası, düşünmemek, anlamamak, hissetmemek. Şimdi düşünelim. Bu kâsenin aslı cam. Onun nasıl yapıldığı bir tarafa, "o cam, kâse halini nasıl aldı?" sorusuna bir materyalistin verecek cevabı yoktur. Kâseyi yerine koydu: - Bir de camın imal edilmesi var. Camın aslı kum, kireç ve soda maddeleri. Bunlar bir terbiyeden geçerek cam halini alıyorlar. Bu sonucun arkasında bir ilim, bir kudret, bir irade yatıyor. Yoksa bu maddelerin cam olmaya ne ihtiyaçları var ki, böyle uzun bir yola kendiliklerinden girsinler. Bir süre durakladı, - Bu bir terbiye meselesidir, dedi. Sonra, derince bir nefes aldı: İşte, dedi, şu kâinat sarayı cansız elementlerle yapıldı. Ama kâinat ilk noktadan itibaren durmadan yol aldı, büyüdü, gelişti, yayıldı, değişti. Ve sonunda bu gün gördüğümüz hali aldı. Bunlar bir cansıza verilemeyeceğine göre, o cansızı büyüten, değiştiren ve geliştiren biri var. Dünün tuğlaları bugün ev olmuşsa, dünün mürekkebi şimdi kitap olarak karşımıza çıkmışsa, dünün hareketsiz maddeleri bu gün bir taksi yahut uçak haline gelmişse biraz düşünmek ve bu gelişme ve değişmelerin onların kendi işleri olamayacağını kabul etmek gerek. Zaten çocuklar bile böyle bir iddiada bulunmuyorlar. Fakat, sıra kâinat sarayına, âlem kitabına, gezegenlere gelince zihinler birden donuklaşıyor, akıllar katılaşıyor, fikirler ters çalışmaya başlıyor. Arif bey Murat’a dönerek, - Bak, dedi, aklı başında her insan kabul eder ki, ilim eserden öncedir. Sanatkârlık da sanat eserinden önce. Bir cümle evvela zihninizde şekillenir de sonra kağıda dökülür. Kâğıttaki hikmetli bir cümleyi okuyan kimseler hemen intikal ederler ki, bu cümle bu kağıda dökülmeden önce birinin ilminde şekillenmişti ve O’nun irade ve kudretiyle bu kâğıda döküldü. Bunu anlayabilecek kadar bir akla sahip olan herkes, şu kâinat kitabındaki bütün yazıların, İlâhî ilimde şekillendiğini ve İlâhî kudretle yaratıldığını, yazıldığını hemen anlar. İşte bu yazma sırasında madde devreye girer. Yoksa madde o yazıdaki manaları önceden bilemez ki, ona göre şekil alsın ve cümleler öylece vücut bulsunlar. Aynı şekilde sanatkârlık da sanat eserinden öncedir. Bir binanın taşları sanatkârın sanatına göre yerlerini alırlar. Yerinden kalktı, - Bakın, dedi, size bir cümle okuyacağım. Kütüphaneden bir eser getirdi. Aradığı cümleyi kısa zamanda buldu ve gençlere okumaya başladı:
"Eşya zeval ve ademe gitmiyor, belki daire-i kudretten daire-i ilme geçiyor; âlem-i şehadetten, âlem-i gayba gidiyor; âlem-i tegayyür ve fenadan, âlem-i nura, bekaya müteveccih oluyor." Mektûbat
Konu biraz farklı gibi gelebilir, ama buradan konumuzla ilgili olarak alacağımız önemli bir ders var. Bu konuda, esas olarak, ölümün hiçlik olmadığı, ölümü tadan varlıkların bir başka âleme gittikleri ders veriliyor. Kudret dairesi şu gördüğümüz âlem. Bu dünyada İlâhî irade ve kudretle yaratılmış bulunan varlıklar ölümlerinden sonra, yine O ilimde varlıklarını devam ettiriyorlar. Bu varlıkların yaratıcısı, dilediğinde, ilmindeki o varlıkları yeniden kudret dairesine geçirebilir. İşte dirilme hadisesi bundan başka bir şey değil. Dünyadan giden varlıklar ilim dairesine geçtiklerine göre, demek oluyor ki, onlar yaratılmadan önce de yine ilim dairesinde idiler. İlâhî ilimde bütün özellikleriyle şekillenmişlerdi. Sonra kudret dairesine geçirildiler. İşte madde bu safhada istimal edildi. Yazı misalimizle, yaratılış olayının çok önemli bir farkı şurada gizli: Biz yazıyı zihnimizde kuruyor ve başkaları tarafından imal edilmiş mürekkepleri kullanıyoruz; bilgimizi böylece kağıda döküyoruz. Eşyanın yaratılışı ise öyle değil. Her şey İlâhî ilimde takdir ediliyor. Bu şeylerin hangi maddelerle yazılacağı da yine İlâhî ilimde takdir ediliyor ve İlâhî kudretle yaratılıyor. Ve mahlukat, bu maddelerle inşa ediliyor. Bir bardak su içtikten sonra şöyle sürdürdü konuşmasını: - Ben materyalizmi düşünürken hayalimde şöyle bir konuşma canlanıyor: Karşımızda bir sanat abidesi. Bu şaheserin mimarı üzerinde konuşuyoruz. Adamın biri yaklaşıyor yanımıza ve şöyle diyor: - Siz bu taşların aslını ispat etmedikçe ben o mimarı tanımam! Gayet sanatlı bir şekilde dikilmiş bir elbiseden söz ediyoruz. Aynı şahıs yine sokuluyor yanımıza, - “Siz bu elbisenin yünden mi, pamuktan mı olduğunu ispat etmedikçe ben onun dikildiğini kabul etmem, terzisini reddederim" diye tutturuyor. Maddenin aslı üzerinde yapılan münakaşalar da bundan pek farklı değil. Balıklardan deryaya, yıldızlardan semaya, hücrelerden bedene kadar her mevcut bir İlâhî sanat abidesi. Her element ayrı renk bir iplik, yahut farklı özelliklere sahip taşlar gibi. Her varlık bu iplerle dokunuyor, bu taşlarla bina ediliyor. Bir irfan ehli şöyle diyor: "Madem ki madde enerjiye dönüşüyor, her şey aslına rücu eder kaidesince maddenin aslının da enerji olduğunu söyleyebiliriz." Günümüzde fizik ilmi bu gerçeği keşfetmiş bulunuyor. Arif Bey, yerinden kalktı. Bakın dedi size bu konuda güzel bir yazı okuyayım. Daha doğrusu yazının bir kısmını. Geçenlerde bir dergide okudum ve fotokopisini aldım. Kütüphaneden bir klasör çekti. Sözünü ettiği yazıyı buldu ve gençlerin yanına dönerek, - İşte şu yazı dedi. Biraz uzunca, ama ben az bir kısmını okuyacağım:
•••
MADDE VE ENERJİ
Madde, uzayda (mekanda) yer tutan; eni, boyu ve yüksekliği olan, zaman boyutuna bağlı ve tartılabilen şeye denir. Bir cismin ihtiva ettiği madde miktarına kütle denir. Bir cismin kütlesi yerde 1 kg. ise, ayda ve gezegenlerde de yine 1 kg. dır. Maddeyi enerji, enerjiyi de kuantlar oluşturur. Madde, çok yoğun enerji, enerji de çok seyrek (seyreltilmiş) maddedir. Madde ve enerjinin temel yapısı, kuantla tanımlanır. Kuant enerjinin en küçük miktarı, yani en küçük enerji birimidir. Kuantın lügat mânâsı da, miktar, birim, sayım demektir. Buradan hareketle, maddenin enerjiye, enerjinin de maddeye dönüşebileceğini söyleyebiliriz. Ve kuantlar için, "maddenin temeli olan enerji birimleri", diyebiliriz. Işık, ışınlardan (şualardan) oluşur. Bu ışınlar da tespih taneleri gibi ardarda dizilen fotonlardan (kuantlardan) meydana gelir. Yani, ışığın en küçük enerji birimi, fotondur. Madde, enerjiye dönüştüğünde elde edilen bu enerjiyle çok büyük işler başarılabilir. Meselâ, beş harfli bir tek kelimeyi yazmak için kullanılan mürekkep enerjiye çevirebilse, bu enerji ile on tonluk bir yükü bir kilometre havaya fırlatmak mümkün olabilecektir. Enerji ortadan kalkarsa madde ortaya çıkar. Madde yok edildiğinde ise enerji meydana gelir. Nükleer fizikte verilen reaksiyonlarda şunu görebiliriz: Birbirinin antimaddeleri olan bir elektronla (madde) bir pozitron (madde) bir araya getirildiğinde, çok kısa bir süre içinde, bunlar birbirinin etrafında dönerek pozitranyum atomunu (madde) kurarlar. Fakat, saniyenin on milyonda biri kadar olan bu kısa sürenin sonunda, her ikisi de madde âleminden çıkar ve yerlerini enerjiye terk ederler. ••• Arif Bey: - Biz bu enerjiyi İlâhî kudretin bir tecellisi biliyor ve bu âlemdeki her şeyin sadece sonsuz bir kudretle değil, yine sonsuz bir ilimle, mutlak bir iradeyle vücut bulduğuna inanıyoruz. Arif Bey: - Size bu konuda Nur Külliyatındaki şu harika tespiti okumadan geçemeyeceğim, diyerek, kütüphaneden bir kitap getirdi ve sözünü ettiği yazıyı bularak okumaya başladı: "Nasılki göze görülmeyen eczalı bir mürekkeple yazılan bir kitaba, o yazıyı göstermeye mahsus bir ecza sürülse; o koca kitab, birden herbir göze vücudunu gösterip kendini okutturur. Aynen öyle de; o Kadîr-i Ezelî'nin ilm-i muhitinde, herşeyin suret-i mahsusası bir mikdar-ı muayyen ile taayyün ediyor. O Kadîr-i Mutlak emr-i Kün Feyekûn ile, o hadsiz kudretiyle ve nafiz iradesiyle, o yazıya sürülen ecza gibi, gayet kolay ve sühuletle kudretin bir cilvesi olan kuvvetini o mahiyet-i ilmiyeye sürer, o şeye vücud-u haricî verir; göze gösterir, nukuş-u hikmetini okutturur." Lem’alar
Biz bu inançla âlemdeki Rabbani sanatları hayran hayran seyrederken, kapımız çoğu kez bir materyalist tarafından çalınıyor ve az önce sözünü ettiğim saçma ifadelerin çok daha katmerlisi sürülüyor önümüze: "Maddenin aslı ispat edilmedikçe ben bu eserlerin bir yaratıcısı olduğuna inanmam!" Bazen soruyorum kendi kendime: Bu adamlar inanmazlarsa ne olur? Ve cevabımı şöyle veriyorum: "Bir kitap kalkıp da, ‘yazıldığım mürekkebin aslı açıklanmadıkça yazarıma inanmam!’ dediğinde ne olursa, ona benzer bir şey olur." Varlıklardaki ilim tecellilerinin, sanat inceliklerinin, rahmet işaretlerinin ve daha nice nice mânâların madde ile açıklanmasına akıl imkân vermiyor. Bu gerçek Nur Külliyatında şu veciz ifadelerle nazarımıza sunuluyor:
"... Şu muntazam kâinatı görüp, Hâlık-ı Zülcelâl'i evsaf-ı kemaliyle tasdik etmemek, (ondan daha berbad) bir dalalet divaneliğidir, bir mecnunluk hezeyanıdır. Zira herşeyde, hattâ herbir zerrede bir uluhiyet-i mutlaka kabul etmek lâzımdır." Sözler
Madde, kâinat kitabının mürekkebi gibi. Aynı mürekkeple çeşitli ilim dallarına ait eserler yazılabiliyor. Bu eserlerinin her birisi kendi müellifinin ilmine ayna oluyor. Kitap tıp sahasında ise onda doktor ismi, mühendislik sahasında ise mühendis ismi, şiir üzerine ise şair ismi okunuyor... Bu eserler sözünü ettiğimiz isimlere sahip olan müelliflerine verilmezlerse ve onların yazılması sadece madde ile, mürekkep ile izaha kalkışılırsa, bu taktirde, mürekkep zerrelerinin hem doktor, hem mühendis, hem şair,..., olmaları lazım geliyor. Kâinat kitabı, sözünü ettiğimiz eserlere hiç mi hiç benzemiyor. Bu benzemeyişin önemli bir yönü de şu: Kâinat bir tek kitap. O’nda yazılan yıldızlar, ormanlar, denizler, hayvanlar, insanlar aynı kitabın değişik bölümleri gibi. Bu varlık âlemindeki Rabbani yazıları madde ile izah etmeye kalkışanların, maddede İlâhî isimlerin ve sonsuz sıfatların bulunduğunu kabul etmeleri gerekiyor Konuyu biraz daha açmaya çalışayım: Her varlık İlâhî isimlerin ve sıfatların tecelligâhı. Bütün kâinatta Allah’ın varlık sıfatı tecelli etmiş. Var olan her şey kendisini yokluktan varlığa çıkaran bir vardan haber verirler. Bu sıfat, var olan her şeyde kendini gösteriyor. Bir diğer ifadeyle Mucid (var eden) ismi her varlıkta tecelli ediyor. Canlılar âleminde bir başka sıfat daha tecelli etmiş bulunuyor, hayat sıfatı. Bir misâl vereyim: Bir zat hem hattat hem mimar olsun. Bu zat hat şeklinde bir mimari eser vücuda getirse, o eserde hem hattat ismi, hem mimar ismi birlikte kendini gösterir. İşte yıldızlar âlemi sadece varlık sıfatına ayna olmuşlar, onu gösterir ondan haber verirler. Bizi var eden biri var derler. Ama hayat sahipleri, "bizi var eden ve bize hayat bağışlayan biri var" diyerek iki sıfatı birden gösterir, ikisine birden ayna olurlar. Mesele böyle değerlendirildiği taktirde, cansızlar âleminde tecelli eden hayat sıfatını o cansız maddelere vermek için zorlanırlar, ama bu çıkmaz sokakta bir yol alamazlar. Aynı şekilde görme, işitme, irade etme gibi sıfatlar da İlâhî sıfatlardandır. Bunlar da canlılar âleminde tecelli etmişlerdir. Şu var ki, varlık âlemi Allah’ın var olduğunu göstermekle birlikte O’nun varlığının mahiyetini bildiremezler. Kur’anın ders verdiği gibi, " hiçbir şey O’nun misli değildir." Murat, - Affedersiniz, dedi. Bu konu çok önemli. Üzerinde detaylı olarak durulsa iyi olur. Serdar da Murat’ı destekledi: - Gençlerin çoğu bu noktada yanılgıya düşüyorlar. Nice sapık görüşlerin kaynağı bu noktanın iyice kavranmaması, gereğince bilinmemesi. Arif Bey, gençlerin bu yoğun ilgilerinden memnun kalmıştı: - Bir kitap düşününüz, dedi. Ondaki harfleri kelimeler, cümleleri bir an için akıllı ve şuurlu kabul ediniz. Ve kendilerine yazarın mahiyetinden sorunuz: Sizi yazan nasıl bir zattır, deyiniz. Her harf, her kelime veya cümle kendi sıfatları ve kendi kabiliyetleriyle sınırlı olduğundan, kâtibini kendine benzetecek ve öylece hayal edecektir. Ama içlerinden kâmil bir kelime çıkıp onları şöyle ikaz eder: Hepiniz yazısınız, O ise yazar. Aranızda mahiyet farklılığı var. O, yazı cinsinden değildir ve hiçbirinize benzemez. Yazarı kitap ötesi bilecek, kitaptaki özellikleri yazarın sıfatlarıyla karıştırmayacaksınız. Bunun bir küçük misâlini de insanların sanatlarında görmüyor muyuz? İnsan buzdolabı da yapar, taksi de, uçak da. Bunların her birinin sıfatları, özellikleri ayrı ayrıdır. Hepsine bu özellikleri takan insandır. Ama insanın sıfatlarıyla bu aletlerin hususiyetleri birbirinden çok farklıdır. İnsan ne dondurur, ne uçar, ne de tekerlek üzerinde yürür. Bu aletlerdeki özellikler insan iradesiyle, ilmiyle, kudretiyle meydana gelmişlerdir. Fakat, bunların hiçbiri insanla ve onun sıfatlarıyla benzerlik göstermezler. Ruhumuzda, bu gerçeğin en açık örneklerini bulabiliriz. Aklın sıfatı anlamak, hafızanınki ezberlemek, muhafaza etmektir. Sevgi hissi sevmede, korku hissi de korkmada kullanılır. İşte ruh, bedene benzemediği gibi, onun sıfatları da bedenin sıfatlarına benzemiyor. Ayağın sıfatı yürümek, mideninki hazmetmektir. Ama, ne aklın anlaması midenin hazmetmesine benzer, ne de hayalin gidişi ayağın yürüyüşüne. Diğer hisler ve duygular da bunlara kıyas edilebilir. Beden ve ona takılı organlar, bir ruhtan ve onun duygularından, hislerinden haber verirler. Ama bedene bakarak, ruh hakkında tahminler yürütmek insanı son derece yanıltır. İnsana verilen görme, işitme, irade etme gibi sıfatlar da, Allah’ın sıfatlarından haber verirler. Lâkin bunların hiç biri İlâhî sıfatlara hiç mi hiç benzemezler. Çünkü eserdirler, yaratılmıştırlar, fânidirler, acizdirler, cüzidirler, kayıtlıdırlar. Bu noktaları göz önüne aldıktan sonra, İlâhî isimler üzerinde konuşabiliriz: Bütün suretler âleminin kaynağı Allah’ın Musavvir, yani suret verici, şekillendirici ismidir. Ama Allah suretten münezzehtir. Bir ressam da sanatını çok farklı tablolarda sergiler. Çizdiği binlerce tablonun hepsi ondaki Ressam isminin bir tecellisi, bir aynasıdır. Ama, "ressamlık" için bunlara benzer bir şekil hayal etmek, yani "Ressamlık nasıl bir şeydir? Rengi, şekli nasıldır?" gibi ham hayallere kapılmanın da mânâsı yoktur. O sıfat, şekilden uzaktır, ama bütün şekillerin de kaynağıdır. İşte İlâhî sıfatlara ve isimlere de bu misalle bir derece bakabiliriz. İnsandan, balıktan, kuştan, cinlere meleklere varıncaya kadar bütün hayat sahipleri Allah’ın "Muhyi" yani hayat verici isminin aynalarıdır. Her biri, "beni hayata kavuşturan bir Zat var" diye adeta haykırırlar. Farklı lisanlardan çıkan aynı hakikat bir başka hakikatten daha haber verir: "O’nun hayatı şu hayat çeşitlerinin hiçbirine benzemez." Resimler ressama benzemedikleri gibi... Diğer İlâhî isim ve sıfatlar da buna göre düşünülmeli. Arif Bey, - İsterseniz, dedi, konuyu burada noktalayalım. Gerekirse yine görüşürüz. Artık büroyu tanıdınız. Burasını ikinci bir eviniz bileceksiniz. Arkadaşlarınızı da çekinmeden getirebilirsiniz. Serdar, Arif beyi dinlemeye doymuyordu. - Arkadaşları bilmem ama, ben şahsen bu konunun bugün tamamlanmasından yanayım. Sizi aynı konuda tekrar rahatsız etmeyelim. Başka bir konu olursa yine geliriz. Ne dersiniz, der gibi Murat’ın yüzüne baktı. Murat, - Arif Ağabeyi fazla yormasak iyi olur, dedi. Çetin söze karıştı: - Ben Arif ağabeyimi saatlerce yormuşum. Ama O’nun bu yorgunluktan zevk aldığını da çok iyi biliyorum. Bence devam edelim. Arif Bey, gençlerin endişelerini giderici bir takım sözler sarf etti ve yeni sorularını beklediğini söyledi. Serdar, - O halde dedi, biraz da tabiat üzerinde duralım. Evrim ve maddeyi yeterince konuştuk sanırım. Önce ben bu konudaki bir hayretimi dile getirmek isterim: Tabiatta hayat süren canlıların yaratılışını tabiata veren insanlar, tabiatın kendisini nasıl izah ediyorlar? Onu da tabiat yapmışsa, o zaman tabiat kendi kendini yapmış olmuyor mu? Ben tabiat fikrini savunanların, bu nokta üzerinde yeterince düşündüklerini sanmıyorum. Sohbetin başında güzelce açıkladığınız gibi, mesele nefsin bir oyunu. Maksat, sorumluluktan kaçmak gibi geliyor bana. Yine de tartışmalı bir konu olduğundan sizden bir şeyler dinlemek isterim. Arif Bey, - Bu başlı başına bir sohbet konusu. Ama madem yorulmadınız, ben de bir şeyler söylemeye çalışayım, diye söze başladı: Günlük konuşmalarımızda tabiatı iki ayrı mânâda kullanıyoruz. Birinci mânâsı: "Canlı ve cansız varlıkların tamamı." Bu mânâsıyla tabiat, kâinat demek oluyor. Tabiatın diğer mânâsı ise, istidat, kabiliyet, fıtrat. Tabiat kelimesini bu mânâda kullananlar diyorlar ki, su akıyorsa bu onun tabiatındandır. Taşın tabiatında sertlik, ateşin tabiatında yakmak vardır. Bunlara bir şey dediğimiz yok. Bir binada da camın, duvarın, halının tabiatları ayrı ayrıdır. Ama bu farklı tabiatları yerli yerine koyan ve binayı vücuda getirin birini kabul etmediğiniz taktirde, "pencerenin tabiatında duvarda olmak, halının tabiatında da yerde bulunmak vardır," demeye mecbur kalacaksınız. Halbuki, insan isterse evinin çatısından pencere açabilir ve yine dilerse duvara da halı asabilir. Buna ne halı bir şey diyebilir, ne de pencere. Şimdi evimizden çıkıp kâinat sarayına geçelim: Güneşin tabiatında yakıcılık vardır, ısı ve ışık vermek vardır diyoruz. Doğru. Yine diyoruz ki, dünya güneşten kopmuş ve çok uzun süren bir devreden sonra bu hali almış. Yeryüzündeki sonsuz denecek kadar çok eşyayı bir tarafa bırakıp az önce sözünü ettiğimiz üç şeyi düşünelim: Su, taş ve ateş. Dünün ateşi bugün su olmuş, taş olmuşsa onun tabiatı üzerinde birisi bir icraat yapmış demektir. Ateşin tabiatı ise aynen kalmış. Niçin? Güneşten koptuğu günden milyonlar belki milyarlar sene sonra yer yüzüne misafir gelecek olan insanlara, su da gerekli, ateş de, taş da, toprak da. Dünün ateşini, bugün bu farklı tabiatlara büründürmek, ancak, insanı daha yaratmadan bilen ve dünyayı onun için hazırlayan, suyundan toprağına her şeyi onun için ve ona göre tanzim eden bir yaratıcının işi olabilir. Ve bütün bu farklı tabiatlar O’nun ilmiyle, iradesiyle ve kudretiyle meydana gelmişlerdir. Arif Bey, - Nur Risalelerinden bu mânâyı ders veren enfes bir parça var. Yerinden okuyalım. Diyerek kalktı. Sözler adlı eseri getirdi:
"Mayi haline gelen bir madde-i seyyaleden taş ve taştan toprak halkedilmiş. Mayi kalsaydı, kabil-i sükna olmazdı. O mayi taş olduktan sonra, demir gibi sert olsa idi kabil-i istifade olmazdı. Elbette buna bu vaziyeti veren, yerin sekenelerinin hacetlerini gören bir Sâni'-i Hakîm'in hikmetidir."
Murat, Büyük ölçüde anlaşılıyor, ama biraz daha açsanız memnun kalırız, dedi. Arif Bey, - Dünya, dedi, şu gördüğümüz son halini almadan önce akıcı bir sıvı idi. Bu sıvı, güneşten kopmuş bir lav akıntısı da olabilir, bir başka tür sıvı da. Her iki halde de burada verilen tefekkür sistemine bir zarar yok. Bu akıcı madde zamanla sertleşiyor, taşlaşıyor. Daha sonra bu sert hali de değişikliğe uğruyor. O sert taşlar toprakla kaplanıyor. Sert haliyle ondan istifade etmemiz mümkün değil. Onda yiyecek maddeleri yetişmez. Sıvı halinde ise üzerinde oturmak kabil değil. İşte o sıvının bir kısmını sertleştirerek oturmaya elverişli kılan ve o kayalara toprak sererek bizim istifademize sunan bir Zat var. Yani bütün bu hikmetli işleri yapan ancak Allah’tır. Başka tür açıklamalar vehimden ileri gidemez ve insanın kendi kendini aldatmasından başka bir mânâ taşımaz. Kâinatın bu son ve mükemmel şekli o sıvı maddenin tabiatına verilemez. Tabiatçıların da böyle bir tezi savunabileceklerini hiç sanmıyorum. Daha sonra şöyle sürdürdü konuşmasını: - Bu konuda, dedi orijinal ve doyurucu bir eser var. Tabiat Risalesi. Onu okumanızı tavsiye ederim. Bu eserde, bir varlığın meydana gelmesi için dört yol olduğu belirtilerek bu yollar şöyle sıralanır. "Sebepler bu şeyi icat ediyor." "Kendi kendine teşekkül ediyor, oluyor bitiyor." "Tabiidir, tabiat iktiza edip icat ediyor." "Bir Kadir-i Zülcelalin kudretiyle icat ediliyor." İlk üç yolun batıl olduğu ispat edildiği taktirde dördüncü yol olan "tarik-ı vahdaniyetin" yani bütün eşyanın sonsuz ve mutlak sıfatlar sahibi bir Zat tarafından yaratılmış olduğunun kesinlik kazanacağı ifade ediliyor. Bu kitabı ilk okuduğum günlerde, bir dostumun atölyesine gitmiştim. Masa ve sandalye yaptırmak istiyordum. Atölyenin bir köşesine tamamlanmış siparişler bulunuyordu. Dersin tesiriyle olacak, sözü edilen dört yolu, bu koltuklara, masa ve sandalyelere uygulamaya başladım: Bunlar için de dört yoldan başka yol yoktu. Ya sebeplerce yapılmışlardı. Sebep olarak ortada görünen tahtalar, suntalar ve bir de aletler, makinelerdi. Bunların bir araya gelmesiyle sandalyelerin teşekkülü ve imâlatı mümkün değildi. Bu eşyanın kendi kendilerine olmaları da düşünülemezdi. Niçin olsundu? Olmaları için insanı tanımaları, onun ihtiyacını bilmeleri, ona acımaları ve olmaya karar vermeleri gerekirdi. İşin en enteresan tarafı, bu kararı henüz yok iken vereceklerdi. Bu telakkiye göre, bir şeyin kendi kendini yapabilmesi için kendinden önce var olması ve kendini yapmaya karar vermesi gerekiyordu. Bu safsata üzerinde de pek durmadım. Sırada üçüncü şık vardı. Bu takımlar, marangozhanenin tümünün ittifakıyla, yani el ele verip çalışmasıyla ortaya çıkmışlardı. Bize, ilk okulda, tabiatı "canlı ve cansız varlıkların tümü," diye tarif etmişlerdi. Buna göre bu atölyedeki her şey birlikte bu sandalyeleri ve diğer eşyayı yapmış olacaklardı. Konunun başında, tabiatın iki ayrı mânâda kullanıldığını söylemiştim. Bu mânâlardan biri de istidat, kabiliyet şeklindeydi. Bu ikinci manaya göre, tahtanın tabiatında sandalye olmak vardı, diye düşündüm. Ama bu tabiatı kim gün yüzüne çıkaracak, onun bu son noktaya gelmesini kim temin edecekti. Bu üç ihtimal de aklın kabulleneceği cinsten değildi. Buna göre geriye bir tek yol kalıyordu: "Bu atölyenin bir sahibi var. Bütün aletler de onun, bütün tahta ve suntalar da. Her aleti vazifesinde çalıştırarak, bu tahta ve suntalardan sandalye yapan ancak odur." Bir an hayalim ormanlara kaydı. Bu tahtalar oralardan gelmişlerdi. "Toprağın tabiatında ağaç olmak vardı" da böyle oldu diyebilir miydik? Hava, su güneş olmaksızın toprak tek başına bu işi nasıl başaracaktı. Ormanda yüzlerce çeşit ağaç iç içeydi. Toprağın tabiatı bunların hangisiydi. Veya hepsi mi o tabiatta gizliydi. Sonra, geçtim seralara, meyve bahçelerine. Ve sordum kendi kendime: Toprağın tabiatı domates olmak mıydı, patates olmak mı? Çilek mi, fasulye mi? Hayâl alemimde milyonlarca bitkiyi, olabildiğince, sayıp durdum. Demek ki, toprak bir İlâhî fabrika olarak vazife görüyordu. Onun tabiatını halden hale sokan biri vardı. Ve toprak, emir altındaydı. Fasulye olması istenince fasulye oluyordu, domates ol denilince domates. Bu işi sadece tohumlarla açıklamak doğru değil. Çünkü ilk tohumlar doğrudan doğruya topraktan yaratılmışlardı. Daha sonra her mahsulün bütün planı toplanıp onun çekirdeğinde bir nokta halinde yerleştirildi. Ve sonraki yaratılışlarda bu tohumlar birer sebep vazifesi gördüler. Ormandaki ağaç ordularından, bir anda kendimi caddelerin kalabalıklarında buldum. Bu insanlar da gökten inmediklerine göre yerden çıkmışlardı. Bunların da aslı su ve topraktı ve diğer elementlerdi. O halde, "elementlerin tabiatında insan olmak vardı," diyebilir miydim? Elbette hayır. Kaldı ki insanoğlu bir milyonu aşkın canlı türünden sadece birisiydi. Arif Bey, yerinden kalktı. Bir ansiklopedi getirdi. Elementler maddesini buldu ve okumaya başladı:
"Bu güne kadar 109 element biliniyordu. Son yıllarda bu sayı 116’ya çıktı. Bunların hepsi tabiatta doğrudan mevcut değil. Bir kısmı sentetik olarak elde ediliyor. Yer kabuğunda mevcut 92 elementten 27’si canlıların bileşeni olup, bunların da sadece 16 tanesine her çeşit organizmada rastlanmaktadır. Elementlerin canlılardaki dağılımı da, yer kabuğundaki oranlarıyla aynı değildir. En bol olarak bulunan dört element, yani karbon, hidrojen, oksijen ve azot birçok hücrenin kütlelerinin yüzde 99’unu teşkil eder." Hücrelerin yüzde doksan dokuzu bu dört elementten yapıldığına göre, biz diğerlerini bir yana koyup, konuşmalarımızı bu elementler üzerinde sürdürelim. Bu dört elementin tabiatında, ne arslan olmak vardı, ne de ceylan. Ne bülbül olmak vardı, ne de karga. Ve yaratılışın son halkasına geliyoruz: Bu dört unsunun tabiatlarında insan olmak da yoktu. Hayalim durmak bilmiyordu. Bütün hayvanlar âlemini karşımda hazır farz ettim. Hepsinin gözlerine yine hayalen baktım. O gözlerin arkasında birilerinin bana bakmakta olduğunu hissettim. Tıpkı, benim içimden bir şeyin onlara baktığı gibi. O zaman bu canlıların ruhları ve bu ruhlara takılan farklı hisler, duygular, karakterler dizildi hayalimde: Kedinin çevikliği, koyunun uysallığı, aslanın haşmeti, serçenin tedirginliği, ineğin umursamazlığı, tilkinin kurnazlığı ve daha nice milyonlarca özellik. Bunların hiçbiri elementlerde yoktu. Bunlar ne azotun tabiatına verilebilirdi ne karbonun, ne oksijenin, ne de hidrojenin . Bedenlere hane denildiği hatırıma geldi. Bu haneler bu kâinat sarayından süzülmüşler, onlardaki elementlerle örülmüş dokunmuşlardı; sonsuz bir ilim ve hikmet ile. Fakat, ruhlar âlemi bambaşkaydı. Harikalar harikasıydı. Kâinatta, tabiatta, elementler âleminde olmayan şeyler onlarda mevcuttu. Bunlar ne maddenin evrimiyle izah edilebilirdi, ne tabiatın kanunlarıyla, ne de sebeplerle. Sebepler ancak haneler, yani bedenler için geçerliydi. Anne ve baba, insanın bedeninin inşasında birer sebep olmuşlardı. Onlardan teşekkül eden nutfeler, tohumlar, yumurtalar ancak bedenlerin inşası için birer temel, birer esas olmuşlardı. Ama ruhların nutfeyle bir ilgisi yoktu. Doğrudan yaratılmış ve bu hanelerde vazifeli kılınmışlardı. Ruh denilince bir sıfatlar manzumesi dizilir karşımıza. Bunlardan sadece birisi görme sıfatıdır. Görmeyen yumurtadan gören civcivi çıkaran aynı kudret, görme nedir bilmeyen şu kâinattan insanları, hayvanları çıkarmış. Onlara gözler takmış, varlık âlemini seyrettiriyor. Arif Bey, - Herhalde biraz sıcak oldu. Bir iki pencere açsak iyi olacak, diyerek yerinden kalkmaya niyetlenmişti ki, Çetin hemen kalkıp pencereye doğru yürüdü. Arif Bey, Çetin’e teşekkür etti. Sonra bir an düşünceye dalar gibi oldu. - Hayret, diye söylendi kendi kendine. Ben bu pencereyi defalarca açmış kapamışımdır. Ama Çetin şimdi pencereyi açınca bir anda enteresan bir fikir doğdu içimde. Nurlardan çok hoşuma giden bir cümle var: "Göz bir hassedir ki, ruh bu âlemi o pencere ile seyreder," buyruluyor. Hasse, duygu demek oluyor. Çetin’in pencereyi açışını seyrederken birden bu cümle hatırıma geldi. Pencere açılıyor, Çetin onu açıyordu. Göz kapakları da birer pencere kanadına benzetilmişti. Onları bir açan ve kapatan olmalıydı. İşte o gizli mahiyet, ruhtan başkası değildi. Şimdi, insanda açıkça görülen bu gerçeği kâinata uygulayalım: Bu âlemde iki ayrı çeşit mahiyetle karşı karşıya bulunuyoruz: Gören ve görünen. Seyreden ve edilen. Tefekkür edilen ve eden. Okuyanla okunan gibi. Kitabı okuyan ne gözdür ne de yüz. Göz penceresinden kitabı seyreden ve okuyan bir ruh var. O’nun bu sıfatını kitabın yapraklarında bulmak mümkün değil. Kâinat kitabı da öyle. Onda sadece okunma özelliği var. Göz bu kitaptan sadece bir kelime. Mânâ dolu bir mucize. Onda yerleştirilen ilim cilvesi, göz doktorlarını hayretler içinde bırakıyor. Ciltler dolusu kitapla ifade edilemiyor. Her şey o göz gibi. Topraktaki ilim tecellileri, ayrı bir ilim dalı olarak, öğretim üyelerince hayretle inceleniyor. Bu i-lim dolu kitabı okumak üzere kâinattan daha kıymetli, daha sanatlı bir yeni varlık yaratılmış :Ruh İşte bu ruh ne tabiatla açıklanabilir, ne maddeyle, ne tesadüfle. Evrimci ise bu sahada hiç at oynatamaz. O sadece elbiselerle ilgilenir, o da yanlış ve kasıtlı olarak. Şu maddi âlemden bizim ancak maddemiz yapılıyor. Ruhumuz ve ona bağlı duygularımız, sevgimiz, korkumuz, vicdanımız, aklımız, hayalimiz kısacası bütün maneviyatımız madde ötesidir ve ruhumuzda doğrudan yaratılmışlardır. Organlarımız gibi bir sebep tahtında ve kademeli olarak değil. Bedenimizi besleyip büyütmemiz ve tehlikelerden korumamız için, nasıl bu âlemdeki kanunlara harfiyen uyuyorsak, ruhumuzu korumamız, kalbimizi ulvileştirmemiz, aklımızı yüceltmemiz, his dünyamızı derinleştirmemiz için de uymamız gereken bir kanunlar manzumesi olmalı. Arif Bey, konuştukça açılıyordu. Gençlerin dikkatle dinlemeleri onu daha da şevklendiriyor, heyecanlandırıyordu: - Bir konuya daha kısaca değinmek isterim, dedi. Eşyanın "kader" dediğimiz bir İlâhî plandan çıkmış olması tabiata tapanları susturuyor. Bildiğiniz gibi, bir binanın önce planı çiziliyor. Plan bir metrekarelik bir kâğıtta yer alıyor ama, temel yüzlerce metrekare üzerine atılıyor. O plana göre kalıplar çakılıyor. Kullanılacak demir, çimento ve kumun hesabı yapılıyor ve beton dökülüyor. Pencerenin tam karşısındaki binayı göstererek: - Şu binayı seyreden insan ilk bakışta binanın duvarlarını pencerelerini görse bile, biraz düşündüğü taktirde, o binada, "planı, kalıbı ve hesabı" birlikte okuyabilir. Böyle düşünmeyip, binanın teşekkülünü demir, çimento, tahta gibi maddelerle açıklamaya kalkışırsa, çocukları bile kandıramaz. Ama az önce de söylediğim gibi bir adam kendini aldatmaya azmetmiş ise bunun önüne kimse geçemez. Serdar’a dönerek: - Eşyanın yaratılmasını tabiata verenlerin yaptığı da bundan farklı mı? İnsanın, bütün bedeni bir tarafa, bir tek hücresinin bile kalıpsız, hesapsız, kısacası kadersiz, ilimsiz teşekkül etmesi mümkün mü? Ortada maddî kalıp bulunmadığına göre kalıbı manevî bilmek gerek. Her şeyin kader ile takdir edilip sonra yaratıldığı gerçeğini anlayabilmemiz için, bunun bir küçük misâli kendi yaratılış hamurumuza konulmuş. Buna rağmen gerçeği görmeyenler azabı hak etmiş olmuyorlar mı? Rıfat, - Nasıl yani? Diye sordu. Arif Bey, - Biz de bir eseri ortaya koymadan önce onun planını zihnimizde kurarız. İşte bizim aklımızda yer alan bu plan, ileride yapacağımız o eserin kaderidir. Daha sonra maddeyi devreye sokarız. Maddeyi zihnimizdeki o plana göre kullanarak eserimizi ortaya koyarız. Ortada maddi kalıp yoktur. Ama zihnimizdeki manevî planın kalıplarına göre maddeler yerlerini alır ve o eser öylece ortaya çıkar. İşte galaksilerden ormanlara, deryalardan kan nehirlerine, bedenlerden hücrelere kadar her şey önce takdir edilmiş, sonra yaratılmışlardır. Arif beyin gözü masadaki bilgisayara kaydı: - Bakınız, dedi şu âlet bu gerçeği ne güzel ispat ediyor. Ben yazı yazarken öncelikle Türkçe programını devreye sokarım. Böylece Türkçe’ye uygun olmayan kelimeler ekranda hemen altları çizilmiş olarak kendilerini gösterirler. Meselâ "bunlar" yazacağıma "buntar" yazmışsam, kelimenin altı hemen kırmızı bir çizgiyle çizilir ve bana yanlış yazdığım hatırlatılır. Fakat, ben "ince" yerine "inci" yazmışsam bilgisayar bunun farkına varamaz. Kelime doğrudur, ama yanlış kullanılmıştır. Bilgisayar bunu bilemez. Demek ki, bilgisayar Türkçe bilmiyor, ama Türkçe’yi iyi bilen biri, ona bu programı yüklemiş; o da ona göre işlem yapıyor, iş görüyor. Şimdi şöyle düşünelim: Bir elma ağacında armut yaprağı görmüyorsak, bu önceden bir planlama yapıldığını gösterir bize. Organlarınızın yerlerinden, şekillerinden, görevlerine kadar her şey önceden planlanmış, kaydedilmiş de biz, bilgisayar çalıştırır gibi onları çalıştırıyoruz. Tabiattaki her varlık ilim dolu. Bütün fenler bu ilmin keşfiyle uğraşıyorlar. Onun inceliklerine inmeğe çalışıyorlar. Ama maddede ilim yok, kendisi bir şey biliyor; tıpkı benim bilgisayarım gibi. Eline aldığı bir kitabı yukarı doğru kaldırarak: - Veya bir kitap gibi, dedi. Kitap, alim değildir, ama içi ilim doludur. Kasa da para doludur, ama zengin değildir, diye ekledi. Serdar, - Bazıları tabiatın kendinden çok onlardaki kuvvetlerden ve kanunlardan söz ediyorlar. Buna ne dersiniz? diye sordu. Arif Bey, kütüphanesinden Tabiat Risalesini bulup getirdi. Kitabı karıştırırken, - Bakın, diye söyleniyordu, size tabiatın enfes bir tarifini okuyacağım. Serdara dönerek, senin sorunun cevabı da bu tarifin içinde geçecek. Beş on saniyelik bir aramadan sonra: - Evet, dedi, buldum. Kitabı masanın üzerine koydu. Tarifi göstererek okumaya başladı:
"Tabiiyyunların, mevhum ve hakikatsız tabiat dedikleri şey, olsa olsa ve hakikat-ı hariciye sahibi ise; ancak bir san'at olabilir, Sâni' olamaz. Bir nakıştır, Nakkaş olamaz." Lem’alar
Arif Bey, tabiatın tarifini okumayı henüz tamamlamadan, Serdar araya girdi: - Tabiatın mevhum ve hakikatsiz olduğu söyleniyor. Yani şu gördüğümüz âlem bir vehimden mi ibaret!?.. Arif bey tarifi tekrar okudu: - Bak, dedi, cümlenin sonunda "ancak bir sanat olabilir, sani olamaz," deniliyor. Sani, yapan, yaratan mânâsına geliyor. Demek oluyor ki, tabiatı "yaratıcı" kabul eden bir anlayış ancak vehimden ibarettir. Böyle bir tabiat da yoktur ortada, o da bir vehimdir. Ama, tabiat denilirken, şu gördüğümüz âlem kast ediliyorsa, o zaman bu âlemin ancak bir sanat eseri olacağı, yapıcı, yaratıcı olamayacağı kabul edilmeli. Nakkaş, nakış yapan mânâsına geliyor. Yani, sema bir tablo kabul edilirse, ondaki güneş ve yıldızlar birer nakış. Çiçekler bahçede, meyveler ağaçta birer nakış gibi. Daha ileri gidersek, tabiatın tamamı bir nakış. Öyle ise bu nakşı işleyen biri var. Arif Bey, bir elini kitabın arasına koyarak: - Bir zaman, dedi, bir gurup gençle bu konu üzerinde konuşurken kendilerine şöyle demiştim: Bir tabiatçıya, "şu çiçeği kim yaptı?" desek, tabiat diyecektir. Çiçeği kaldırıp bir kenara koyalım. "Şu dağı kim yaptı?" desek, ona da tabiat cevabını verecektir. O dağı da bir tarafa ayıralım. "Güneşi kim yaptı?" diye sorsak, cevap yine aynı olacaktır. Güneşi de bir kenara koyalım. Sorularımızı artırdıkça artıralım. Ve tabiatın yarattığı iddia edilen şeyleri hayalen bir tarafa ayıralım. Sonunda göreceğiz ki, ortada tabiat diye bir şey kalmayacaktır. Biraz duraklayarak, - Bu da tabiat fikrinin vehim olduğunun bir başka izahı, dedi. Sonra, "her ne ise, tarifi tamamlayalım," diyerek tarifi sonuna kadar okudu ve Serdar’a dönerek, işte senin sorunun cevabı da burada geçmiş oldu dedi:
" Kanundur, kudret değildir; kâdir olamaz."
Kuvvet ve kudret kelimeleri üzerinde biraz durmak gerekiyor. Kuvvet zaafın zıddıdır, kudret ise aczin. Zayıf dediğimiz zaman kuvveti yetmez bir varlık anlarız. Aciz denilince de kudreti yetmeyen, güçsüz bir varlık hatırımıza gelir. Bu kâinattaki bütün eşyaya varlık lütfeden Allah olduğu gibi, kudret ve kuvvet ihsan eden de yine ancak O’dur. Şu var ki, insanda bir kudret cilvesi bulunmasına karşılık, meselâ, güneşte kudret yoktur, onunki kuvvettir. Cazibe denilen bir kuvvet ile gezegenlerini çevirir durur. Kudretle kuvvetin farkını anlamak için kudretin tarifine bakmak gerekiyor, diye devam etti konuşmasına: Kudreti, "fiilin sıhhati ve terki," diye tarif ederler. İnsan, pazısındaki kuvvet ile büyük bir taşı kaldırır, istediği anda da yere koyar. Yani bu kaldırma fiilinin sıhhatine de gücü yeter, terkine de. Onun için insandaki kuvvet bir kudret cilvesidir. Ama güneş, öyle değildir. Gezegenlerini canı istediği zaman salıveremez. Onları sürekli olarak döndürmeye, âdeta, mecburdur. Bundan dolayı güneşin kudret sahibi olduğu söylenemez. Tabiattaki bütün kuvvetler de güneşin cazibesi gibi. Hepsi şu harika nizamın devamında bir sebep olarak istimal ediliyorlar. Meyveyi ağaç yapmadığı gibi, gezegenleri de güneş yapmış değil. Yine meyveyi dal, kendiliğinden, tutmadığı gibi, gezegenleri de güneş kendi kudretiyle çevirmiyor. Meyve, dalda İlâhî kudretle duruyor, gezegenler de yörüngelerinde aynı kudretle dönüyorlar. Ama, kuvvet yaratmak ve bazı işlerin görülmesinde onu bir sebep olarak istimal etmek İlâhî hikmetin gereği olmuş. Tıpkı meyveye ağacın sebep olması gibi. Bunu söylerken, dedi, geçenlerde bir gurup gençle yaptığımız bir sohbet hatırıma geldi. Kendilerine "sebep, müsebbep ve müsebbip" kavramlarını anlatmaya çalışıyordum. Ağaç sebeptir dedim, müsebbep ise onun meyvesi, yani sebebe takılan şey, onun eliyle verilen netice. Ağacı meyveye sebep kılan bir "müsebbip" vardır, yani "sebep edici, sebep kılıcı". O ise ancak ağacın da meyvenin de yaratıcısı olan Allah’tır. Sonra gençlere dedim ki, sebeplerin elinde hiçbir şey yok ve onlar hiçbir güce sahip değiller. "O halde bunlar niçin yaratılmış?" diye bir soru hatıra gelebilir. Bu soruya şöyle cevap verebiliriz: Cenab-ı Hak sebepleri yaratmakla ayrı bir sanat sergiliyor, onlardan neticeleri süzmek ise O’nun bir başka İlâhî sanatı. Murat’ın gözlerinde bir şeyler hissetmenin parıltıları belirdi. Gözlerinin içi âdeta gülüyordu. Ama bu hissini henüz kelimelere dökecek durumda değildi. Biraz daha açıklama gerekirdi. Soran gözlerle baktı Arif beye. O’nun yerine Serdar konuştu: - Yani? Dedi. - Şunu demek istiyorum: Ağaç yaratmak, bir İlâhî sanat olduğu gibi, ondan meyve süzmek de ayrı bir mucize, ayrı bir harika. İşte Cenab-ı Hakk, bu sanatını sergilemek üzere meyveleri ağaçlara takmış. Yoksa, ağaç olmadan da meyve yaratabilirdi. Bu son cümle üzerine, gençlerin yüzlerinde bir hayret hali belirdi. Bu da nasıl olur? der gibiydiler. Arif beyin sözlerine dudak bükmedilerse de ona yakın bir hal oldu. Kısa süren bir sessizlikten sonra, Arif bey: - Onlara dedim ki, siz hiç karpuz görmediniz mi? Koca karpuza ince bir sap sebep kılınmış. Onun için de bir ağaç yaratılsaydı büyüklüğü çınarları geçerdi. Az önceki hayret ifadeleri yerini tebessüme bırakmıştı. Aslında bu gülümseme, biraz önceki hayretlerine idi. Bu kadar basit bir şeyi nasıl oldu da anlayamadık? der gibiydiler. Serdar söze karıştı: - Bugünlerde ateist propagandalar hissedilir derecede arttı. Bunlara karşı ne yapmak gerekir? Arif Bey, - Ben, dedi, ateizmin üzerinde oldukça durdum ve insanları bu akıl almaz noktaya nefislerinin ittiğini çok iyi anladım. Ve nefsin de bu perişan sonuca ulaşmakta iki koldan hareket ettiğini tespit ettim: Bunlardan birincisi, bu muhteşem âlemdeki sonsuz icraatların nasıl yapıldığını idrak edememekten inkâra sapmak. Diğeri ise sefahat. Yani ahlâk dışı bir hayat sürmeye müptelâ olduktan sonra, ondan kurtulamayınca, yahut kurtulmaya hiç niyetli olmayınca çareyi inkârda bulmak. Hayret manasına başını salladı: - Aklının almadığını hemen inkâr etmek tuhaf bir hastalık. Bence asıl akıl hastaları bu gibi insanlardır. Hasta olan organın bir iş görememesi gibi, böyle insanlarda da akıl gerçek fonksiyonunu icra edemez olur. Aklın vazifesi anlamaktır, anlayamadıklarını da sorup öğrenmek, yahut onlar üzerinde düşünmeye devam etmektir. Gerektiğinde laboratuar çalışmalarını defalarca tekrarlamak, çeşitli alternatifleri denemek, yorulma ve dinlenme nedir bilmeden çalışmak. Ama bu, tembel akılların hiç işine gelmez. Çünkü onlar işin kolayını inkârda bulmuşlardır. Meselâ, yakın tarihten bir misâl vereyim: Aya gidilir mi? sorusuna muhatap olan akıllar iki guruba ayrıldılar. Bir kısmı, Ay da bu yer küresi gibi bir cisimdir. Ona gidilmesi için akıl yönünden bir engel yok. Ama bugünün vasıtalarıyla gidilemiyorsa, çalışmalı yeni vasıtalar bulmalı, yeni teknikler geliştirmeliyiz, dediler. Diğer gurup ise, bu şıkkın çok emek isteyeceğini düşünerek çareyi inkârda buldular: Aya gidilmez! Bununla da kalmadılar. Gidilir diyenleri suçlamaya, onlarla alay etmeye başladılar. Ama sonunda zafer, çalışanların oldu. Aya gidenler gitti, berikiler evlerinden oturmaya devam ettiler. Biraz konu dışı olacak ama müsaade ederseniz bu vesileyle önemli gördüğüm bir hususu anlatmak istiyorum. Murat, - Misafir ev sahibine tabidir, dedi. Siz uygun buluyorsanız bize sadece dinlemek düşer. Mutlaka faydalı şeydir anlatacağınız. - Bakın dedi, Arif bey. Dün, "Aya gidilir mi, gidilmez mi," tartışmaları vardı, bu gün "gen haritası yoluyla hastalıklara çare bulunabilir mi," sorusu gündemde. Yarın bir başkası, bir başka gün daha bir türlüsü çıkabilir önümüze. Bazı insanlar, bu fennî keşiflere İslâm dininin karşı olamayacağını çok iyi bildikleri halde, tuhaf bir tutum içine girerler, sanki o denilenler gerçekleşse imanlarında bir kayma olacağı vehmine kapılırlar. Bu noktada iki hususun bilinmesi gerekir: Birincisi: Bu kâinat Allah’ın eseridir. Ve Allah bazı icraatlarını ve icatlarını doğrudan gerçekleştirdiği gibi bir kısmını da sebepler eliyle yaratır. Her iki halde de yaratan ancak Odur. Şeker pancarını toprakta bitirirken, balı arının eliyle insanlara takdim eder. Meyveye ağacı sebep kılar, balığa deryayı. Akıl da O’nun bir mahlûkudur ve onun eliyle de insanlık âlemine bir takım ihsanlarda bulunur. Bir zamanlar bazı meseleler için Kur’an meallerine ve tefsirlerine baktığımda bir husus çok dikkatimi çekmişti. Cenab-ı Hakk’ın insanlık âlemine ettiği ikramlar, lütuflar sayılırken gemiden de söz ediliyordu. Önceleri bundaki inceliği kavrayamamış, anlamadığım birçok konu gibi bunu da zamana bırakmıştım. Sonunda yukarıda sözünü ettiğim gerçeğe ulaştım: Arı gibi akıl da Hakk’ın mahlûkuydu. İkisinin eliyle gelen nimetler de O’nundu. Bütün hayır O’nun elindeydi. Kâinat Allah’ın bir kitabı olduğu gibi Kur’an da bir başka kitabıydı. Kur’an ile insanlara hidayet yolunu gösteren Allah, kâinatı da hikmetlerle mânâlarla doldurmuş insanın faydasına olacak nice şeyleri onda gizlemişti. Çalışan ve gayret gösterenler o kitaptan ne keşfederlerse etsinler, bunlar ancak bir nevi tefsir mânâsına gelirdi. Demek ki, fen bilginleri kâinat kitabını tefsir etmenin ve ondaki gizli mânâları açığa çıkarmanın ötesinde bir şey yapıyor değillerdi. Buna göre, kâinat kitabında her ne keşfedilirse edilsin, bunlara karşı çıkmak akıllıca bir davranış değildir. Şu var ki, fennî keşiflerini insanlığın zararına kullananlara karşı çıkmak başka meseledir. Masum bir insanı tokatlayan zalime karşı çıkmakla, ele karşı çıkmış olmuyoruz. Elin yanlış kullanılışına baş kaldırıyoruz. Gelelim diğer hususa: Bazı ilmî meselelere İslâm adına karşı çıkmak için, Kur’anda, hadiste ve diğer şer’i delillerde o meseleyi reddeden bir hüküm bulmak gerekiyor. Bu konuda söylenenler hep şahsi fikir. Bir kaynağa dayandırmadan konuşuyorlar. Az önce belirttiğim gibi, bir zamanlar Ay’a çıkılmaz diye tutturan nice insan vardı. O zaman bu konuda bir hayli tartışmamız olmuştu. İddia sahiplerine, "Ay’a niçin çıkılmaz?" diye sorduğumda her biri kendi aklınca bir şeyler söylüyordu. Bir defasında karşımdaki şahıs, Ay için, "o bir nurdur," demiş ve eklemişti: Kuranda bu konuda ayet var! Adama laf anlatıncaya kadar akla karayı seçmiştim. Serdar söze karıştı: - Biraz konu dışı olacak ama, dedi, gerçekten böyle bir ayet var mı? Arif Bey, - Kısaca cevap vereyim, diyerek kalktı. Birkaç dakika aradıktan sonra, tefsirden sözü edilen ayeti buldu. Mânâsını ve tefsirini okumaya başladı.
"O’dur ki, Güneş’i bir ışık yaptı. Ay’ı da bir nur kılıp, ona bir takım konaklar tayin etti ki, yılların sayısını ve vakitlerin hesabını bilesiniz." Yûnus Suresi, 5
"Arapça’da ışığı kendiliğinden olan cisimler için ziya, ışığı başka yerden gelenler için ise nur kelimesi kullanılır. Bu ayette Güneş’e ziya, Ay’a nur denilmesi,Güneş’in ışığının kendinden olduğunu, Ay’ın ışığının ise Güneş’ten geldiğini ifade eder" Arif Bey, - Konu uzun gidiyor. Bu kadarı yeter sanırım, diyerek tefsiri masadan kaldırdı, kütüphanesine götürdü. Tekrar yerine oturduktan sonra, - Bakın, dedi, genç kardeşlerim. Gerçekten de cahil dost akıllı düşmandan daha zararlı. Bu adam güya Kur’an namına Aya çıkılmayı reddederken, lütfedip de bu ayetin tefsirine bakmamış. Ayın ışığının güneşten geldiğini asırlar önce haber veren bu hikmetli ayeti, İslâm’ın fenne karşı çıktığı vehmini doğuracak bir ters mantıkla yorumlamış. Bakışlarını Çetin’e çevirerek: - Kur’anda Ay’a çıkılamaz diye bir ayet yok ki, bu adamlar "Ay’a çıkılır," diyenlere Kur’an adına karşı çıksınlar. Bunların yaptıkları, sadece kendi noksan akıllarını ölçü almak ve onun kabına sığmayan gerçekleri hemen inkâr etmektir. Bu konuda bu kadar yeter sanırım. Yine akıl meselesine dönelim. İnsanın eli maddî olduğu gibi, onunla tuttuğu her şey de maddidir. Gözü mahlûk olduğu gibi, onunla gördüğü her şey de mahlûktur, yaratılmıştır. Aynı şekilde insanın aklı ve hayali de mahlûk olduklarından, onlarla anladığı ve hayal ettiği her şey de mahlûk olacaktır. Bu gerçeği böylece tespit eden insanlar, Allah’ın kutsi mahiyetinin anlaşılmaktan ve hayal edilmekten münezzeh olduğunun idrakine varırlar. Arif Bey, parmağıyla Serdar’ı işaret ederek, - Şu bedenin ötesine bir varabilseler, şu et ve kemik yığınını sevk ve idare eden kanunları düşünebilseler meseleyi rahatça halledecekler, dedi. Fakat, maalesef bedenlerini aşıp ruha eremeyenler, tabiatı ve maddeyi geçemiyor, onları sevk ve idare eden bir kanunlar manzumesini düşünemiyorlar. Düşünseler, bu kanunları koyanı bulacak ve hakikate varacaklar. Her ne ise, diyerek başını esefle hafifçe salladı: - Aslında hakikatin yolu ruhumuzda saklı. Bu yolu iyi değerlendirmek gerek. İnsan ruhunun mahiyeti beden ile bilinmez, yani ondaki organların mahiyetini anlamakla ruhun mahiyeti hakkında hiçbir bilgi elde etmiş olmayız. Ama O’nun varlığı bedenin her hücresinde, her organında kendini çok açık biçimde gösterir. Bedeni ölçü alarak ruhu kavramaya çalışanlar, ruh hakkında birçok batıl telâkkiye kapı açmış olurlar. Ruhun görme sıfatını göze bakarak kavramak ne mümkün! Göz bize o sıfatın, ancak, varlığından haber verir, mahiyetinden değil. Şair soruyor:
Gözsüz görüyorum, rüyada nasıl?
Biz bu soruya yenilerini ekliyoruz: Rüyada ayaksız geziyor, burunsuz kokluyor, elsiz dokunuyor, kulaksız işitiyoruz. Bütün bunlar nasıl gerçekleşiyor? Bu sorulara yenilerini ekleyebilirsiniz. Demek ki, rüya hadisesiyle, uyanık âlem arasında o kadar zıtlıklar var ki, birini ölçü tutarak diğeri hakkında bir şeyler söylemek mümkün değil! Söylesek, hata etmemiz muhakkak! Bedenle ilgimiz bir derece kesilince, başka âlemlerin kapıları açılıyor. O halde, madde ötesinin, bir başka ifadeyle metafizik alemin mahiyetini bu kâinata bakarak anlamamız mümkün değil. Rüya bize bu dersi veriyor. Bu biraz farklı bir konu, ama faydası olur ümidiyle kısaca değinmek istedim. Şunu söylüyordum: Gözün maddesine bakarak ruhun görme sıfatı hakkında bir şey söyleyemiyor, onun mahiyetini anlayamıyoruz. Aynı şekilde kulağa bakarak işitme sıfatını, beyne bakarak anlama kabiliyetini tasavvur etmek de boş bir hayaldir. Ve ruh ne göze, ne kulağa, ne beyne, ne de kalbe benzemeyen, hepsinin sultanı ve hepsini idare eden apayrı bir mahiyettir. Bakın dedi Arif bey, - Size ruhumuzda saklı bir sırdan söz edeceğim. Daha doğrusu ruhumuz vasıtasıyla varacağımız, keşfedeceğimiz bir sırdan. Ve şöyle sürdürdü konuşmasını: - Ruhun mahiyetinin bilinmezliği, insanoğlu için çok büyük bir irşat kapısıdır. Ruhunu anlamaktan aciz olan insanoğlunun, bütün varlık âlemini bir büyük beden gibi yaratan ve ondaki kanunlar manzumesini sevk ve idare eden Allah hakkında kendi aklınca ve hayalince bir şeyler konuşmaya kalkışması ne kadar yersiz ve hakikatten ne kadar uzaktır! İşte, "nefsini bilen Rabbini bilir," hakikatinin bir şubesi de insan aklının kendi mahiyetini, hayalin, hafızanın mahiyetini bilememesidir. Bunları bilinmez olarak bilmek, anlaşılmaz olarak anlamak insanı gerçeğin kapısına götürür. Bunlar hakkında ne konuşulsa safsata, ne tahmin yapılsa yersiz, ne hayal edilse geçersizdir. İşte bu kapıdan girmeyi başaranlar, Allah’ı bilinmez olarak bilir, zatının mahiyetini ve sıfatlarının kemalini idrak edilmez olarak idrak ederler. Bu noktaya varamayan ve bu şereften nasiplenemeyen insanlar, dünyanın küçük meseleleri içinde ruhlarını boğar, akıllarını uyutur, hislerini körleştirirler. Hayatın sadece bu dünyaya has olduğunu sanırlar. Bedenlerini aşıp, ruhlarına ulaşamayanlar zevk ve safa denince de sadece yeme-içmeyi ve şehvet tatminini anlarlar. Bu bedenî zevklerin, hayvanlar âleminde de fazlasıyla tadıldığını, gerçek zevkin ruha, kalbe, akla, hayale kısacası insanın iç dünyasına ait olduğunu idrak edemezler. Ruhlarını bu dar kalıp içine sokan kimseler, dünyanın her türlü lezzetini tadabilmek için inançsızlığa meylederler. Çünkü inanç onları helal ve haram ile sınırlandıracak, diledikleri gibi yaşamalarına izin vermeyecektir. Haramların azabı doğuracağını haber verecek ve onları helal dairesinde yaşamaya mecbur kılacaktır. Aslında, kalp ve ruhun gerçek huzuru yakaladığı bu engin sahayı, nefislerinin emrine girmekle kendilerine kapatacaklardır. Bazı insanların içki içmekle dertlerini unutacaklarını ve kısa bir süre de olsa rahat edeceklerini sanmaları gibi, bunlar da inkâr ile gerçeği değiştireceklerini sanır ve kul olmadıklarına, yaratılmadıklarına, sorumlu olmadıklarına, bu âlemden sonra bir başka âleme gitmeyeceklerine kendilerini inandırmaya zorlanırlar. Arif Bey, - İşte onların bu halleri bana bir zamanlar şu yazıyı yazdırmıştı, diyerek kalktı. Çok kısa. Bir iki dakikanızı alır. Ama dinlemenizi isterim, diyerek, çalışma masasına geçti. Bir klasör alarak gençlerin yanına döndü. Biraz karıştırdıktan sonra, -İşte şu yazı, dedi ve okumaya başladı:
•••
ASİ MAHKÛM
Ayaklarına zincirler takılmış, elleri kelepçeli ve arkasından sürekli itilmekte... Belli bir yöne doğru hem gidiyor, hem de bağırıyor: "Gitmem ben o beldeye! O şehre inanmıyorum!" Yanına bir görevli geliyor ve kulağına şunları fısıldıyor: Bu yol o menzile çıkar. Ama sen bilirsin, ister inana inana git, iste inanmayarak. Tercih tamamen sana ait. ... Izdırari dediğimiz, kişinin isteğine bağlı olmayan işlerde her insan mahkûm! Her an nefes alıyor:Havaya esir. Ne ciğerlerine el atabiliyor, ne yıldızlara: Elleri bağlı. Yer çekimiyle dünyaya bağlanmış: Kaçmaktan mahrum. Ve nihayet, dünya onu kabre götürüyor: Gitmeye mecbur. Bir asi mahkûm kalkıyor: Ben gitmem! diyor. Ahirete inanmıyorum! diyor. Bilmiyor ki, inanmamak ahirete gitmeye değil, cennete girmeye mâni... ••• Rıfat’ın gözleri ışıl ışıldı. Çetin yazıyı derin bir düşünceye dalarak dinlemiş, bu hâl yazının okunmasından sonrada bir süre devam etmişti. Murat herkesteki bu memnuniyet hâlini şu sözleriyle dile getiriyordu: - Zahmet olmazsa, bu yazıdan birer nüsha isteriz. Çok memnun kalırız. Arif Bey, - O kolay, diyerek sözlerine devam etti: Bu konuya girerken ne demiştim? Ateizmin iki önemli kaynağı var. Birisi aklının almadığını inkâr, diğeri de sefahat idi. Sonsuz faaliyetlerin bir arada, birlikte ve hiç noksansız olarak icra edilmesi insan aklına sığmıyor. Milyarlarla ifade edilen galaksiler... Onlardan birisi bizim galaksimiz... Güneşimiz o sistemde bir nokta kadar kalıyor. Dünyamız güneş sistemi içinde bir nokta, biz de yeryüzünde bir nokta gibiyiz. Böyle muhteşem bir kâinatın bu kadar muntazam sevk ve idare edilmesi, elbette bu küçük insanın sınırlı aklına sığmayacaktır. Bunu kabullenmek insanı gerçeğe götürür. Ama, "ben bu sınırlı aklımla sonsuzu kavrayacağım," diye zorlanan insanda birtakım psikolojik rahatsızlıklar baş gösterir. Sırtına Ağrı Dağı’nı yükleseler bu kadar zahmet çekmez. İşte bu ağır yükün altına girmekle yorulan, bitkin düşen ve sonunda ezilen ruh, çareyi hayal âleminde yüzmekte bulur. Ve insan aklının mahsulü olan yanlış telakkilerden, bozuk ideolojilerden birine yapışır. Onunla oyalanır durur. Böyle bir insan, kâğıttan yaptığı oyuncak uçağıyla bulutların ötesine çıkmayı hayal eden bir çocuktan çok daha zavallıdır. Bir süre gençleri süzdü; - Tuhaf ! dedi, hem de çok tuhaf! Kısa bir duraklamadan sonra: - İnsanoğlu, dedi, ikiden üçü çıkarmaya kalkıştığında eksi ile karşılaşır, yani negatif bir sonuç elde eder. Sınırlı aklıyla sonsuzu anlamaya kalkışanların varacağı sonuç "eksi sonsuz"dur. Yaratılış hakkında ileri sürülen bütün yanlış teorilerin kaynağı da, işte, bu eksi sonsuz... Halbuki şöyle düşünse gerçeğe varılacaktır: Zaman ve mekanla kayıtlı olan insan bir de cüziyet ile kayıtlı. İradesi cüzidir, bir anda iki şeyi birlikte dileyemez. Kudreti de cüzidir. İki işi beraberce göremez. İlmi de cüzi. Bir anda iki meseleye kafa yoramaz. Halbuki bu insan düşünmeli ki, benim bedenimde yüz milyar kadar hücre var, onlardaki bütün faaliyetler birlikte ve beraber görülüyor. Sıra ve bekleme söz konusu değil. Bunu düşünse, o zaman diyecektir ki, "benin bedenim, benim cüzi ilmimle, irademle, kudretimle değil, küllî ve mutlak sıfatlarla idare ediliyor. Bu sıfatların sahibi ise ancak Allah"tır. Düşüncesini şöyle sürdürecektir: Ben şu kâinatın bir küçük misâliyim. Bedenimdeki bu birlikte faaliyetin çok daha harika bir şekli kâinatta mevcut. Benim hücrelerime bedel, kâinatta yıldızlar ve sistemler birlikte idare ediliyorlar. Ben ne kendi bedenimdeki bu rakamlara sığmaz icraatı anlayabilecek güçteyim, ne de kâinattaki sonsuz faaliyetleri. Bütün bunları, âlemleri yaratan ve terbiye eden Allah’tan bilsem ve O’nu sonsuz ilim ve kudret sahibi olarak tanısam, aklım rahat edeceği gibi kalbim de tatmin olacak. Böyle düşünmeyenler, kâinattaki bu akıl almaz faaliyetleri nasıl açıklayıp, neye isnat edeceklerini bilemezler. Çareyi düşünmemekte, eğlencede ve sefahatte bulurlar. Arif Bey, - Bu konuda şimdilik bu kadar kâfi, dedi. Gerekirse bir başka görüşmemizde yine konuşuruz. Sonra devam etti: Ateizmin ikinci kaynağının sefahat olduğunu söylemiştim. Sefahat denilince nefsin emrine girerek ahlâk ve iffet sınırlarını yıkıp, adi ve bayağı zevklere kapılmak hatıra gelir. Sefih insan, hem kendi ruh binasını altüst eder, hem de başkalarının manevî hayatına zarar verir. Bu büyük cürümün cezası ise ebedi bir azaptır. Arif bey, - Affedersiniz, dedi. Ateizm konusuna girmeden önce bunları anlatmam gerekiyordu. Sebepten söz etmeden doğrudan sonuç üzerinde durmak istemedim. Şimdi konuya girebiliriz, diyerek şöyle sürdürdü konuşmasını: Bir süreden beri bir takım dergilerin açıkça ateizm propagandası yaptıklarını ben de gördüm. Ve bu dergileri okudum. Yazılanlarda bir ciddiyet payı var mı? diye çok araştırdım. Sayfalarını didik didik ettim. Fakat, karşıma her defasında sadece "kasıt" çıktı. Bazı yazarlar ana tema olarak, kendilerinin ateist olmakla birlikte dine de saygılı olduklarını belirtiyor ve aynı saygının kendilerine de gösterilmesini istiyorlardı. Fakat yazılanları bir bütün olarak değerlendirdiğimde, bu adamların ezan sesinden imam maaşına kadar her şeyden rahatsız olduklarını gördüm ve şu kanaate vardım: Bunlar sadece dinsiz yaşama hürriyeti değil, dine çatma hürriyeti de istiyorlardı. Yazılanlara bir de şu nazarla göz gezdirdim: Acaba ateistler kendi davalarına ne gibi deliller getiriyorlardı? Sayfaları birer birer gözden geçirdim. Fakat her defasında karşıma sadece "demagoji" çıktı. Meselâ, yazıların birinde, "bugüne kadar hiçbir ateistin çarpılmadığı" ifade ediliyordu. Halbuki, İslâm dininde ateistlerin çarpılacağına dair bir hüküm yoktu. Allah’a inanmayanların ceza mahâlli bu dünya değil, âhiret idi. Ve peygamberler, müşrikleri ve ateistleri çarpmak ve cehenneme yollamak için değil, onları cennete çağırmak için gönderilmişlerdi. Nitekim, şuurlu bir müslüman da meseleye böylece nazar eder ve yanlış fikir sahiplerini, yahut inançsız kesimi doğruya, güzele, hak ve hakikate çağırmanın yollarına arar, bu vadide çaba gösterir. Şu var ki, bir ateistin eti ve kemiği çarpılmasa bile ruhunun çarpıtıldığına, aklının çelindiğine şüphe yok. Yine de ona, insan olduğu için yardımcı olmağa çalışmamız gerekiyor; tıpkı kaza geçiren, yahut parası çalınan birinin yardımına koştuğumuz gibi. Adam yardımımızı reddeder veya bizi de kendi safına çekmeye çabalarsa, o zaman, bizim açımızdan yapılacak bir şey kalmamış demektir. Doktorun vazifesi hasta olanların yardımına koşmaktır. Hasta halinden memnunsa, bundan da öte, sıhhate düşman kesilmişse onun tedavisiyle vakit kaybetmek de doğru değil. Öncelikle, hastalıktan ıstırap çekenlerin imdadına koşmak gerek. Bir başka yazıda, bir adamın falanca hastalıktan kurtulamadığı ve bu yüzden ateist oluğu ifade ediliyordu. O yazıyı okurken hayalimde şöyle bir manzara canlandı: Bir çocuğa Selimiye’nin muhteşem kubbesini gösteriyor ve o taşların kendiliğinden bir araya gelmelerinin mümkün olmadığını, bütün taşların bir mimarın emrine boyun eğmekle ve iradesine tabi olmakla bu şaheserin vücut bulduğunu anlatmaya çalışıyorsunuz. Çocuk sizi isteksizce dinliyor ve şu karşılığı veriyor: Ben onun bir mimarı olduğuna inanmıyorum, çünkü geçenlerde bu caminin bahçesinde oynarken düştüm ve dişim kırıldı. Siz bu sözlere acı bir gülümsemeyle karşılık veriyorsunuz. Sonra yaşı başı yerinde birisine, o muhteşem mabedin sanat değeri hakkında bir şeyler anlatıyor ve sözü kubbenin büyüklüğüne getirerek şöyle diyorsunuz: O günün şartlarında bu harika kubbeyi çatabilmek bir deha eseri değil mi? Sözlerinize itiraz etmiyor. Konuşmaya devam ediyorsunuz: "O kubbedeki taşların araları birer karış açık olsaydı da yine kubbe öylece kalabilseydi, ne kadar harika olurdu değil mi?" diye soruyorsunuz. Yüzünüze hayretle bakıyor, - Bu ancak hayal âleminde geçerli olabilir, diye karşılık veriyor. Kendisine gök kubbeyi gösteriyor ve soruyorsunuz: - Bu yıldızlar ordusunu böylece direksiz durduran ve şu gök kubbeyi onlarla inşa ve tanzim eden kim? Aldığınız cevap o çocuğunki kadar zavallı: - Ben gök kubbenin kurucusuna, yapıcısına inanmıyorum. Çünkü, falan hastalığa tutuldum ve bir türlü iyileşemedim. Konumuz kader olmadığı için hastalıkların ve musibetlerin kader yönü üzerinde duracak değilim. Bunları Çetinlerle yaptığımız "Bir Kader Sohbetinde" açıklamaya çalışmıştım. Her ne ise. Verdiğim iki örnek derginin laubaliliği ve ciddiyetsizliği hakkında yeterince fikir verdi sanırım. Halbuki ben şöyle yazılar bekliyordum: Bu gök kubbeye güneş kendi kendine yerleşmiş, bu hazır halini de yine kendiliğinden almıştır. Çünkü.... Yahut, "insanı, bir yaratıcı olmaksızın, ana babası yapmışlardır." Çünkü... Ben bu "çünkü"leri takip edecek delilleri arıyordum. Ama ortada fikir anarşisinden, aldatmadan, kafa karıştırmadan öte bir şey göremedim. Serdar: - Bunlara karşı ne yapabiliriz, diye bir soru yöneltti Arif beye. - Bence yapılacak tek şey var: O menfileri etkisiz kılacak müspetleri ortaya koymak! -Yani? -Yani, Allah’ın varlığını ispat eden sonsuz delillerden gücümüz yettiğince onlara takdim etmek... Akıllarını düşünmeye, vicdanlarını insafa davet etmek... Biz bu vazifeyi hakkıyla yaptığımız taktirde mesele kalmaz. Kimsenin kalbine imanı zorla yerleştirmekle mükellef değiliz. Zaten insanın yaratılışı da buna karşı. Yani, insanın fıtratında, zorlamaya karşı koyma ve tepki gösterme duygusu var. Öyleyse fikirlerimizi baskı hissini verecek her türlü davranışlardan uzak kalarak ve meseleyi münakaşa ortamına da çekmeden vermeye mecburuz. Çünkü her insan nefis taşır. Hele ateist gibi nefsinin esiri olmuş bir insan, tartışmada mağlup düşmek istemez. Kalbi ve aklı sizin söylediklerinize "evet" dese bile, o "hayır!" demeye devam eder. Onun için bildiklerimizi yumuşak bir hava içinde takdime mecburuz. Yağmura rahmet deniliyor. Niçin? Onunla güller açtığı, sebzeler meyveler yetiştiği için değil mi? Yağmur gül bitirirken, sel ağaç söker. Meltem teni okşarken fırtına evler yıkar. Sel ve fırtına haşmetli ve kuvvetli görünürler, fakat neticeleri yıkımdır. Meltem ve yağmur ise tevazu sahibidirler, ama rahatlatır ve fayda sağlarlar. İnsan terbiyesinin esası şefkat ve sabır. Meyve ağacını niçin severiz? Kışın soğuğuna sabredip, sonunda bize meyve uzattığı için değil mi? Biz de insanlara faydalı olmak istiyorsak, sabretmesini bileceğiz. Bir zaman heyecanlı bir gençlik gurubuna şunları söylemiştim: Devlet malını tahrip edenlere hepimiz kızar, öfkeleniriz. O tahrip olmuş mallara ise acırız. Asilerin eline geçen devlet silahlarına her halde düşmanlık etmeyiz. Nasıl etsek de, bu silahları şu adamların elinden kurtarsak diye çareler ararız. Allah’ın birer mahlûku olmaları yönüyle her insan güzel. Hepsinin organları mükemmel. Ama gel gör ki, asi insanlarda, bu cihazlar, yaratanın rızasına zıt olarak kullanılıyor. Bu silahları o zalimlerden kurtarmanın iki yolu var: Birisi, Azrail’in vazifesi. Onları öldürmek ve silahları toprağa gömmek. Diğeri ise, peygamberlerin vazifesi: O zalimleri ıslah etmek. Onların ruhlarını, kalplerini fethetmek. O zaman, bütün aletler hak ve hakikat yolunda kullanılmaya başlarlar. Her nedense, nefsimiz Azrail’den yana. O’nun vazifesi daha mı kolay dersiniz? Gençlere bu ve benzeri bazı şeyler söyledim ve yıkıcı değil yapıcı olalım. İnsanları kurtarmanın bütün yollarını denedik de sıra kavgaya mı geldi? dedim. Hayır, diye itiraf ettiler: Onlarla henüz tek kelime konuştuğumuz yok. Serdar, - Çok doğru, diye Arif beyi tasdik etti. Şimdiye kadar sert tartışmalardan hiçbir sonuç elde edemedik, diye ekledi. Ve Arif beyden bu konuda kendisine bazı deliller vermesini rica etti. Arif Bey, - Allah’ın varlığına dair deliller had ve hesaba gelmez, diye söze başladı. Bunları bir sohbete sığıştırmanın mümkün olmayacağını takdir edersiniz. Madde ve evrim konusunda söylediklerim aynı zamanda ateizme de cevap olmuyor mu? - Olsun, diye söze girdi Çetin, yine de bir şeyler söylemenizi rica edelim. Arif Bey, Serdar’a: - Lütfen, dedi, elinizi uzatır mısınız? Serdar elini uzattı. Elini tutarak, - Şu elin resmini çizemedikleri için lisede birçok arkadaşımın resim dersinden zayıf aldıklarını çok iyi hatırlıyorum, dedi. Masanın üzerinden aldığı bir kâğıdı elinde tutarak: - Şimdi şu kâğıt üzerine güzel bir el resmi çizilmiş olsun. Ve bu resmi de bir ateistin çizdiğini farz edelim. O’na deseniz ki, bu resim, kâğıdın ortasından kendi kendine çıktı" veya "bu resmi, kâğıt çizdi", yahut "bu resim, kâlemin eseridir"; veya "bu resim mürekkebin çok uzun süre beklemesiyle ortaya çıkmıştır;" dört halde de size şiddetle karşı çıkacak ve birtakım deliller getirerek onun kendi kendine çizilemeyeceğini ispata çalışacaktır. Siz bütün bu söylenenleri kabul ettikten sonra onun elini tutup: - Pek alâ, diyecek ve kendisine şu soruları yönelteceksiniz: Şu gerçek eli sen mi yaptın? Eldiven dokumaktan aciz olan annen mi ördü? Pederinden mi miras kaldı? Pazardan mı satın aldın? Yoksa bu eli, seni hiç tanımayan, el nedir bilmeyen ve senin ele muhtaç olduğundan habersiz elementler mi yaptılar? Yer, gök ve içlerinde bulunan her şey, sana el takma hususunda işbirliğine mi girdiler? Bu işi birlikte mi gerçekleştirdiler? Bilmem bu sorularınıza ne cevap verecektir? Biz elimizi şu bileğimize kendimiz takmadığımız gibi, ağaçlar da dallarını, güneş de gezegenlerini kendisi yapmış ve takmış değil. İnsan gibi en akıllı ve şuurlu bir varlık, kendi bedenini kendisi yapıp çatmadığına göre, şu âlemde canlı-cansız hiçbir varlık kendiliğinden vücut bulmuş olamaz. Yeri ve göğü kim yaratmış ve terbiye etmişse, bizi ve bütün canlıları da yine O yaratmıştır ve yaratmaktadır. Biz, hepimiz, bütün bitki ve hayvanlar aynı fabrikanın ürünleriyiz. Bir oluktan insan akıyor, diğerinden deve, berikinden güvercin, ötekinden çam ağacı, bir başkasından söğüt... İçini çekerek: - Maalesef, dedi, melekler âleminin hayretle seyrettiği bu sonsuz mucizeler dizisi çoğu insanımızın nazarından gizli kalıyor. Sonra şöyle sürdürdü konuşmasını: - İnsan bir kitaba baktığı zaman, ondaki bütün sayfaların, satırların, kelime ve harflerin, ilim, irade ve kudret sahibi bir zatın telifi olduklarını anlar. Ve o zatın yazı cinsinden olmayan, kitaba ve içindekilere benzemeyen ayrı bir mahiyete sahip olması gerektiğini hemen kavrar. O zatı, sayfaların içinde, kelimelerin arasında aramaz. Yazılanlarda ancak O’nun ilmini okur, sanatını anlar. Ama o zatın mahiyetini yazılarla kavrayamaz. İşte bu âlemdeki her şey de Allah’ın ilmiyle, kudretiyle, iradesiyle yazılmış, yapılmış ve tanzim edilmiştir. Bu âlem ve içindekiler O’nun İlâhî sıfatlarından haber verirler. Kutsi Zatının ise mahlukata benzemeyeceğini, akıl ve vicdan sahiplerine, adeta haykırırlar. Bu âlemi ve içindeki her şeyi O yarattığına göre, aklı başında bir insanın, hiçbir zaman ve mekanda Allah’tan gafil olmaması gerekir. Ne yazık ki, çoğu zaman bu gerçekleşmiyor. Bir kısım insanlar O’na iman edip, emirlerine uyarken ve yasaklarından sakınırlarken, bir kısmı da gaflet içinde yüzüyor, ulvi hakikatleri hiç düşünmeden sadece nefsin emriyle hareket ediyorlar, eğlenceden ve menfaatten başka bir şeye ilgi duymuyorlar. Çok az da olsa, bir başka gurup O’nun varlığını inkâr edecek kadar aşağılara düşüyor. Arif bey derin bir nefes aldı. Gözlerinde hayret ve acıma duyguları iç içeydi. Öfkeden ise eser yoktu. O’nun öfkesi insanlara değil, yanlış fikirlere idi. O’na göre, hataya düşene öfke edilmez, ancak acınırdı. Bu yanlışı dava haline getirip insanları sapıtmaya çalışanlar müstesna. Öfke ve düşmanlık ancak bu guruba karşı yapılabilirdi. Ve Arif bey bunu hayatının değişmez prensibi haline getirmişti. Sonra bakışlarını Serdar’da yoğunlaştırarak, - Bilmem bir şeyler anlatabildim mi, diye sordu. Serdar, - Çok faydalandım. Teşekkür ederim, dedi. Murat, - Son olarak bir soru da ben sorayım ve artık izin isteyelim diyerek sorusunu sordu: - Kuran-ı Kerim’de insanın yaratılışı ne tarzda yer alıyor? Arif Bey, - Bir soru ama, cevabı hayli uzun, diyerek yerinden kalktı. Bana biraz izin verirseniz indeksten yaratılışla ilgili ayetleri çıkarırım. Tamamına olmasa bile bir kısmına birlikte bakarız. Kütüphaneye doğru ilerlerken, - İsterseniz dedi siz arka bahçede biraz gezinebilirsiniz. Hem dinlenmiş de olursunuz. Serdar: - Bence gerek yok, dedi. Siz buyrun, biz de biraz sohbet ederiz, dedi. Murat da aynı fikirdeydi. Arif Bey, çalışma masasına geçti. Tarama çalışmalarını tamamlayınca gençlerin yanına döndü: - Sorunuza cevap vermeden önce bir noktayı açıklamak isterim, dedi. Bütün İlâhî fermanlarda temel maksat, insanlara Allah’ı, isimlerini, sıfatlarını, diğer iman rükünlerini tanıtmak, emir ve yasaklarını bildirmek, onları ebediyet yurdu olan cennete hazırlamak, cehennemden sakındırmaktır. Kâinatla ilgili bütün meseleler, ancak Allah’ın varlığına ve birliğine delil olmaları yönüyle, İlâhî kitaplarda yer alırlar. Yoksa o konuların fizikî, kimyevî, biyolojik ve sair yönlerinin ayrıntılarına yer verilmez. İlâhî Ferman olan Kur’an’ın, Âdem Peygamberin yaratılışından bahsetmesi de yine Allah’ın varlığına, birliğine, kudretine delil olması cihetiyledir. Şu ayet-i kerimede bunu açıkça görmek mümkün: Rum Suresi 20. Ayette şöyle buyruluyor:
"Ve O’nun ayetlerindendir ki, sizi topraktan yarattı. Sonra da şimdi siz beşersiniz, intişar edip duruyorsunuz."
Ayetin kelime mânâsı delil demektir. İnsanın topraktan yaratılması Allah’ın bir ayetidir, yani O’nun ilmine, kudretine, hikmetine, iradesine bir delildir. Bazı ayetlerde de insanın nutfeden yaratıldığı beyan edilir. Bu noktayı tefsir alimleri şöyle açıklarlar:
"Hazret-i Âdem’in yaratılışını haber veren ayetlerde çoğu zaman Âdem yerine insan kelimesinin yer alması, bütün insanların, dolaylı da olsa, topraktan yaratıldıklarına işaret eder. Aynı şekilde insanın nutfeden yaratıldığının da mutlak olarak, kayıtsız ve istisnasız olarak zikredilmesi, Âdem peygamberin de nutfe mânâsında bir ilk tohumdan yaratıldığını gösteriyor. Buna göre insanın yaratılışı hakkındaki ayet-i kerimeler hem Hz. Âdem (a.s.) hem de diğer bütün insanlar için haktır ve doğrudur."
Murat, - Çok enteresan, dedi. Bu hiç hatırıma gelmemişti. Arif bey devam etti:
Fatır Suresinde şöyle buyrulur:
Demek oluyor ki, ilk insanda temel madde toprak, daha sonrakilerde ise nutfe. Yalnız şu var ki, insanın topraktan yaratılmasını tuğlalarla bina örme tarzında anlamak yanlış olur. Topraktan insanın temel maddesi yaratılıyor ve o madde üzerine belli bir tertip dahilinde Hz. Âdem’in bedeni inşa ediliyor. Müminûn Suresi bu hususa şöyle açıklık getiriyor:
"Şanım hakkı için biz insanı çamurdan (süzülmüş) bir sülaleden yarattık." Müminûn Suresi, 12
Sülale, "bir şeyden ince ölçülerle süzülen, sıyrılıp çıkarılan" mânâsına geliyor. Bu süzme filinin sonsuz denecek kadar çok misâlleriyle her yanımız âdeta dolup taşıyor. Bir ağaçtan meyveyi, ondan da çekirdeği süzen bir hikmet ve kudret, birçok canlılardan nutfeler âlemini, bir başka guruptan ise yumurtaları süzüyor. Bu mucizelerin bir başkası da, "Âdem peygamberin bedeninin topraktan süzülmesi." Topraktan süzülen bu sülaleden, bu öz maddeden ilk insan yaratılıyor. Bu sülaleye bazı tefsir alimleri "ilk hücre, ilk insan tohumu" diye mânâ veriyorlar. İlk insanın temeli olan "sülale", topraktan doğrudan süzülmüşken, sonra gelenlerin tohumları, yine topraktan, fakat dolaylı bir şekilde, kademeli olarak süzülüyorlar. Topraktan süzülen gıda maddeleri erkeğin midesine gittikten sonra, ondan bir insan tohumu süzülüyor. Bunun bir benzeri de kadında yaratılıyor Ve her iki hücrenin bir araya gelmesiyle insanın tohumu teşekkül etmiş oluyor. Demek ki, ilk insanın topraktan yaratılışını garip karşılamanın bir mânâsı yok. Bir bakıma, hepimiz topraktan yaratılıyoruz. Aynı hakikat Sa’d suresinde de şöyle ders verilir:
"Rabbin o vakit meleklere şöyle demişti: Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratmaktayım. Onu tesviye edip düzelttim de ona ruhumdan üfledim mi, hemen onun için secdeye kapanın." Sa’d Suresi , 71,72
Ayette geçen "tesviye" fiili üzerinde önemle durmak gerekiyor. Topraktan ta ruh verilmesine kadar geçen bütün safhalar bu fiille ifade edilmiş. Tesviye, "kıvamına getirme, düzeltme, çekidüzen verme" demektir. İlâhî Fermanda, insanın yaratıldığı madde olarak, "turab, tin, sülaletün min tin, salsal, heminmesnun, acel" gibi değişik isimlerin kullanılması da yine bu "tesviye" ile açıklanıyor ve Hz. Âdem’in bir anda değil, safha safha yaratıldığına hükmediliyor. Âdem oğulları rahimlerde kademeli olarak yaratıldığına göre, Hz. Âdem’in de safhalar halinde yaratılması aklın en kolay alacağı yoldur. İnsanın anne rahminde geçirdiği safhalar bir tesviye, bir terbiyedir ve bu işin temeli kâinatın altı günde, yani altı devrede yaratılmasıyla atılmıştır. Ağaç bir anda yaratılmadığı gibi, meyve de bir anda olmuyor. O da ağacının kanununa tabi. İnsan da kâinatın meyvesi oluğuna göre, kâinatta cari olan devre devre yaratılma kanunu onun için de geçerli olacaktır. İnsanlar gibi, bitkiler ve hayvanlar da birden yaratılmamışlar; bir terbiyeden geçerek kademeli şekilde var edilmişler. Rıfat’a bakarak: - İnsanoğlunun anne rahminde geçirdiği devreler evrim olmadığı gibi, Hz. Âdem’in toprakla başlayan bu yaratılış safhaları da evrim değildir, dedi. Murat, - Konumuzla tam ilgisi olmasa da, yeri gelmişken, ruh üfleme meselesini biraz açıklamanızı rica edeceğim. Hani az önce okuduğunuz ayette geçmişti ya! Serdar, araya girdi: - Bu konuyu bir arkadaşımla tartışmıştık. Kendisine, "üfleme" tabirinin mecazi bir mânâ olması gerektiğini, bizim bildiğimiz üflemeyle bir ilgisi olamayacağını söylemiş ve rüzgârı örnek vermiştim. O da bir üflemedir, ama insanın dudaklarıyla üflemesine benzemez, demiştim. Olayın hakikatini bilemeyebiliriz. Ama yanlış yorumlardan da kaçınmak gerek, diye eklemiştim. Sonra, - Doğrusu, dedi, işin aslını araştırmaya da fırsatım olmadı. Arif Bey, - Ben, dedi, yaratılışla ilgili makalelerimi yazarken bu konuyla da ilgilendim. Fakat, şunu da hatırdan çıkarmadım: Her ilim gibi tefsir ilmi de bir ihtisas meselesidir. Bu ilmin de söz sahipleri vardır. Bizlere düşen vazife, hastalanınca doktora gittiğimiz, evimizin planını mühendise çizdirdiğimiz gibi, tefsir konusunda da müfessirlere müracaat etmektir. Sadece bir meale bakıp şahsî yorumlar yapmaya kalkışmak ihtisasa hürmetsizliktir. Sürahiye uzandı, bardağını doldurdu. Bir yudum aldı: - Bu da ayrı bir yaramız, diye ekledi. Ama şimdi o konuya fazla girmek istemiyorum. Suyunu içtikten sonra, - Ben de bu konuda tefsir âlimlerine müracaat ettim. Yani onların kitaplarını okudum. Bu âyeti nasıl yorumlamışlar diye baktım. Ve şunu gördüm: Ayette geçen, "ona ruhumdan nefh ettiğim (üflediğim) zaman" ibaresi tefsir âlimlerince "ruha bir iltifat" kabul edilmiş. "Ruhum" denilmesi, "yarattığım o şerefli mahlûk olan ruh" mânâsına geldiği gibi, üfledim kelimesi de "onu bedene ilka ettim, orada vazifelendirdim" demek oluyordu. Kendi iç âlemimde, bu ince mânâyı bir misalle biraz daha açıklamaya çalışmıştım: Cenab-ı Hak, bitkiler için "onlara güneşimden ziya akıttım" buyursaydı, bu beyan güneş için bir iltifat olurdu. Işığın akması da suyun akması şeklinde anlaşılmazdı. Ana rahminde kendi bedenimize ruhun nasıl ilka edildiğini, o haneye nereden gelip, nasıl yerleştiğini bilemeyen sönük fikrimizle, Hz. Ademe ruh nefh edilmesini elbette layıkıyla kavrayamayız. Arif Bey, bakışlarını Murat’a çevirerek: - Biz hepimiz, dedi, yaratılışın sırlarına erme hususunda, toplu iğne ile yerin merkezine ulaşmaya çalışan bir çocuktan daha zavallıyız. Sonra ekledi: - Ama, işin güzel tarafı, boş işlerle, yahut zararlı şeylerle değil de böyle önemli ve ince meselelerle uğraşmamız. Bunun için ayrıca şükretmemiz gerek. Serdar tekrar söze karıştı: - Ruh üfleme kadar, hatta ondan çok daha fazla konuşulan bir konu da, "Ol" emri. Çevresinde gördüğü eşyanın bir anda yaratılmadığını, ağacın yıllar sonra meyve verdiğini, insanın dokuz ayda dünyaya geldiğini, güneşin yavaş yavaş doğduğunu ve battığını, insanların da çocukluk, gençlik, ihtiyarlık safhalarına bir anda geçmediklerini gören insanlar, "ol" emrini tam kavrayamıyorlar. Ve soruyorlar: Bu emirden maksat nedir, diye. Arif Bey, - Edebiyatta bir kaide vardır, diye söze başladı: "Bir kelamın mânâsı açık, seçik ise onun bir lazımı murattır." Yani ondan bir başka mânâ, ayrı bir maksat gözetilmiştir. "Ol" emrinin geçtiği ayet-i kerimeyi size okuyayım diyerek, Kur’an-ı Kerimi getirdi. Sözünü ettiği ayet, Yasin suresinin sonlarındaydı:
" Ancak O’nun emri, herhangi bir şeyin olmasını dilediği zaman, ona, ‘ol!’ demesidir. O da oluverir." Yasin Suresi, 444
Açıktır ki, henüz yaratılmayan bir şeye, yani henüz ortada olmayan bir şeye "ol" emri verilmesi, Allah’ın irade ettiği şeyin hemen vücut bulacağına, her şeyin O’nun emrinde olduğuna bir işarettir. Harika bir belâgat örneğidir. Kısa bir süre sustu. Gençlerin konuyu zihinlerinde şöyle bir yoğurmalarını bekliyordu. Sonra, - "Ol" emri üzerinde bir zamanlar oldukça durmuş, hatta bir de yazı yazmış, neşretmiştim, dedi. Hatırımda kaldığı kadarıyla, konuyu şöyle özetleyebilirim. Her şey yaratılmadan önce İlâhî ilimde mevcut idi. İnsanı esas alarak konuşursak, o bütün özellikleriyle, organlarının şekline, vazifelerine, duygularının sınırlarına kadar her şeyiyle takdir edilmiş, yani planlanmıştı. İlâhî ilimde mevcut olan bir şey mutlak mânâda yok demek değildi. Sadece şu âlemde henüz görünmemişti. İşte henüz ilim dairesinde kalan bu ilmî vücutlara, "mahiyet" deniliyor. Bunlar yaratıldıklarında "hakikat" olurlar. Buna göre, "ol" emri, mahiyetlere veriliyor ve "hakikat ol!" mânâsına geliyor. Bu oluşun kendi kendine gerçekleşmeyeceği açıktır. Allah, İlâhî ilmindeki eşyayı yaratmayı irade ettiğinde, kudreti onu hemen yaratır ve vücuda getirir demektir. Arif Bey, Kur’anı tekrar eline aldı: - Bakın, dedi size çok enteresan bir ayet okuyacağım. Sözünü ettiği ayeti kısa zamanda buldu ve okumaya başladı:
"Muhakkak ki, Allah yanında İsa meseli, Âdem meseli gibidir. Onu topraktan yarattı, sonra ona ol dedi o da oluverdi."
Kaydetseniz iyi olur, diye ekledi: Âl-i İmran Suresi, 59 uncu ayet. Bu ayet, esas olarak, İsa peygambere İlahlık isnat edenlere cevap veriyor. "Hem anasız, hem de babasız olarak yarattığım Âdem peygambere şimdiye kadar kimse İlâhlık isnat etmediği halde, size ne oluyor ki, sadece babasız olarak, doğrudan, yarattığım İsa peygambere ilâh diyorsunuz," mânâsında muhteşem ve harika bir ihtar ve ikaz. Konumuzla yakından ilgili yönü işe şu: Âdem peygamberin topraktan yaratıldığı ve ona sonradan "ol" emri verildiği ifade ediliyor. Demek ki, burada "ol" emri, yok olan bir şeye değil, var olan bir şeye, yani Adem peygamberin topaktan yaratılmış bulunan bedenine veriliyor. Ve bu emre, tefsir alimlerimiz, "ruhlu bir mahluk kesil" manası veriyorlar. Arif Bey, Serdar’a bakarak, - Hatırlayacaksınız, dedi. Var oluşun iki tarzda meydana geldiğini söylemiştik. Birisi "ibda", yani tamamen yoktan var etme idi; ruh yaratmak gibi. Diğeri ise, "inşa," yani var olan şeylerden bir başka şeyin yaratılmasıydı; oksijen ve hidrojenden su yaratmak gibi. Şimdi çoğu insanlar, "ol emri" denilince, sadece birinci şıkkı nazara alırlar. Yani yoktan var etmeyi düşünürler. Ve kendi varlıklarının yoktan ve bir anda olmadığını düşündüklerinde, bu emri anlamakta güçlük çekerler. Halbuki, bu emir her iki tip yaratılış için de söz konusudur. Ve bizim nazarımıza çarpan daha çok ikinci tip yaratılıştır, yani inşadır. Nitekim son okuduğum ayette de "ol" emri var olan şeye verilmiş bulunuyor. Biraz durdu: - Peki, inşada bu emir nasıl veriliyor? diye sordu. Sorusunu yine kendisi cevaplandırdı: - Toprağa ve suya "çiçek ol!" emri veriliyor, yani Allah onların çiçek olmalarını irade ediyor. İlâhî kudretin yaratmasıyla da o su ve toprak çiçek oluyorlar. Yumurtaya, "civciv ol!" emri veriliyor, ana rahminde spermaya da "insan ol!" emri... Son misâl üzerinde biraz durmak isterim: Spermaya "insan ol!" emri verildiğinde bu emir safhalar halinde yerine getiriliyor. Sadece bildiğimiz ana safhalar üzerinde konuşalım: Nutfeye, "alâka ol!" emri veriliyor, alâkaya "mudğa ol!" emri. Böylece ana rahmindeki insan adayına her an ayrı bir emir geliyor ve o da insan olmaya doğru bir adım daha atıyor. Ve dünyaya biraz daha yaklaşıyor. Demek ki, "ol" emri bu kâinatta her şeye, her an verilmekte. Şimdi, bu emri anlayamayan, yahut inkâr etmeye kalkışanlara şunu soralım: Hidrojen ve oksijen niçin bildiğimiz o terkip ile bir araya gelerek su oldular? Cevap açık: Su hayatın kaynağıdır. Her şeyin hayatı ona bağlı. Buna göre iki ihtimal ile karşı karşıya bulunuyoruz: Birincisi: Oksijen ve hidrojen, kendilerinde hayat olmadığı halde, hayatı tanıyacaklar, henüz yaratılmamış bunca hayat sahibini önceden bilecekler. Bunların dünyaya gelebilmeleri için bizim birlikte çalışmamız gerekiyor, diye düşünecek ve bu beraberliğe karar verecekler. Bu şıkka göre, "su ol" emrini oksijenle hidrojen, kendi kendilerine ve birlikte vermiş oluyorlar. İkinci şık: Bu elementler, insanları ve diğer hayat sahiplerini sudan yaratmayı irade eden Allah’ın emriyle bir araya gelmiş bulunuyorlar. Bu şıkka göre, "ol" emrini Allah vermiş oluyor. Demek ki, ol emrini, şöyle anlamak durumundayız: Bu gün her ne kadar varlık varsa, bunlar var olmayı kendileri irade ve tercih etmiş değiller. Bu var oluş, Allah’ın iradesi ve kudretiyle gerçekleşmiş. Yani O’nun "ol" demesiyle olmuş, vücut bulmuşlar. Büyük müfessir Fahreddin Razi, "ol" emri için şu açıklamayı yapar:
"Cenab-ı Hakk’ın "ol" demesinden maksat, eşyanın yaratılmasında İlâhî kudretin süratle nüfuz ettiğini göstermektir"
Aslında, dedi, Arif Bey, insan bir anda yaratılıyor, ama hanesi dokuz ayda tamamlanıyor. Çünkü insanda esas olun ruhtur. Beden onun hanesi. Ruh, "ol" emriyle bir anda, hatta zamansız yaratılıyor. Ama beden, kâinattaki kanunlara tabi. O da kâinat gibi kademeli olarak, yaratılıyor. Şu farkla ki, biri milyonlarca senede, diğeri dokuz ayda. Bir zaman şöyle bir karşılaştırma yapmıştım, diyerek ayağa kalktı. Bulabilirsem size de okumak isterim. Çok kısa. Bir iki klasör karıştırdıktan sonra yazıyı buldu ve Serdar’a uzatarak, - İstersen sen oku, dedi. Serdar yazıyı okumaya başladı: ••• Âdem babamız ve biz. O da topraktan yaratılmış biz de. Ama o doğrudan, biz dolaylı olarak. Onda temel çamurdan bir sülale. Bizde bulaşık bir nutfe. O salsal, hemeinmesnun gibi devrelerden geçmiş, biz alâka, mudğa ve sair safhalardan. O’nun bedeni de önceleri bir bitki gibi gelişmiş, biz de rahim duvarına yapışarak benzer bir hayat geçirmişiz. O’nun da, bizim de bedenimize ruh sonradan verilmiş. Ve bütün bu İlâhî icraatlar ne O’nun iradesiyle olmuş ne bizim. ••• Bir süre sustu, bilmem ki konu harici olur mu? diyerek Serdar’a baktı. Sonra Murat’a dönerek, - "Ol" emri sadece insana değil, her şeye veriliyor, dedi. Halbuki, "ol", insan lisanıyla bir hitap. Aynı emir, İlâhî ilim dairesinde bulunan her şeye, cansız eşyaya, şuursuz zerrelere, toprağa, taşa, yıldıza, güneşe, gece ve gündüze de verildiğine göre bu emir, bizim anladığımız mânâda bir konuşma değil! Açıktır ki, Allah’ın insanlarla konuşmasıyla meleklerle konuşması, yahut dağlarla, denizlerle, konuşması bir olmayacaktır. Zatı hiçbir varlığa benzemeyen Allah’ın, konuşması da hiçbir konuşmaya benzemez. Büyük tefsir âlimi Fahreddin Razi’den yaptığımız nakilden de anlaşılacağı gibi, bu emir, İlâhî iradenin hemen yerine geldiğini, süratle icra edildiğini ifade ediyor. Tekrar Serdar’a döndü: - "Ol" emrini, insanların birbirlerine verdikleri emirlerle karıştırıyoruz, dedi. Biz bu İlâhî konuşmanın mahiyetini anlama gücünden çok uzak oluğumuz için, bize bizim anlayacağımız gibi hitap edilmiş, kendi lisanımızla ders verilmiş. Nitekim, meleklerin Ademe secde etmeleri de, "alınlarını yere koymaları" şeklinde anlaşılmamıştır. Çünkü, o nuranî varlıkların bizim gibi alınları olmadığı gibi, secde için sert bir zemine muhtaç olmadıkları da açıktır. Biz bu emri okurken kendi secdemizi anlar ve ayete ona göre mânâ vermeye kalkışırsak yanılır ve yanıltırız. Serdar, - Sizi hayli yorduk, ama son bir soru daha sormama müsaade ediniz. Kuran-ı Kerim’de evrimcilere cevap olacak ne gibi ayetler var. Bunlardan birkaç tane de olsa bize aktarabilir misiniz? Arif Bey, - Bakın, dedi, asıl bu tip konuşmalar beni rahatsız ediyor. Şu anda bir ilim meclisi kurmuş bulunuyoruz. Bundan sizin gibi ben de fayda görüyorum. İşin bu yönünü unutuyorsunuz. Bir ilmi sohbette geçen dakikalar insan için üstün bir şereftir! Ve öteki âlemde çok bereketli meyveler verecektir! Ben kendimde bir yorgunluk hissetmiyorum. Ama bu sohbeti yarın da sürdürebiliriz. Biraz durakladı: - Yarına kadar sorunuza cevap olacak bazı ayet-i kerimeleri tespit edeyim. Hem zamandan kazanırız, hem de siz meseleleri peş peşe dinlemek yerine, biraz ara vermiş, konuları daha bir hazmetmiş olursunuz. Murat, bu şıkkı destekledi: - Madem böyle bir zahmete katlanacaksınız, öyle ise sohbeti burada noktalayalım, dedi. Arif Bey, - Şunu hemen ifade edeyim, dedi. Şu ana kadar yaratılışla ilgili bazı ayetler üzerinde durduk. Bunlar aynı zamanda evrime de cevap oluyorlar. Konuyu bir de bu yönüyle düşününüz. Ertesi gün için buluşma saatinin tespitinden sonra, izin isteyerek bürodan ayrıldılar. ••• O gün geç saatlere kadar, Murat’la Serdar konuyu ikilice yeniden gözden geçirdiler. Çeşitli yönleri üzerinde durdular. Arif beyle görüşmeleri gerçekten çok faydalı olmuştu. Ertesi gün bu birikimlerini arkadaşlarına da anlatacak, böylece onları da sohbete dahil etmiş olacaklardı. Nitekim öyle oldu. Konuyu fakülte kantininde saatlerce tartıştılar. Bu arada kendileri de konuyu daha iyi anlamış, güzelce hazmetmişlerdi. Buluşma saatinde Arif beyin bürosuna gittiler. Hâl hatır sorma ve ikram safhalarından sonra konuya yeniden girdiler. Arif bey gençlerin önüne birer dosya koydu. Bir dosya da kendi önünde vardı. - Bu gece birkaç saat çalıştım ve istediğiniz ayetlerden yüze yakınını bir araya getirerek çoğalttım. Tamamını burada konuşamayız diye bu yolu seçtim. Bir araya gelmişken bir kaçı üzerinde duralım, diğerlerini siz eve döndüğünüzde gözden geçirirseniz, dedi. Gençler Arif beydeki bu enerjiye hayran kalmışlardı. Kendisine teşekkür ederek dosyalarını şöyle bir karıştırmaya başladılar. Bir süre sonra Arif Bey, - Hatırlayacaksınız, dedi, tesadüf üzerinde bir konuşmamız olmuştu. Bu varlık âleminin ne tümünün, ne de ondaki her hangi bir ferdin tesadüfen meydana gelme ihtimalinin sıfır olduğunu açıklamış ve var oluşun ancak iradeyle açıklanabileceğini söylemiştim. Buna göre, tesadüfü reddeden ve bu âlemde her işin ilim ve hikmetle, rahmet ve inayetle yapıldığını ders veren her ayet bir yönüyle de evrime cevap oluyor. Bu ayetlerden sadece birkaç örnek vermekle yetineceğim: Yasin Suresinde eşyanın çift çift yaratıldığı nazara verilir:
"Yerin bitirdiklerinden, (insanların) kendi nefislerinden ve daha bilmeyecekleri nice şeylerden bütün çiftleri yaratan Allah münezzehtir."
Sema ve arz, gece ve gündüz, beden ve ruh, erkek ve dişi, eksi ve artı kutuplar bu çiftlerden sadece bir kaçı. Ve bunlardan bir tarafı yok kabul etseniz eşya da ortadan kaybolur. Bu harika takdir ve taksimi evrimle, tesadüfle yahut madde ile açıklamak mümkün mü? Bir başka ayet-i kerime:
“Şüphe yok ki, ne yerde ne gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz. Rahimlerde sizi dilediği gibi şekillendiren Odur. O’ndan başka ilâh yoktur O, Aziz ve Hakîmdir." Al-i İmran 5,6 Yerin derinliklerindeki tohumlara, denizin içindeki balıklara ve yıldızlar âlemindeki sonsuz faaliyetlere dikkatimiz çekilerek, bunların bir Alimin ilmiyle olduğu ve O’ndan gizli kalmadıkları nazarımıza verilir. Buna, bir bakıma, örnek olmak üzere, rahimlerdeki faaliyetler nazara verilir. Biz bir annenin sadece bedenini görürüz. Halbuki onun bizden ve kendisinden gizli bir yanı var ki, o da rahminde bir çocuğun safha safha yaratması. İşte bu büyük hadise, insan iradesinin ve ilminin ötesinde, bir karanlık menzilde nasıl icra ediliyorsa, yerin karanlığına atılan bir tohum da ancak Rabbinin lütfuyla ve inayetiyle parçalanmakta, açılmakta, büyümekte ve çoğalmaktadır. Son ayette, bu harika icraatları yapan Allah’ın "izzet ve hikmet sahibi olduğu" nazara verilir. Aziz ismiyle sema âlemindeki haşmetli icraata, Hakîm ismiyle de zemindeki ve özellikle rahimlerdeki hikmetli tasarrufa dikkat çekilir. Bu faaliyetlerin cahil ve hakir şeylere isnat edilemeyeceği ders verilir. Demek ki, insan ana rahminde ne evrim yoluyla, ne de tesadüfen meydana gelmiş değil. O ancak Aziz ve Hakim bir Zatın kudreti ve ilmiyle yaratılmış, organlarla, duygularla donatılmış. Bu hakikat bütün canlılar âleminde hükmediyor. İnsanın yaratılışıyla ilgili bir diğer ayet:
"Hakikat, biz insanı birbiriyle karışık bir nutfeden yarattık. Üzerine mükellefiyet yüklemek üzere de onu işitici ve görücü yaptık." İnsan Suresi, 2 ••• İnsana o karanlık menzilde işitme ve görme sıfatlarının takılması evrimle açıklanamaz. Spermada, insan bedeninin bütün planı, genetik şifre olarak, mevcut. Bu konuya daha önce değinmiştim. Şu var ki, o planda gözün ve kulağın şekli, sayısı, yeri, büyüklüğü yazılmış olsa bile, görme ve işitme sıfatları mevcut değil. Yani o plan, "görmez ve işitmez". İnsan şu kâinat kitabını görüp ondaki İlâhî sanatları tefekkür edecek bir yaratılışa sahip olduğu gibi, kendisine tebliğ edilen emir ve yasakları da işitip değerlendirecek bir kabiliyettedir. İnsanın böylece yaratılması, onun "mükellef kılınması" içindir. Yani, insan İlâhî emir ve yasaklara muhatap kılınmış. Böylece cennet yahut cehennemle son bulacak bir yolculuğa çıkarılmış. Bunu ne evrimle açıklayabilirsiniz, ne tabiatla, ne de maddeyle!.. Konumuzla yakından ilgili bir başka ayet:
"Geceyi gündüzün içine sokarsın, gündüzü gecenin içine sokarsın. Ölüden diri çıkarırsın, diriden ölü çıkarırsın." Âl-i İmran, 27
Âlemde sınırsız ve sürekli bir tekâmül yok. Ve âlemde her şey bu yönüyle evrimi reddediyor. Gece ve gündüz bize bu dersi durmadan tekrar ederler. Güneşin doğmasıyla gündüz âlemine gireriz. Aydınlık, gittikçe kemale erer ve öğlen vaktinden sonra zevale meylederek kaybolur. Benzer safhaları karanlık da geçirir. Öte yandan, bir süre günler uzar, geceler kısalırlar. Ama bu saltanat devam etmez. Daha sonra sıra geceye gelir. Gündüz kısalırken o uzamaya başlar. Ölü elementler İlâhî terbiye ile tekâmül ederler ve canlılar âlemi yeryüzünü kaplar. Tıpkı ışığın fecirden başlayarak tekâmül ede ede yer yüzünü kaplaması gibi. Sonra o diriler ölüm kanunuyla gece âlemine girerler. Hücreler dağılır, her şey aslına rücu eder, yine element olurlar. Ölü elementlerden diriler çıkmış, sonra yine o diriler ölü elementlere dönüşmüştür. Tekâmül devamlı olsaydı bu böyle olmazdı. Bunun bir misâlini yumurta ve tavuğun yaratılışında açıkça görüyoruz. Ölü yumurtalardan diri civcivler çıkıyor. Sonra diri tavuklardan ölü yumurtalar... Demek ki, her şey İlâhî iradenin mahkûmu. Bu dünyada mutlak tekâmül olsaydı, her şeyin durmadan terakki etmesi, her kemali bir zevalin takip etmemesi ve ölümün tadılmaması gerekirdi. Ve son olarak yine Yasin Suresinden iki ayet:
"İnsan kendisini bir nutfeden yarattığımızı görmez mi ki, hemen apaçık bir hasım kesilir. Ve kendi yaratılışını unutur da, ‘çürümüş kemikleri kim diriltecek’ diyerek bize misâl vermeye kalkışır." Yasin Suresi 77,78
Ayet-i Kerimedeki İlâhî sitem ve tehdide, o günün meşhur münafığı gibi, haddini tecavüz eden her insan da muhataptır. Evrim felsefesi de, "toprağı kim Âdem edecek," sorusunda merkezleşmiyor mu? İnsanoğlu garip bir mahluk. Ölüden diri, diriden ölü çıktığı gerçeğini sürekli seyredip dururken, kalkıyor "çürümüş kemikleri kim diriltecek," diyerek dirilişi inkâr ediyor. Ayette geçen, "kendi yaratılışını unutur da" ifadesiyle, ölüden diri çıkmasının bir misalinin de insanın yaratılışında görülebileceği ders veriliyor. Serdar, - Nasıl yani, dedi, insanın ölüden yaratılmasını pek kavrayamadım? İnsanoğlu, ikisi de diri olan, anne ve babadan dünyaya gelmiyor mu? - Cansız elementlerden, yarı canlı sperma yaratılıyor ve ondan ruh sahibi bir harika doğuyor. Ve bu mucize mahluk, dünyaya geldiğinde, utanmadan soruyor: Çürümüş kemikleri kim diriltecek? diye. Ve daha kötüsü, "ben dirilmem, beni kimse diriltemez," der gibi İlâhî kudrete karşı koyma küstahlığında bulunuyor. Arif Bey, hafifçe gülümsedi. Konuyla ilgili olmayan bu tebessüme gençler bir mânâ veremediler. Arif Bey, - Bir an maziye gittim de, diyerek, gençlerin hayretlerine ilk cevabını verdi. Sonra devam etti: - Bir sohbette, gencin biri yanıma geldi. "Beni yanlış anlamayacağınızı umarım," diye nazik bir üslupla başladığı konuşmasını şöyle noktaladı: - Öldükten sonra dirilmeye inanıyorum, ama buna itiraz eden nefsimi de bir türlü susturamıyorum. Bana yardımcı olur musunuz? Kendisine şunu sordum: - Hiç uyuyakalıp da imtihan kaçırdığın oldu mu? "Bunun soruyla ne ilgisi var dercesine," dudak büktü ve "birçok kere," diye cevap verdi. Peki dedim: - Sen uykudan uyanamayan bu aciz halinle, öldükten sonra nasıl dirileceksin? Gözlerinde bir şeyler anlamanın parıltısıyla, tam kavrayamayışın karanlığı sırayla yanıp sönüyordu. - Seni uykudan kim uyandırıyorsa, ahirette de O diriltecek, dedim. Ve şöyle devam ettim: - Uyku, geceyi yaratan Allah’ın bir kanunu. Bedenlere, kısa süre bir dinlenme veriliyor. Demek ki, geceyi kim getiriyorsa, gözlerde uykuyu da O yaratıyor. Gündüz de O’nun bir başka kanunu. Bizi güneşle kim uyandırıyorsa mahşerde de O diriltecek. Sonra kendisine, Nur Külliyatında şu cümleyi okudum:
"Şu gecenin sabahı ve şu kışın baharı ne kadar makûl ve lâzım ve kati ise, haşrin sabahı da berzahın baharı da o katiyettedir."
Şimdi tekrar sözünü ettiğimiz ayete dönelim. İnsanı nutfe halinden, yani görmez, işitmez, hissetmez bir varlık halinden, o rahim denilen karanlık menzilde insan haline getirerek bu dünyaya gönderen kim? Ayet büyük bir mesaj veriyor: "Bunu düşünebilen insan, öldükten sonra dirilmeyi inkâr edemez!" Arif bey dosyayı karıştırarak sonuna doğru geldi: - Bakın, dedi, size Yasin suresinden bir ayet daha okuyayım ve böylece bu konuyu noktalayalım. İlâhî fermanda dikkatimize sunulan hakikatlerden birisi de "teshir", yani güneşten meyveye kadar her şeyin insanın hizmetine verilmiş olması. Bu surenin son sayfasında büyük baş hayvanlardan söz edilirken, "Biz onları sizin için zelil kıldık." buyrulur. Biz henüz yaratılmadan, bu hayvanlar yaratılmışlardı, zelil olarak. İnsanoğlu dünyaya geldi. Bir köyün bütün hayvanlarını bir çocuk önüne katıp gütmeye başladı. Öküzü sürdü, ineği sağdı, ata bindi. Kendisine helal kılınanları da dilediği zaman kesip yiyebildi. Murat’a dönerek: - Bize bu saltanat bir İlâhî ihsan olarak verildi, dedi. Bu böylece kabul edilmezse, şu iki şıktan birine evet dememiz gerekir: Ya bu hayvanlar henüz biz dünya yüzünde yokken, bizim geleceğimizi bildiler ve bize en faydalı olacak şekilde evrim geçirdiler. Bu şıkkı hiçbir çocuğa kabul ettiremezsiniz. Veya biz çetin savaşlar sonunda bu hayvanları mağlûp ederek esir aldık. Onlar da bize hizmet etmeye başladılar. Bu ilk mağlûbiyeti, nasıl olduysa, onların bütün torunları da kabul ederek esaret hayatını sürdürmeye devam ettiler. Arif Bey, yerinden kalktı. Bir küçük risale getirdi. Üzerinde "Yirmi Üçüncü Söz" yazılıydı. - Bu, dedi, benim Nur Külliyatından okuduğum ilk eserdir. Bakınız, konumuzla ilgili olarak ne güzel bir değerlendirme yapılıyor! Kitabı karıştırdı ve aradığı kısmı bularak okumaya başladı:
"Demek şu meşhud saltanat-ı insaniyet ve terakkiyat-ı beşeriye ve kemalât-ı medeniyet; celb ile değil, galebe ile değil, cidal ile değil, belki ona onun za'fı için teshir edilmiş, onun aczi için ona muavenet edilmiş, onun fakrı için ona ihsan edilmiş, onun cehli için ona ilham edilmiş, onun ihtiyacı için ona ikram edilmiş." Saltanat-ı insaniyet denilince insanın arza halife kılınmasını ve canlı-cansız her şeyin onun emrine verilmesini anlıyoruz. Hayvanların da bu halifeye itaat ettikleri açık bir hakikat. Ama bunun sebebi üzerinde çoğu insan kafa yormazlar. Sanki onlar bize hizmete zaten mecbur imişler gibi, bu İlâhî teshiri, bu büyük inayet ve rahmeti hiç nazara almazlar. İşte yukarıdaki ifade ile bunun tahlili yapılır. Bu üstünlüğün sebebinin celp, galebe ve cidal olmadığı zikredilir. Yani, insanoğlu ilmiyle, irfanıyla hayvanları kendine meftun ederek celp etmiş değil. Onlara her hangi bir sahada galip gelerek üstünlüğünü tasdik ettirmiş de değil. Ve bu saltanata harp yoluyla da erişmiş değil. Geriye bir şık kalıyor: Teshir. Yani, bu varlıklar bir inayet ve ikram olarak onun hizmetine verilmişler. Bu hizmet de zillete dayanıyor. İzzetleri olsa bize hizmet etmezler. Öküz, deve gibi hayvanların bu güç ve kuvvetleri rızıklarını yakalamak için değil. Zira otun bir yere kaçacağı yok. Bu güç ve kuvvet, insanın yaratılmasıyla yerini buldu. Ve onun emrinde kullanılmaya başlandı. İnsan, kendi organlarını kendisi yapıp takmadığı gibi, kâinat da kendi sistemlerini kendisi kurmamış. Kâinat tezgâhında insan dokuyan ve o haneye ruh gibi bilinmez bir misafir oturtan biri var. İşte insan ancak O’nun emirleri doğrultusunda hareket etmekle maneviyat âlemini tehlikelerden koruyabilir ve yüceltebilir. Gerçeği böylece tespit etmediğimiz taktirde hiçbir meseleye çözüm getiremeyiz. Herkes kendine göre bir hayat telakkisi, bir yaratılış modeli, bir namus anlayışı, bir doğruluk felsefesi atar ortaya. Bunlardan hangisinin isabetli olduğuna dair bir kıstas, bir esas bulunamadığı için de meseleler hep ortada kalır. Serdar, - Şu anda hatırıma gelen bir konuyu da sormama izin verir misiniz? diye söz aldıktan sonra, şöyle dedi: - Zaman zaman gündeme getirilen bir iddia var; bazı İslam âlimleri de evrimi destekliyorlar, diye. Bu konuda ne düşünürsünüz? Arif Bey, - O konu benim de hatırımdaydı. Bir şeyler söylemek istiyordum. Sorunuzla bana bu imkânı vermiş oldunuz, teşekkür ederim, dedi. Ve konuşmasını şöyle sürdürdü: Bütün İslam âlimlerinin ittifak ettikleri bir nokta var: Bu dünya hikmet dünyasıdır. Burada gördüğümüz her şey bir tertiple ve sebeplere bağlı olarak yaratılır. Ahiret ise kudret âlemidir. Orada her şey anında yaratılır, sebepler ortadan kalkar. Kâinat birden yaratılmadığı gibi, insanlar da bir anda yaratılmıyorlar. İşte bu İlâhî kanun gereği, yeryüzünde değişik türlerin yaratılmaları da bir anda olmamış. Bütün bu söylenenlerde ittifak var. Yani bütün alimler bu konuda görüş birliğe içindeler. Ama canlıların yaratılış sırası nasıl olmuş? Sorusunun cevabında değişik fikirler çıkmış ortaya. Evrimcilerin yanlış yorumuna uğrayan İsfahani’nin sınıflandırmasına göre: Önce madenler, sonra bitkiler, en sonunda da hayvanlar yaratılmış. Madenlerden sonra bitki olarak ilk defa "mantar" yaratılmış. En son yaratılan bitki "hurma", en son yaratılan hayvan ise "maymun". İnsanın yaratılışı ise maymundan hemen sonra. Önce şunu belirteyim ki, bütün bunlar bir tahminden öteye gidemiyor. Söylenenlerin hiç biri kesin delillerle ispatlanmış değil. Ama aksi de ispatlamadıkça, bu sınıflandırmaya hemen karşı çıkmanın da bir manası yok. Gençleri bir süre süzdükten sonra: - Ancak, dedi, sıra ile yaratılmakla evrimi birbirine karıştırmamak gerekiyor. Bu nokta çok önemli! Botanikçilerin sıkça sözünü ettikleri bir tabir var: Çevre şartları. Bu şartlar eşyanın yaratılışında bir sebep vazifesi görmüşler ve görüyorlar. Her iklimde, ona uygun meyvelerin yetiştiğini hepimiz görüyoruz. Dünyamıza toprak serilmesinden sonra, o dönemin çevre şartlarına en uygun olan bitkinin ilk önce yaratılmış olması İlâhî hikmete uygun düşer. Mümkündür ki, Isfahani’nin dediği gibi, bütün madenlerin tam teşekkülünden sonra ilk yaratılan bitki, "mantar" olmuş olsun. Ama bu demek değildir ki, "domatesten, güle, çamdan kavağa karar bütün bitkiler, mantarın evrimleşmesiyle meydana gelmiştir." Her tür, kendi çevre şartlarının teşekkül etmesiyle müstakil olarak yaratılmıştır. Kesin delil olmadıkça bunlardan birinin diğerinden yaratıldığını söylemek mümkün değil. Aynı şekilde, bitkiler âleminde, en son, hurmanın yaratıldığı ifade edilmiş. Bunu, "kartaldan aslana, arıdan ceylana, hamsiden balinaya kadar bütün hayvanların hurmadan evrimleştiği," şeklinde yorumlamak da akıl kârı değil. Öte yandan Isfahani en son yaratılan hayvanın maymun oluğunu ileri sürmüş. Bu da az önce verdiğimiz misâller gibi değerlendirilmeli ve bundan, "insanın maymundan geldiği" şeklinde, yanlış bir hüküm çıkarılmamalı. Büyük Müfessir Elmalılı Hamdi Yazır, bir nevin diğerinden doğduğunun söylenmesi için üç yol olduğunu ifade eder ve bunları şöyle sıralar: Müşahede, tecrübe ve vahiy. İnsanın maymundan geldiği ne müşahede ile sabit, ne tecrübe ile. Ne de semavi kitapların herhangi birinde bu fikre destek olacak bir ayete rastlanıyor. Bu gün hayvanlar âleminin hangi sıra ile yaratılmış olduğu kesin olarak bilinmiyor. Bu nokta bizi fazla ilgilendirmiyor da. Bir kısmına göre at, bir diğerine göre kurbağa olan bu en mükemmel canlının kesin tespitini ilgili bilim adamlarına bırakırız. Ve kendilerinden teori, zan, tahmin değil, deneme, tecrübe ve ispat isteriz. İnsandan bir önce yaratılan hayvan hangisi olursa olsun, biz İlâhî Fermanların haberine uyarak, insanın topraktan yaratıldığını kabul ederiz. Bunun aksi, bugüne kadar ispatlanmış değil. Teori ise kanun şekline gelinceye kadar tahmin ve zan damgasını taşır ve ona itibar edilmez. Bazı kimseler, Kur’an-ı Kerimde Âdem peygamberin ne kadar zamanda yaratıldığına dair açık bir hüküm bulunmadığını ileri sürerek, akıllarınca, evrime bir yol arıyorlar. Bu konuda bir sürenin verilmemiş olduğu doğrudur. Ama yine bu İlâhî Kitapta, Hazret-i Âdemin bir anda yaratılmadığı, "turap (toprak), tin, sülaletün min tin, salsal, heminmesnun, acel" devrelerinden geçtiği kaydedilmektedir. Ve bu devrelere hiçbir tefsir alimi, balık, kurbağa, maymun gibi mânâlar vermiş değiller. Bunları Âdem peygamberin yaratıldığı toprağın geçirdiği muhtelif devreler, tavırlar, haller olarak değerlendirmişler. Ve hepsinden önemlisi bu safhaları müteakip o bedene ruh verilmiş. Âdem peygamberin bedenine nefh edilen bu ruh, "ruhum" iltifatına mahzar olan insan ruhudur, peygamber ruhudur. Arif Bey, sözü tatlıya bağlıyalım diyerek yerinden kalktı ve gençlere meşrubat ikram etti. Bu fasıl da tamamlanınca Murat bütün arkadaşları namına müsaade istedi: - Sizi çok yorduk ama, Çetin’in yerinde tespitiyle, bu yorgunluktan sizin zevk aldığınızı da gördük. Bu halinizle bize unutulmayacak bir ders verdiniz. Konuşmalarınızdan çok faydalandık. Ama şu son faydayı hiç unutmayacak ve hayatımıza düstur yapmaya çalışacağız: "Gerçeği bulma ve başkalarına gösterme yolunda yorulmak ve bundan zevk almak!" Arif bey çok duygulanmıştı. Gençlerin her birinin gözleri gülüyor ve yüzlerinde aynı mânâ okunuyordu: "Murat doğru söylüyor!" Alaattin Başar |