Değerli arkadaşlar
Geçtiğimiz hafta gruplardan birinde; kültürünün, örfünün,
neslinin geleceğine duyarlı bir baba, "Kızımın (12 yaşında)
Hıristiyanlığa MERAKI" başlığı altında ülkenin karşı karşıya
bulunduğu çok acı bir gerçeği ortaya koydu:
"Son bir yıl içinde kızımın (12 yaşında) Hıristiyanlığa karşı
sempatisi çok arttı. Etrafımızda Hıristiyan yok. Bu nereden kaynaklanıyor
olabilir diye araştırırken, kızımın TRT'de yayınlanmakta olan
"Kalabalık ve Mutlu" adlı diziyi çok sevdiğini fark ettim.
Bir kaç bölümünü izledim. Dizi
bir papaz ailesinin günlük yaşamı konu ediniyor. Hem gençlik, hem eğitim hem de
din konuları işleniyor. Dizideki papaz "evliya gibi" bir adam. Hem
eğitimci, hem psikolog, hem felsefeci... Mübarek bir bilge ki sormayın.
Keşke böyle bir dizi bizde de
çevrilse ve bir imam ailesi işlense ve gerçekten böyle imamlarımız
olsa diye
düşündüm.
Demek ki kızım İslamı çevremizdeki yobazlardan,
Hıristiyanlığı ise bu diziden öğreniyor ve birinden tiksinirken
diğerine sempati duyuyor. Ailede de dinsel konular genellikle
"gericiliğe lanet" boyutunda kalınca sanırım böyle oluyor.
Bu konu tartışılmaya değer. Ayrıca bana önerileriniz varsa alayım
lütfen... Tevfik Fikret'in durumuna düşmek
istemiyorum. Kendisi gericilerle boğuşurken, oğlu papaz olmuş
ve ABD'ye iltica etmişti."
////////////////////////////////
Bir anne anlatıyor: "Küçük
kızım evin bahçesinde yerde çırpınıp duran ve ölmek üzere bulunan bir
serçeyi alıp eve getirdi. Yem ve su verdik, iyileşmesi için çaba
verdikse de sonuç alamadık. Cılız kuş öldü. Kızım üzüldü. Biraz
ağladıktan sonra "Bunu gömeyim mi?" diye sordu. Ben de:
"Olur." dedim.
Kızım bahçede küçük bir çukur
kazdı ve kuşu gömdü. Fakat toprağın üzerine kibrit çöplerinden bir 'haç'
işareti yerleştirdi. Ben "Kızım bu ne oluyor?" diye sorunca,
"Anne televizyonlarda hep böyle yapıyorlar, ne güzel yaptım değil mi?. Ben
ölünce de bana da böyle yaparsınız, tamam mı?" diye yanıt verdi.
//////////////////////////////
Burada duyarlı bir baba ile bir
annenin, kendi çocukları üzerindeki gözlemleriyle geleceklerine ilişkin
olarak kendilerine, "Bize ne oluyor?" sorusuna yanıt aradıklarını
görüyoruz. Kendilerine ters gelen bir şey vardır ama bu terslik çocuklar için
hiç de ters değil, hatta çok olumludur da.
Babanın oğlu, annenin kızı
hakkında ayırdına vardıkları ve işaret ettikleri
tehlike, hepimizin özellikle okumuş geçinen ve modern şehir hayatı
içindeki kesimin karşı karşıya olduğu ciddi bir tehlikedir. Bu
babanın Tevfik Fikret'in durumuna düşmeyeceğine
inanıyorum. Çünkü geleceğinin kaygısı kendisini rahatsız ediyor. Fikret'in
böyle bir endişesi olmamıştı. Yalnız tehlikeye getirdiği yorumları kabul
etmiyorum ve doğru bulmuyorum.
Tevfik Fikret kuşku yok büyük bir şairimizdi. Tarih-i
Kadim'de ve bu Tarih-i Kadim'e yazdığı Zeyl'de
Fikret, geçmişini inkar eder bir kimliğe bürünür, kendini bu toplumdan,
Anadolu insanından ve dinden soyutlar, Peygamberleri reddeder ve hiç
söylememesi gerekeni "Beşerin böyle dalâletleri var /// Putunu kendi
yapar, kendi tapar" der.
Fikret'in gericilerle boğuşması
inançlı bir kişi olarak değil, fakat bir ATE gibi camiden ve dinden
soyuttur. Mücadelesi gericilere yönelik değil İslam'a yönelik
olmuştur. Haluk'un da babasını bu kimlik içinde tanıdığı
kesin. Burada inancımızı paylaşmayanlara herhangi bir önyargımız
yok. Çalışmalarını takdir ettiğimiz çok Ate
arkadaşımız vardır.
Oğlunun Hıristiyan olmasından
korkan baba filmden övgü ile söz ederken, İslam'ı çevredeki yobazlardan
tanıdıklarına işaret ediyor. İslam'ın üstünlüğünü biliyor ki, oğlunun
Hıristiyan olmasından korkuyor. Fakat gözler yobazları görüyor da ( her kimse
onlar? ) İslam'ın zenginliğini, güzelliğini ve de üstünlüğünü göremiyor ve
oğluna da gösteremiyor. Bin yıl önce Anadolu'yu Müslüman ve Türk yapan Alperenler, Veliler, Taptuk
Emreler neden akla getirilmiyor?
Yakın geçmişimizde
Türkiye'de gericilerle gerçekten boğuşan büyük insan Mehmet Akif'tir.
Mehmet Akif, bu mücadeleyi caminin içinde Süleymaniye
ve Fatih Kürsülerinde vermiştir.
"Doğrudan Kur'an'dan alarak İlhamı /// Çağın idrakine söyletmeliyiz
İslam'ı"
Görüleceği gibi belki de içinde
bulunduğumuz sosyal çalkantıdan çıkışımızı sağlayacak çözüm Safahat'ın
sayfaları arasındadır.
///////////////////////////////
Metropol'ün bir başka gerçeği:
İstanbul'un Kadıköy, Avcılar, Bakırköy, Beşiktaş, Eminönü, Osmanbey,
Güngören, Bostancı, Cerrahpaşa, Ortaköy, Üsküdar,
Taksim, Beyoğlu, Göztepe ve Zeytinburnu semtlerinde
toplam 19 yeni Protestan kilisesi açıldığı biliniyor. Bunların dördü hariç,
diğerlerinin internet siteleri var.
Türk Protestanları lideri İhsan
Özbek on yıldır Türk Protestanların sayısının arttığını, şimdi 2 bin kişi
olduklarını söylüyor. Özbek, Türkiye çapında 1500-2000 civarında genç Müslümanın din değiştirdiğini, bunlardan yarısının
üniversite öğrencisi, diğer yarısının ise lise mezunu yetişkinler olduğunu
ifade ediyor.
//////////////////////////////////////////
Eğri oturalım doğru konuşalım.
Çizilen resimde ne gözüküyor. Anadolu'nun zengin kültüründen, dinamik örfünden
ve sağlam geleneğinden kopanların bu ülkenin verdiği eğitimden geçtiğini görüyoruz.
Çocuklarımıza kendi
dinimizi öğretmede sınırlamalar ve yasaklar getirirken, mahalle aralarında
açılan kiliselerle ülke çocuklarını başka inançların çağrısına ve onların
yarınlarda birer HALUK olmalarını amaçlayan Misyonerlik faaliyetlerine
‘demokrasi var’ yaygarası altında hoş görüyle bakmanın anlaşılacak bir tarafı
yoktur.
Batı Hıristiyan
dünyasının (Misyonerlerin faaliyet günü) ibadet günü Pazardır. Meyve suyu,
pasta, bisküvi ve şekerle zenginleştirilmiş bir ibadet çağrısına sokakta
oynayan, dimağı saf ve boş çocuklarımızın gitmesine (anne-baba dahil) kimse
engel olamaz.
Televizyonlarda
filmlerde ve gerçek yayınlarda papazların onay verdikleri evlenme törenlerini,
evliliğin kutsallığını, gençleri karı-koca ilan edişlerini büyük bir hayranlık
ve gıpta ile izliyoruz. Batı'da Pazar ayinleri Tv'lerde
canlı olarak tüm ülkelerde izlenir. O papaza (Muhterem peder) herkes
saygılıdır.
Bizde imam çarpık
vücutlu, hırpani kılıklı, çapa dişli ve bir gözü kördür. Herkes onu hakir
görür, aşağılar. Papaz her haltı eder, kapalı hücrede cinsel hayatı konuşur,
tüm günahları bağışlar, kimse onu küçük düşürücü bir davranışı düşünmez.
İslam'da, birlikteliğin beraberliğin kaynağı olan toplumsal ibadetin
yapıldığı gün Cuma’dır. Türkiye'de modern çalışma koşullarının bir sonucu
olarak kamu ve özel sektörde çalışanların bu ibadeti yerine getirmede zaman açısından
zorlukları vardır. 7 yaşında okula başlayan bir çocuğun 60 yaşında emekli
oluncaya kadar babası ile birlikte Cuma günü Camiye gitmesinin imkanı yoktur.
Ancak kırsal kesim
ile serbest meslek sahiplerinin (zenaatkar ve
esnafın) kendi özgü koşulları bir dereceye kadar bu birlikteliği sağlayabilir.
Gerçekten Türk milletinin, Anadolu insanının öz kültürünü, örfünü ve üstün
moral değerlerini koruyacak ve yarınlara taşıyacak olan güç sadece ve sadece
köylü, kasabalı ve esnaf ile bunların varisleri olan çocuklarıdır. Mustafa
Kemal’de bu gerçek, “Bu milletin hakiki efendisi olan köylüdür” ifadesini
bulmuştur.
Bugünkü kendi öz
kültürümüzden, örfümüzden ve üstün moral değerlerimizden soyut eğitim ve
çalışma sisteminden yetişen insanımızın yönetiminde şehirler, bizi biz yapan bu
değerlerin yıkım yeridir.
Batıda “Din bir afyondur” tanımının mirasçısı Marksçı
partiden bir başbakan Pazar günü Kilise kapısında ailesiyle, tüm devlet
erkanıyla, generaliyle, bakanlarıyla, patronlarıyla, halkıyla birlik,
beraberlik ve dayanışmanın takdir gören resimlerini veriyor. Türkiye’de
asırların ötesinden tevarus ettiğimiz çok daha üstün
moral değerler içinde bir Cuma günü, devlet büyüklerimizin, camiye gidebilen
kırsalın insanıyla, kasabanın halkıyla, esnafla, serbest meslek sahibi
vatandaşlarla aynı mekanda birlik ve beraberlik içinde bulunması pek olası
değildir.
Laiklik anlayışımız
bunu gerektiriyor deniyorsa o zaman bizim laiklik anlayışımızda bir
yanlışlık var demektir. O zaman ülkenin kalkınmasında yönetimin aldığı
kararlara, halkın ve Anadolu’nun daha etkin katılımı nasıl sağlanacak ve
sinerji nasıl yaratılacaktır? Türkiye, eğitimi ve bu eğitimden geçmiş
yöneticisiyle acımasız bir ikiliğin içindedir. Aynı eğitim sisteminden geçmiş
aydınımızın halk ile, kırsalın, kasabanın insanı ile aynı dili konuşmadığı açık
bir gerçektir.
Bütün aykırılıkların
temelinde varolan eğitim sisteminde çocuklarımızın, içinden çıktıkları örf ,
moral ve kültürel değerlere yabancılaşmaları geliyor. Yönetim kademelerine
gelince de kırsalın, Anadolu’nun katılmakta zorluk çekeceği, çoğunlukla
katılmayacağı düzenlemeleri yapmaktadırlar.
Türk insanı
bütünleşmenin ağır bunalımı içindedir.Yasalarda güvencesi var diyerek bu
bütünleşmenin nasıl başarılacağını da henüz kimse düşünmemektedir.
Sokakta oynayan
çocuğumuz pazar günü rahatlıkla kiliseye (misyonere) gidebilir. Anne-babaların
buna engel olmaları mümkün değildir. Avrupa'da binlerce Türk çocuğu çalışma
koşullarının doğal bir sonucu oyun alanının yanındaki Sunday
okullarının (kiliselerin) müdavimidirler.
Anne babaların
çalışma koşulları ve eğitim sistemimizde yer almayan örfümüz, kültürümüz ve
moral değerlerimizden habersiz oluşları nedeniyle çocuklarını kurtarmaları
düşünülemez.
Tarihi gelişime bakıldığında
komşumuz Bulgarların, Attila'nın torunları
Macarların, İskandinavya'daki Finlilerin, vb. bizim gibi Türkistan kökenli
olduklarını biliyoruz. Bugünkü farklılıklar, farklı dinlere mensup olmakla
meydana gelmiştir.
İstiklal Savaşı'ndan
sonra yapılan mübadelede Anadolu'da sadece İslam dininin mensupları
bırakılmıştır. Yani Cumhuriyeti kuranlar İslami
kimliği ön planda tutmuşlardır. Romalı anlamına gelen Rum tanımlı insanlar
büyük olasılıkla Türk kökenli oldukları halde, dini inanış bakımından Ortodoks
Hıristiyan oldukları için zorla mübadeleye tabi tutulmuşlar ve Anadolu’da
sadece Müslüman bir halk bırakılmıştır.
MGK için hazırlanan
bir raporda, ülkedeki misyonerlik faaliyetlerinin asıl amacının, bir din
propagandası yapmaktan öte Türkiye'yi bölüp parçalamaktır. Bu çalışmalara karşı
gerekli önlemlerin alınmamakta ve yasaların bu faaliyetleri önlemede yetersiz
kalmaktadır.
Rapordaki bölme
kastının asıl ve nihai amaç olduğu görüşüne katılmakla birlikte, bu amaca
ulaşmada ilkönce Türk toplumunda Hıristiyanlığı çekici kılma çalışmaları
vardır.
Bizi bölmek
isteyenler böyle bir söylemi doğrudan ağızlarına alamazlar, ama Türklüğümüzü
korumamamızda önemli bir yeri olan İslamı geriletme
çabalarına da açık ve gizli destek verecekleri de bir gerçektir.
Bölmekten önce
sinsice Hıristiyanlaştırma, ancak Müslümanlığı zayıflatılmış toplum
kesimlerinde etkili olabilecek bir girişimdir. Bu çerçevede, "din
eğitimi"nin kimi bildik süreçlerde devlet eliyle azaltılması konusu ve
doğuracağı tehlikeler de yeterince tartışılmalı ve değerlendirilmelidir.
İslami bir eğitim almamış, doğal olarak İslami kimliğini yeterince özümsememiş gençlerin para gibi,
cinsel objeler gibi değişik saik ve dürtülerle Hıristiyan misyonerlerin
tuzağına düşmesini ve gençlerin bu sonuca sürüklenmesinin sebepleri üzerinde
çok düşünmek gerekir.
* Misyonerler
İstanbul'da bazı radyo istasyonlarından Türkçe olarak Hıristiyanlık
propagandası yapıyor. Bazı kitabevlerinin de bizzat
sahibi durumunda. Bu yayınevleri bölücü nitelikli Türkiye haritaları yayınladikları halde haklarında herhangi bir işlem
yapılmıyor. AB sürecinde de demokrasi ve insan hakları denilerek elimiz kolumuz
bağlanacaktır.
* Son üç yılda
ücretsiz olarak dağıtılan İncil sayısı sekiz milyonu buldu. Bu kadar İncil'i
dağıtmak büyük bir maddi güç gerektirdiği halde, misyonerlik yapan kuruluşların
gelir kaynakları bilinmiyor.
* Kiliseler
aracılığıyla dağıtılan yayınlar arasında bulunan "Kapsam" adlı aylık
gazetede İslamiyet aleyhinde iddialara yer veriliyor. Propaganda
faaliyetlerini özellikle dini eğitimden yoksun lise son sınıf ve üniversite
öğrencileri üzerinde yoğunlaştırıyor. Maddi gücü olmayan vatandaşlar da iş ve
para vaadiyle Hıristiyan yapılıyor. Misyonerler, müslüman
ülkelerdeki her sorunu da "fırsat" olarak kullanıp taraftar kazanmaya
çalışıyor. Örneğin "Kürtler" misyonerlerin hedef kitleleri arasında yeralıyor.
Gerçi biz de Kürt
kardeşlerimizin ayrılıkçı örgütü dışlamaları ve devletin yanına çekmek için
"Dinimiz bir, Kabemiz bir, aynı Allah'a
tapıyoruz, gibi." ifadeleri kullandık ama, bu ifadelerimiz egemen
oligarşinin davranış ve eylemleriyle çelişkili olması kitleyi kazanmada etkili
olamamıştır.
Misyonerlik
faaliyetleri, Türkiye'ye ve İslam coğrafyasına yönelik tarihi bir hesaplaşma,
asırların içinden gelen bir "Şark meselesi" ile bağlantılıdır.
Globalleşen dünyada sermaye birikimini kontrol edenler gelecek milenyumun haritalarını istedikleri gibi çizmek için hiç
bir masraftan kaçınmamaktadırlar.
Eğer Türk devlet bilincinde bir kimlik duyarlılığı varsa –ki elbette
vardır- o zaman Anadolu toplumunun İslami kimliğinin
korunması ve zenginleştirilmesi duyarlılığı da işlenmesi gereken bir konudur.
Çünkü İslami kimlik, kabul edilsin veya bu eğitim sistemiyle
toplumun kültüründen soyut yetişmişlerce reddedilsin, Türklüğün ve Türkiye'nin
güvenlik zırhıdır. Misyonerlik bir Hıristiyanlaştırma faaliyetidir. Türkiye'nin
merkezden, egemen çevreden en azından İslami
duyarlıktan uzaklaştırılması (Hıristiyanlaştırma'nın
ön adımı), Anadolu Türk toplumuna, Türkiye'nin çevresine, Türkistan'a ve
Türklüğün geleceğine yönelik bir tehdittir.
Türklüğün ve
Türkiye'nin geleceğini düşünen herkes; Anadolu kültürünün, örf ve
geleneğinin, ona önemli bir kaynak olan İslami
kimliğin bir biçimde zayıflatılması girişimlerine cesaretle karşı çıkmalıdır.
//////////////////////////////
Sizleri ailenizle,
tüm Anadolu insanıyla birlikte yeşil ve temiz bir çevrede, aşı bol, işi bol,
borçsuz tasasız çağı yakalamış, barış içinde bir dünyada zengin bir
Türkiye'de ve tüm milleti dayanışma, kardeşlik ve sağlık içinde daha güzel
yarınlara ve daha üstün başarılara ulaştırmasını Yüce Allah'tan diliyorum.
Elbette ki, daha
güzel yarınlar ve daha üstün başarılar önce kişilerin yoğun çaba, çalışma,
sabır ve sebatları yanında ancak Yüce Yaratıcı'nın
takdiri ve izni ile olacaktır.
Saygılarımla
zeki kentel