Çocuğun Dinî Eğitimi


Her zaman onların nazarında aziz ve mualla olmaya çalışmalıyız ki söylediğimiz sözler onların kalblerinde makes bulsun ve isteklerinize karşı reaksiyon göstermesinler.

Daha önce de açıkladığımız gibi Müslümanlıkta evlenmek çok ciddi bir konudur ve ciddiyeti ölçüsünde üzerinde durulmalıdır. Temelde anne-baba, aynı zamanda muallim ve muallime olma durumunda olduklarından eş namzetleri bu önemli misyonu eda edebilecek yaşa-başa ulaşınca izdivaç düşünülmelidir.

İmam Cafer, talebelerinden bir müddet evliliklerini tehir etmelerini ister. Ebu Hanife de, talebesi İmam Ebu Yusuf’u bir süre için evlilikten men’ eder ve şöyle der: “Öncelikle talim ve terbiye safhasını tamamlamalı ve evlilik yapacağın vakte kadar öğrenmen gereken ilimleri mutlaka öğrenmelisin. Aksi takdirde tahsil hayatın yarıda kalır. Ayrıca, ailenin helal bir şekilde geçimini temin edebilmen için de bir işin olmalıdır. Böyle bir duruma gelince, hayat çizgin daha bir belirginleşecektir.” Evet bu Hanife, o biricik talebesi ki, Abbasiler döneminde şeyhülislâmlık pâyesine yükselmiştir; ona böyle nasihat ediyor.

Bu iki zattan biri büyük dimağ, nazarî hukuk’un bânisi Ebu Hanife Hazretleri ki, bizim mezhep imamımız... Diğeri de Ehl-i Beyt-i Rasûlullah (sav)’dan gelen ayrı bir imam... Bizim bu anekdottan anlamamız gereken husus, evlilik müessesesinin gayet ciddi bir müessese olduğudur. Bu itibarla, evlenecek kimselere bakılmalıdır; acaba bunlar, bir muallim, bir mürebbi gibi çocuk yetiştirebilecek seviyeye gelmişler midir? Veya bir eşle hayatı paylaşabilecek yaşta-başta görünüyorlar mı? Çocuklarınızı bizim düşünce dünyamıza göre hazırlama konusunda gerekli donanımları var mı?

Namzetler, bu sorularımıza “evet” diyebiliyor, kendilerinden de emin iseler, rahatlıkla böyle bir teşebbüste bulunabilirler. Ama namzetler, kendilerini idareden aciz, üç-beş insanla bile müşterek noktalar bulup geçinemiyor, her gün bir huzursuzluk çıkarıyorlarsa, evlenme ve çocuk yetiştirme adına henüz kıvama eridiği söylenemez.

“Büyük Türkiye”nin geleceğine bir katkı-ki bu her vatandaşın mefkûreyi ancak Kâbe kadar temiz kalbe, Everest, Tepesi gibi kamet ü kıymete sahip ve his yapısı, amûd-i nûrânî gibi tâ Sidretü’l-Müntehâ’ya uzanan kimseler gerçekleştirebilirler. Bu, kirli alınların, paslı vicdanların Mevla’ya başkaldıranların işi değildir. İç ve dış bütünlüğüne ermiş mamur ve münevver nesillerdir ki –Allah’ın tevfik ve inayetiyle- Büyük Türkiye idealini gerçekleştirecektir. Rasulü Ekrem’in (sav) Habbab İbni Eret’e söylediği üslupla [40] söylemek istiyorum: “Allah (cc) bu işi lutfedecektir ama sizin de sebeplere riayet etmemiz gerekiyor.”

Alvarlı efe hazretlerine ait şu mısralar, söylemek istediklerimizi gayet güzel ifade etmektedir:

Sular gibi çağlasan,
Eyyub gibi ağlasan,
Ciğergâhi dağlasan,
Ahvalini sormaz mı?
Sen Hakk’ın kapısında
Canlar fedâ eylesen,
Emrince hizmet etsen,
Allah ecrin vermez mi?

Evet eğer biz her zaman sular gibi çağlar, başımızı taştan taşa vurarak “var mı daha gidecek dünyalar” diyebilirsek, her durakta her konakta yeni bir bişaret mesajı alır, Allah’ın inayetini bir kere daha duyar ve hiçbir şeye takılmadan hep O’na yürürüz. Mevlâ hakkında inancımız, itikadımız bu merkezdedir. O’nun hüsn-ü zannımızda bizi yalan çıkarmayacağına dair kanaat-ı katiyyemiz ve iman-ı râsihimiz vardır.

Bu hususlara, dolayısıyla temas ettik. Esas belirtmek istediğimiz husus, neslin terbiye alanlarını millet ruhuyla besleme meselesiydi. Hatırlanacağı üzere bir evvelki bölümde, evimizin içinin bir mektep, bir terbiye ocağı haline gelmesi konusu üzerinde durmuş, ana-babanın, şefkat, re’fet ve rikkatlerini, ya da, ilerde yavrularında görmek istedikleri insânî davranışları bizzat kendilerinin yapması lazım geldiğini ısrarla arz etmeye çalışmıştık.

1. Çok Yönle Evlat Yetiştirmek

Eğer evlatlarımızın cesur, yürekli olmasını istiyorsak, onları vampirlerle, devlerle, cinlerle, perilerle korkutmamalıyız. Onları bütün cihanlara meydan okuyabilecek bir iş mukavemetle güçlü yetiştirmeliyiz.

Eğer çocuklarımızın imanlı olmasını arzu ediyorsak, bütün hareket ve davranışlarımızdan belli konulardaki duyarlılığımıza, tebessümlerimizden yatış-kalkışlarımıza, secdede, rükuda, kıvrım kıvrım kıvranışlarımızdan başka insanlar içinde şefkatle tir tir titrememize kadar her halimizde Allah’a iman nümâyân olmalı ve çocuklarımızın gönülleri bunlarla dolmalıdır. Evet hep onların bizi görmek istediği gibi olmalı ve bizi küçük görebilecekleri davranışlardan da içtinap etmeliyiz.

Her zaman onların nazarında aziz ve mualla olmaya çalışmalıyız ki söylediğimiz sözler onların kalblerinde makes bulsun ve isteklerinize karşı reaksiyon göstermesinler. Bu açıdan denebilir ki, hafifmeşreb pederler, evlatları karşısında olsa olsa sadece onlara bir arkadaş olabilirler; ama katiyen bir muallim, bir mürebbi olamaz ve onu istedikleri gibi terbiye edemezler.

Hânelerimizi her zaman bir mektep, bir mabed, bir terbiyehane görünümünde olmalıdır ki onların hissiyatlarını, ruhlarını, kalblerini doyurarak onları, cismânî arzuların kulu-kölesi haline getirmiş olmayalım.

2. Küçükten Camiye Alıştırma

Devr-i Saadette küçük olmalarına rağmen çocuklar her zaman camiye gidebilirlerdi. Ne acıdır ki, günümüzde çocukları camiye götürmeyi cami âdâbına aykırı görüyoruz. Yine ne acıdır ki, her camide çocuklara zebani gibi görünen bazı haşin yaşlılar bulunabiliyor ve o yavrucukları camiden ürkütebiliyorlar. Maalesef bazen, dînî bilgileri, dünya görüşleri ve düşünceleri oldukça dar olan yaşlı insanlar, çocuklara yüzlerini ekşitmek, kaşlarını çatmakla caminin izzetini koruduklarını zannediyorlar. Halbuki onlar bu tavırlarıyla, çocukları camiden ürkütüyor ve Rasulü Ekrem'in (sav) sünnetine aykırı bir davranış sergiliyorlar. Hz. Peygamber (sav) camide safların tanzimi mevzuunda, erkeklerin, önde, onların arkasında varsa hünsâlar, daha sonra çocuklar ve beşeri bir mülahazaya binaen onların arkasında da kadınların bulunmasını [41] tavsiye etmektedir.

İşte böyle davranıldığı zaman çocuklar, camide halkın namaz kalış şevkini, zevkini görüp duyacak ve dini yaşamaya alakaları artacaktır. Bu itibarla, değil onları kovmak, onlara sert görünmek, ürkütmek; kabilse hediyeler verilmeli ve namaza ısındırılmalıdır. Çocuklara cami, caminin bahçesi sevdirilmeli ve her zaman onların duygularında mabedin kutsallığı canlı tutulmalıdır. Rasulü Ekrem (sav) camide, cemaatin içinde namaz kılarken, torunu Ümâme’yi omuzuna alır, eğilirken yere bırakır, kalkarken de yeniden omuzlarlardı. [42] bunu muktedâ-bih, rehber-i küll olan Rasulü Ekrem'in (sav) yapması örnek olması bakımından çok önemlidir.

Hz. Peygamber’in (sav) çocuğun camiden çıkarılması mevzuunda sert sayılan herhangi bir cümle ya da tavrı hiçbir zaman sözkonusu olmamıştır. Bu itibarla mabedhânemizin, mahallemizin derin bir köşesi, evimizin içi de bir namazgah haline getirilmelidir ki, çocuk gözlerini her açıp kapayışında, Allah’ı (cc) hatırlatan emârelerle yüzyüze gelsin ve hayatını bir ledünnîlik içinde duysun ve hür irade, hür vicdanıyla kendi yolunu belirleyip yürüsün. Sadece namaz açısından ele alacak olursak, çocuk namaz kılma devresine geldiği zaman, eğer babası elinden tutar, annesinin yanında seccadenin bir karında durdurur ve halinin derinliği ölçüsünde onu kalbinden ebed3i mihrabına bağlayabilirse çok önemli bir şey başarmış olur. zira namaz, Allah’a (cc) yönelme adına çok önemli bir iştir.

40. Bkz: Buhari, Menakib 25; Menakibü’l-Ensar, 29; İkrah 1; Ebu Davud, Cihad 97.
41. Bkz: Vehbe Zuhayli, İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, 2/352-353.
42. Nesei, Sehv, 13; Muvatta, Salât, 85.

3. İstifhamları Daha Başlangıcında Giderme

Namaz ve daha ötesindeki dînî konularda çocuğun bir kısım soruları, istifhamları olabilir. Bilhassa içe dönük çocuklar bu türden dînî istifhamlarını, büyük ihtimalle anne ve babalarına açmayabilirler. Değişik vesile ve vasıtalar bulunarak, bu konuda çocuğun deşarj olması, içini dökmesi ve açılmasının sağlanması çok ehemmiyetlidir. Çocuk büyürken içindeki istifham da büyürse, zamanla her şüphe, her tereddüt, izah edilmedik her dînî mesele, manası ve hikmeti anlaşılmadık inançla alakalı herhangi bir husus, onun kalbini sokan bir yılana, bir akrebe dönüşür.

Hatta bazen bu istifhamlar, onun iç dünyasında bir yara gibi o kadar hızlı büyür ki, bir gün o zavallıyı tamamen yere serer de farkına bile varamayız. Öyle ki artık o her gün zâviyede, tekkede sizinle beraber “la ilahe illallah” der, tesbihini, takdisini, tahmidini, tehlilini yapıyor görünebilir ama o aslında tereddütlerine yenik düşmüş ve vesveselerin ağında erimektedir. Çocuğu iyi bir statü ve gelecek elde etmesi için üniversitelerin herhangi bir fakültesine gönderdiğimizde, muhtemel problemlerine zamanında mualecede bulunmazsa, dînî istifhamlarından dolayı hiç de tasvip etmeyeceğimiz bir kısım duygu, düşünce ve tavırlarla karşımıza dikileceği kaçınılmaz olacaktır. Bu açıdan o, hiçbir zaman aklı, kalbi ve ruhu itibariyle boş bırakılmamalı ve sürekli yaşına-başına göre beslenmelidir. Eskiden çocuklar bizden mürebbilere-mürebbiyelere teslim ediliyordu. Onlar, çocukların ruh dünyaları içine girerek, ledünniyatlarının teşrihatı çerçevesinde dertlerine derman olmaya çalışıyorlardı. Aslında, bu terbiyeyi ebeveyn yapmalıdır. Şayet yapamıyorlarsa, mutlaka kültürlü mürebbiler ya da mürebbiyeler bulmalı ve evinin işlerini gördüğü gibi bu işi de onlara yaptırmalıdırlar; yaptırmalı ve katiyen çocuğun heder olup gitmesine meydan vermemelidirler. Sağlam bir akide, içe sindirilmiş bir kulluk telakkisi ve tabiatımızın bir yanı haline gelmiş mükemmel bir ahlak ancak bu ölçüdeki bir hassasiyetle gerçekleştirilebilir.

4. Çocuğun Görebileceği Bir Ortamda İbadet ve Dua Etme

Evin içinde ibaret ü taate ayrılmış hem bir yer hem de bir zaman olmalıdır. Beş vakit namaz, imkan varsa evde cemaatle kılınmalı veya çocuğun elinden tutulup camiye götürülmelidir. Bu son durum, daha ziyade annenin namaz kılamadığı dönemlerde çok yararlı olabilir.. evet anne, belli dönemlerde namaz kılamayınca, çocuk “namaz kılınmasa, dua edilmese de olabiliyor” fikrine kapılabilir. Bilhassa o günlerde mabede gitme, meselenin ciddiyeti adına iyi bir rehabilitasyon sayılabilir. Tabii şöyle yaparak da bu boşluk kapatılabilir: “Kadın özel hallerinde dahi abdest alıp, seccadesine oturur; ellerini Mevla’ya açıp dua eder; o, namaz kılmış gibi sevap alırken çocuk nazarında da bu boşluk kapatılmış olur.” Fıkıh kitaplarında böyle bir yaklaşım da var. [43] Terbiye açısından bunun önemi çok büyüktür. Bir kere bu vesile ile çocuk, hiçbir zaman evde secde etmeyen baş, ağlamayan göz, duaya kalkmayan el görmeyecektir. Bilakis o, her zaman evde hassasiyet, titizlik ve derin bir kulluk şuuru müşahede edecektir. Dolayısıyla kadının hususu durumlarından ötürü ibadet yapamadığı dönemlerle ilgili olarak çocuk bu meselenin ruhunu anlayacağı, siz de bu konuların dindeki yerini ona anlatacağınız ana kadar, zaman zaman elinden tutarak, onu camiye götürmeniz uygun olacaktır.

Gün gelecek, ezan okunduğu zaman çocuk, tıpkı çalan saat gibi, sizi “baba namaz!” diye uyaracak, siz işinizle meşgul olup da “Allahu ekber” sesini duymuyorsanız, o bunu duyduğunda, “namaz!” diye size seslenecektir ki, belli bir dönemde ona hatırlattığınız her şeyi dönüp o size hatırlatacaktır.

Bundan başka günün bir saatinde Allah’a dua edeceğiniz özel bir saatiniz olmalıdır. Önceden belirlemiş olduğunuz bir saatte Mevla’nın karşısında duygularınızı dile getirip dertlerinizi O’na açmalısınız ve Yüce Yaratıcı’nın her zaman sığınılacak bir kapı olduğunu fiilen göstermelisiniz. Bu dualarınızı açıktan, sesli olarak yapmanız yararlı olur. Rasulü Ekrem (sav)’den mervî olan duaları sahabi ondan duymuştu. Bunların bir çoğunu, Hz. Aişe (ra) nakletmektedir. Hz. Ali (ra), Hz. Hasan (ra) ve Hz. Hüseyin (ra) efendilerimizden de bu konuda nakiller vardır.

Öyleyse sizler de çevrenizdekilere dualarınızı duyurabilir ve onun öğrenebileceğini hedefleyerek dua edebilirsiniz. Eğer çocuğunuzun, duygulu olmasını, Allah (cc) anıldığı zaman titremesini arzu ediyorsanız başta sizin öyle olmanız icab eder.

Hayatımda unutamadığım öyle tablolar vardır ki, akla gelince ürpermemek mümkün değil. Ninemin Rabbiyle irtibatını aksettiren tabloların, benim üzerinde büyük tesiri olmuştur. Kendisini kaybettiğimde henüz küçük bir çocuktum ama rahmetli pederim şöyle-böyle din-i mübin-i İslâm’la alakalı bir şeyler söyleyiverince ya da Kur’ân okuyunca o da hemen yerinde zangırdamaya başlardı. Öyle ki bir kere onun yanında coşkunca “Allah (cc)” deyiverseniz hemen rengi kaçar, benzi solar, yirmi dört saat adeta onun tesirini aksettirirdi. İşte benim ruh haletim üzerinde onun bu durumunun büyük tesiri olmuştur. Evet bu ümmiye, çok okumamış ve bildiği kadarıyla, ağlayışları ve içten içe sızlanışları, benim üzerimde çok büyük tesir bırakmıştır. Bir hayli büyük kimselerin dizleri dibinde oturdum. Onların coşkun ve heyecanlı sohbetlerini dinledim. Ama diyebilirim ki, ninemin o terbiye edici davranışlarından aldığım dersi hiç birinden alamadım. Bana öyle geliyor ki, ben Müslümanlığımı, geneli itibariyle ona, baba ve annemin o içten hallerine borçluyum.

Konunun çerçevesi dışına çıktık; sadede dönüyorum.. evet yuvada ebeveynin vaziyetlerini iyi ayarlaması çok önemlidir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, belli bir saatte, Mevla’nın karşısında içinizi döktüğünüzü “huzuruna geldim” deyip inlediğinizi, coşup kendinizden geçtiğinizi, bilhassa çocukların yanında da Allah’a gönlünüzü açarak, açıktan açığa O’na dua ettiğinizi onların görüp duyması çok mühimdir. Onun, en büyük meselelerinizden biri olan ahiretiniz için çırpındığınızı görmesi, onu düşünüp ümitle ağladığınızı bilmesi hiçbir zaman onun hatırından çıkmayacaktır. Aslında biz, Mevla’nın karşısında Mevla’yı görüyor gibi kulluk yapmak zorundayız. Rükû, sücûd, kıyam ve kavamemiz, celsemiz hep O’na hatırlatıcı nitelikte olmalıdır. Allah’ın (cc) huzurundaki halimizi şöyle bir çerçevede resmedebiliriz: sanki biz, Allah’la (cc) yüzyüze gelmişiz de, Yüce Yaratıcı: “Ey kulum, kalk, hayatının hesabını ver” diyor; biz de rahmetini umarak ve büyüklüğü karşısında kalkıp elpençe divan duruyoruz. Ululuğunu tam hissederek ve küçüklüğümüzü tam duyarak böyle bir kıyam bizim için de çevremiz için de ne uyarıcıdır! Zayıf bir hadiste Rasulü Ekrem (sav): “Benim Allah’la (cc) bir ânım vardır ki, o ânımda ne melâike-i mukarrebin ne de başkası bana yaklaşamaz” [44] buyurmaktadır.. evet Mevlâ ile öyle bir saatimiz, apaydın bir ânımız olmalı ki, çocuk müşahede ettiği o tabloları, mevsimi gelince, kendi ibadetine malzeme yapsın. Evet o ilerde, fikrî amelî inhiraf tehlikeleri ile, her karşı karşıya kaldığında, bu tablolar birer can simidi gibi onun imdadına yetişecek ve elinden tutacaktır.

43. İbni Abidin, Reddu’l-Muhtar, 1/291.
44. Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 2/173-174.

Bu hususu yadırgamayınız; çünkü Yusuf suresinde Kur’ân –tabir caizse- bize böyle psikolojik bir done veriyor. Gerçi biz, kadın karşısında Yusuf’un (as) içinden bir şey geçtiğini düşünmüyoruz; ama Kurân-ı Kerim: “Ya, Rabbinin burhanını görmeseydi!” (Yusuf/24) buyuruyor.

Her ne kadar doğruluğu tartışmalı da olsa, Müfessirîn-i izâm’ın nakillerine göre, Kur’ân’da bahsedilen “burhan”dan maksat, Hz. Yakub’un (as) manevi bir şekilde temessülü ve taaccüble elini dudağına götürüp, “Yusuf..!” diye seslenmesidir ki, o iffet abidesini tam temkine çekiyor, o da, “Allah’tan korkarım” (Yusuf/23) [45] deyiveriyor.

İşte, değişik kayma ve sürçmeleri önleyebilecek buna benzer durumların yaşanabilmesi için, sizin o yaşlı gözleriniz ve o içten sızlanışlarınız da çok önemlidir. Bunlar, çocuğun şuuraltında yer eden öyle ölümsüz tablolardır ki o, irtikâp edeceği her mesâvi (kötülükler) karşısında, hayalinde, kendine açılan pencereden, eliniz dudağınızda onun karşısına dikilip: “yavrum öyle ne yapıyorsun?” diyecek, böylece siz daima onun hayatında bir rehber ve davranışlarınız da ona uzanmış bir inayet eli olacak, onun elinden tutup değişik tehlikelerden onu kurtaracaktır.

5. Kur’ân’a Saygı

Çocuklarınıza Kur’ân okuyup öğretmeniz de ayrı bir önem taşır. Ama en az onun kadar önemli bir husus da, Kur’ân’ı okurken onun üzerinde, Kelamullah olduğu hissini uyarabilmenizdir. Devrimizde çok müşahede ettiğimiz hususlardan biri de, şüphesiz bazı kimselerin okuduğu Kur’ân okumada da güzel örnek olabilir ve onu Rabbinizin huzurunda ya da Ruhu Seyyidi’l-Enâm’ın dizinin dibinde tilavet ediyor gibi seslendirebilirseniz bir kere daha çevrenizdekileri fethetmiş olursunuz. Evet eğer Kur’ân okurken gözyaşlarınızı tutamıyorsanız bunu gören çocuklarınız sizin bu halinizden çok farklı şeyler alacaklardır. Ben, ruhsuz Kur’ân okumanın insanımızı duygusuz hale getirdiği kanaatindeyim.

Taberani’deki bir hadis-i şerifte Allah Rasulü (sav): “İnsanların en güzel Kur’ân okuyanı, Kur’ân okurken ciddi bir hüzün içinde okuyanıdır”, [46] bir başka sahih hadis-i şerifte de: “Bu Kur’ân hüzünle inmiştir” [47] buyurmaktadır.

Kur’ân, pek çok problemi olan insanoğlunun konu olarak ele almış işliyorsa –ki öyle olduğunda şüphe yok- biz de halimizle bu hüznü seslendirme durumundayız. Ancak bu seviyeye gelebilmenin önemli esaslarından biri, Kur’ân’ın ne dediğinin bilinmesidir Kelamullah olması itibariyle Kur’ân-ı Kerim’e ta’zimde bulunabiliriz, ancak Allah'ın (cc) kelamı olması haysiyetiyle manasına vukûfiyet için, az da olsa bir gayreti içinde bulunmamız da yine ona karşı ta’zimin ifadesi olsa gerek. Ayrıca, sizin bu gayretinizle çocuğunuz Kur’ân-ı Kerim’e ait anlamları kalb ve zihninde daha derince duyacak, bu mânâlarla dolacak ve seviyesine göre rûhî açlığını gidermiş olacaktır.

Sadece Kur’ân-ı Kerim’e ait anlamlarıyla yetinen, dinî anlayış ve duyuş itibariyle eksik sayılır. Bu kadar olsun münasebeti olmayanlara gelince onlar tamamen hüsrandadırlar. Kur’ân’ın insanlara vadettiklerini alabilmek için elfâz-ı Kur’âniyenin içindeki o mukaddes manaları öğrenmek ve çocuklarımıza da öğretmek zaruretini bir kere daha hatırlatmakta yarar var.

Yukarıdaki naklettiğimiz hadis-i şerifin şerhinde Hafız Münâvi şöyle bir vak’a nakledir:

“Küçük bir çocuk hafızlığını ikmal etmiştir. Sabaha kadar Kur’ân-ı Kerim’i hatmediyor, namazını kılıyor, ertesi gün de hocasının karşısına çıkıyor, çıkıyor ama biraz da rengi benzi sararmış olarak çıkıyor. Hocası, maddî-mânevî mürşid olabilecek durumda bir Üstattır. Talebesinin renginin niçin sarardığını diğer talebelerine soruyor. Onlar da, “üstadım, bu talebeniz sabaha kadar Kur’an-ı Kerim’i hatmedip duruyor ve tabii sabaha kadar gözüne uyku girmiyor, sabah olunca da kalkıp derse geliyor” diyorlar. Üstad talebesinin Kur’ân-ı Kerim’i böyle okumasını arzu etmediği için onu karşısına alır ve ona: “Kur’ân indiği gibi okunmalıdır evladım” der. Bugünden itibaren sen Kur’ân’ı, şu ana kadar okuduğun gibi değil, onu okurken beni karşısında farz et ve üstadına dersini iade ediyorsun gibi oku” tavsiyesinde bulunur.

Çocuk gider, O gece Kur’ân-ı Kerim ‘i okur ve sabah üstadının huzuruna geldiğinde, “efendim bu gece ancak Kurân-ı Kerim’i yarısına kadar okuyabildim” der. Üstad, “pekâlâ, sen bu gece de Kur’ân- Kerim’i doğrudan doğruya Rasulü Ekrem'in (sav) huzurunda okuyor gibi oku” der. Talebe, “Ben, kendisine kurân nazil olan zatın huzurundayım; doğru okumalıyım” heyecanla daha bir dikkatlice tilavet eder.. ve o gün üstadına, ancak Kur’ân-ı Kerim’in dörtte birini okuyabildiğini belirtir. Üstadı da terakkiyi görünce, bir mürşidin müridinin dersinin arttırması gibi, “sen şimdi de o emin melek Cibril’i oku” der. Talebe gider gelir; “vallahi üstadım, bugün ancak bir sûre okuyabildim” der.

Üstadı da, “evladım şimdi de onu, binlerce hicabın verasında bulunan Mevla-yı Müteal’in huzurunda okuyor gibi oku. Düşün ki, okuduğunu Allah (cc) dinliyor, senin için indirdiği kelamını senin ile mukâbele ediyor.” Talebesi ertesi gün ağlayarak üstadının karşısına gelir: “Üstadım, ‘elhamdu lillahi rabbi’l-âlemîn’ dedim, ‘mâliki yevmi’d-dî n’e kadar geldim, ‘iyyake na’budu’ demeye bir türlü dilim varmadı. Çünkü bunun manası, ‘sadece Sana kulluk yaparım’, halbuki ben o kadar çok şeye kulluk yapıyorum ve o kadar çok şey karşısında serfürû ediyorum ki, O’nu karşımda hazır ve nazır mülahazaya alınca ‘iyyake na’budu’yu aşamadım” der.

Kur’ân- Kerim’in manasını mülahaza ederek ve kelimeler üzerinde durarak, Rabbimin kelamı” deyip, tazimde bulunarak, hatta yüzüne gözüne sürerek ona karşı saygısını ifade çerçevesinde okumak, onun gönüllere açılması adına o kadar önemlidir ki, bu samimi duygular, okuyanı da dinleyeni de Kur’ân iklimine çeker ve onları semâviliğin kapılarını ardına kadar açar.

Bu menkıbeyi nakletmekle, “böyle düşünmezseniz Kurân okumayınız” demek istemiyoruz; istemiyoruz ama, kelimât-ı Kur’ân bize ne anlatıyor, ruhumuzda ne gibi bir değişiklik hasıl ediyor vb. hususlar üzerinde durmamız da, ona muhatap seçilmemizin gereği olduğunu düşünüyorum. Ruhlarımızda inkılaplar meydana getirmeyen Kur’ân-ın ferdî ve içtimâî hayatımızda müessir olacağı düşünülemez. Biz Kur’ân’la değişebilmeli, onun ufkuna yönelmeli, onu kendi derinlikleriyle duymalıyız ki o da esrarını gönül gözlerimizin önüne seriversin...

Konuya dönüyorum. Evet o genç ölmemiş; Allah'a (cc) ulaşmıştı. Kur’ân’ın temiz ruhlarda uyarabildiği heyecanla kalbi durmuş ve Rabbine yürümüştü. Elbetteki ebediyyen yaşayacaktı. O, “iyyake na’budu”yu aşamamış ve sabaha kadar hep onu tekrarlayıp durmuştu. Bir başkası benzer bir ruh haletini Kâbe’de hissetmişti. Başını Kâbe’nin duvarına koyduğunda, kendi kendine: “Ya Rabbi!” demiş; adeta diline kilit vurulmuş gibi tıkanmış ve “Sen bunu diyebilecek güçte misin? Neden hala riyakârlık yapıyorsun?” düşüncesine takılmış ve gerisini getirememiş. Mamafih bunlar o zatın yaşadıklarıdır ki, ne anlatılabilir ne de başkalarına hissettirilebilir türden şeylerdir; onun birkaç dakikalık aşkın duygularıdır. Daha sonra kendisinin bile o durumu şerhetmesi mümkün değildir.

Şimdi eğer, evlerimizde bu çizgiyi koruyabilir ve Kur’ân’a gönül verdiğimizi, Rasulü Ekrem’in (sav) cemaati olduğumuzu fiilen gösterebilirsek, uzak yakın çevremiz nisan yağmuru almış yeşillikler gibi süratle hayata yürüyecek ve etrafımızda üst üste “ba’sü ba’delmevtler” yaşanacak ve toplum hayatımız melekler ve rûhânîlerin imreneceği bir hal alacaktır.

 

45. İni kesir, Tefsiru’l-kur’ân, 4/308-309; konuyla alakalı geniş bilgi için bkz: Sonsuz Nur, 2/187-194.
46. Münâvi, Feyzu’l-kadir, 2/529.
47. İbni Mâce, İkâme, 176.

Nefret Ettirmeme

Yakın tarihimiz itibariyle bizde ve diğer İslâm ülkelerinde yetişen nesiller, dinin kolaylaştırıcı ve müjdeleyici mesajlarına yeterince ulaşamamış, hatta uzak bulmuşlardır. Hadise, selim bir kalb, sahih bir akılla incelendiğinde bunun sebebinin “mânâ” konusunda bilinçsizlik ve gayretsizlik olduğu görülür.

Bu dönemde müminler, ‘Allah’a (cc) iman ettik’ demekle beraber bu kelimenin ifade ettiği mananın şuurunda olmamış, dış alemle iç dünya arasındaki koordineyi sağlayamamış ve dine, diyanete ait olguları vicdânî enginlikleriyle anlayamamışlardı. Ne acıdır ki, mekteplere din dersi konduğu zaman dahi, böyle bir fırsata rağmen bazı din ve ahlâk dersi muallimleri sadece Kur’ân-ı Kerim ezberlemekte iktifa etmiş ve dine sempatisi olmayan çocuğa yanlış eğitim metotları uygulayarak onlardaki o çok az olan “dini hürmet” hissini dahi yıkmışlardı. Bunu yaparken elbetteki çocuklar dinden soğusun diye yapmıyorlardı; ancak dört asırdan beri devam edegelen birkaç büyük yanlışımızdan biri son bir kez daha tekerrür ediyordu.

Ben şahsen şu anda bile, Cenab-ı Hakk’ın bize bahşettiği imkanları yeterince değerlendirdiğimizi söyleyemeyeceğim. Vatan evladı, din ve diyanet adına bin türlü şüphe ve tereddüt içinde önümüze kadar gelmekte ve bunlara karşı bizim vazifemiz de şüpheleri izale etmek, dini sevdirmek, Allah (cc)’ı birinci matlub, maksut haline getirmek ve Rasulü Ekrem'in (sav) sevgisini akıl mantık dairesi içinde kalblere koymak iken, bunları bir kenara bırakarak onların daha sonra içinden doğan bir iştiyakla yapacağı işleri öne çıkararak onu ürkütüyoruz. Evet, din konusu sadece bir kısım formalitelerden ibaretmiş gibi, çocuğa bazı şeyler ezberletmelerle iktifa edersek, çocuk –Allah mufahaza buyursun- dinden nefret edebilir; bir derse girmişse, başka bir derse girmek istemeyebilir. Altı aylık bir çocuğa nasıl yetişkinlere ait yiyecekleri vermiyorsak, öyle bir belli bir yaşa kadar ezberleme meselesini de zorlamamak icab edecektir. İhtimal o, iman şuurunu elde ettikten sonra kendisi ezberlemeye çalışacaktır. Konu, sevdirmek, düşündürmek, benimsetmek ve belletmek çerçevesinde ele alınmalıdır. Böyle bir yolda yürümeyip de o masum dimağları matematiksel bir üsluba zorlayarak on iki, elli iki farz deyip bazı adetleri ezberletme metodlarına başvurursak, çocuğun kafasını, bilerek veya bilmeyerek dine, dinî duygulara karşı nefret ettirmiş oluruz ki, bu da dine hizmet yolunda ona karşı apaçık kötülük demektir.

Müminler bu hususta müteyakkız olmalı ve mutlaka dini her şeyiyle sevdirmelidirler. Çocuğun kemmiyet ve riyâzî şeylerle, kafasını doldurma yerine kalb ve kafasını manaya açmalıdırlar. Onlar öyle Kur’ân’a aşık olmalıdırlar ki, onu öğrenme, makâsıd-ı İlâhî yi kavrama, idealleri haline gelmeli ve “Allahım, bana dini anlamayı ihsan et, böylece makâsıd-ı sübbaniyeni öğreneyim, Kur’ân-ı Kerim’le dolayım” diye düşünmeli ve hayatlarını bu mefkûreye bağlamalıdırlar.

Farz ve Nafile İbadetlerin Muntazaman Sürdürülmesi

“Ailene namazı emret; kendin de ona sabırla devam et. Senden rızık istemiyoruz; (aksine) Biz seni rızıklandırıyoruz. Güzel sonuç ancak takvâ iledir.” (Tâhâ, 20/132)

Hangi şartlar altında olursa olsun anne-baba dini vazifelerinde kusurda bulunmamalıdırlar ve çocuk, kullukla alakalı hususlarda hiçbir eksiklik müşahede etmelidirler. Kâinatın Efendisi’nin (sav) hiç terketmediği teheccüd namazı, hususi evrad u ezkarı, gece kalktığında okuduğu hususi duaları vardı. O bu evrad ve ezkarı vaktinde ifa etmediği zaman, kazası gerekmediği halde adeta kaza ederdi. Böylece evin içinde ve dışında başlatılan bir ibadetin hiçbir şekilde terk edilmediği gayet net olarak ortaya konmuş olurdu.

Sahabi, başlatılan bir ibadetin daha sonraları da devam ettirilmesi gerektiğini çok iyi anlamıştı. O dönemin âbid ve zâhidlerinden sayılan Abdullah ibn Amr ibn Âs her gün oruç tutmak ve sabaha kadar namaz kılmak istiyordu. Dahası, babası evlendirdiği zaman, günlerce hanımının yanına gitmemişti. Bu hanımefendi, kayınpederi vasıtasıyla durumunu Aleyhissalâtü ve’s-Selâm’a şikayet mahiyetinde intikal ettirince Abdullah ibn Amr ibn As, Allah Rasulü (sav)’nün huzuruna gitme mecburiyetinde kalmış ve Peygamberimiz Efendimiz (sav), hanımının yanına gitmediğinden ötürü ona itapta bulunmuştu. O gün Allah Rasulü (sav) ondan farzların dışındaki ibadetlerini azaltmasını istiyor; o ise daha fazla ibadette ısrar ediyor ve “daha fazlasını yapabilirim ya Rasûlallah” diyordu. Nihayet Allah Rasulü (sav) onu, bir gün oruç tutup bir gün yemeye; gecenin sülüsünü (üçte birini) yatıp bir diğer sülüsünü ihya etmeye ikna etti. Ancak bu muhterem sahabinin, yaşlandığı zaman başka bir sahabiye –Buhari ve Müslim’de- şöyle dediğini [48] görüyoruz: “Keşke Rasulü Ekrem'in (sav) dediğini kabul etseydim. Çünkü yaşlanınca bu şekilde devam ettirmek oldukça zor. Ama yine de nafile olarak yaptığım şeyleri aksatmak istemiyorum. Beni nasıl bıraktıysa Allah Rasulü (sav)’in öyle bulmasını isterim.” [49]

Abdullah b. Amr iyi bir örnektir; insan itiyat haline getirdiği ibaretleri terk etmemelidir. Zaten Allah Rusulü (sav) de, sahih bir hadislerinde: İbadetin en faziletlisi az bile olsa devamlı olanıdır” [50] buyuruyor. Şayet gücümüz yetmiyorsa, belli bir süre sonra çocuğun gözünden düşmemek için, farzların dışında yapabileceğimiz miktarla iktifa etmeliyiz. Sadece farzları, sünnetleri yapabiliyorsak, onlarda kusur etmemeliyiz. Şayet teheccüde başlamışsak onu mutlaka devam ettirmeliyiz. Vitr-i vâcibi, çocuğun gözü önünde kılmak icab ediyorsa öyle yapmalı, gece kalkıp kılınması müessir olacaksa gece eda edilmeli. Evvâbin, işrak ve duhâ namazlarını kılıyorsak, aksatmamalıyız; aksatmamalıyız ki çocuk, “yapılan bu şeyler bazen de terk edebiliyor” zehabına kapılmasın. Böylece, ibadetlerdeki ciddiyet onun benliğine mâl olsun; mâl olsun da sizin o konudaki kusurlarınızdan dolayı sizi ikaz etsin. Evet “işrakı kılıyor, duhâyı terk ediyorsun babacağım” diyebilmelidir. Ayrıca, yapılan ibadetler ciddi bir huşu ve olabildiğine bir saygı içinde yerine getirilmelidir; getirilmelidir ki, çocuğun şuuraltı bu olumlu şeylerle mamur hale gelsin.

 

48. Buhari, Savm, 55; Fezâilu’l-Kur’ân, 34; Müslim, Sıyâm, 182.
49. Ebu Nuaym, Hilye, 1/285-286.
50. Buhari, İmam 32; Rikak, 18; Müslim, Müsafirin 216,218; Münafikın, 78; Ebu Davud, Tatavvu 27; Nesei, Kıyamülleyl, 19; İbni Mâce, Zühd 28.

Buraya kadar belirtmeye çalıştığımız hususlar, bizim gibi düşünenler içindir. Evet eğer çocuklarımızın duygulu, hisli, dindar, şuurlu, akıllı ve İslâm’ı öğrenmelerini arzu ediyorsak, bizce bu işin yolu budur. Her şeye kendi yoluyla ulaşılır; böyle yürünürse netice elde edilir. Değişik bir ifade ile; çocuğun doğru yolda bulunmasını ve bir yaşama yöntemi olmasını arzu ediyorsak, bizim de bir yolumuz, yöntemimiz olmalıdır. Düşünce ve davranışlarımız her zaman aynı olmalı ki, çocuk da aynı şeyleri görerek hep aynı şeylerle meşbû bulunsun. Bunların yerine getirilmesinde dünyamızın tanzimi, ahiretimizin elde edilmesi ve çocuğun da dünya-ahiret saadetine mazhariyeti söz konusudur. Gerçi bunlar bir perhiz ve hekim tavsiyesi gibi görünüyor, ama tatbiki can sıkmasa gerek. Sabah-akşam almanız gereken ilaçları, hiç şaşırmadan ve aksatmadan alma gibi bir şey. Böylece siz dengeli bir hayat yaşamış olacak, ölçülü davranacak ve evinize de ölçüyü hakim kılacaksınız.

Çocuk, saygı, huşû, edeb ve huzurun –ki bunu yer yer arz etmeye çalışmıştık- bakışınızda, duyuşunuzda, yatışınızda, kalkışınızda hep bunları hissetmeli ve ruhu bunlarla dolmalıdır.

Şeâire Hürmet Hissi

Bize göre bir kısım mukaddes mefhumlar vardır. Bu mefhumların arkasında da çok mukaddes anlamlar vardır. “Allah” (cc) mefhumu bizim için çok mukaddestir ve imanın bir rüknüdür. Allah'a (cc) inanmayan birinin İslâmi ve imânî hayatı yoktur. Bu yüce ve yüceliği nispetinde de olabildiğine mukaddes mefhumun belli bir yaştan itibaren –ki bu devrenin başlangıcı genelde 7-9 yaş olarak düşünülür- dimağlarda yerleşmesini, gönüllerde oturmasını ve çocuğun bütün hayal âlemini işgal etmesini temin etmekle mükellef bulunduğumuz katiyen unutulmamalıdır. Çocuğun, Peygamber (sav)’in hayaliyle yaşamasını temin etmek, o evde sürekli ondan bahisler açılmasına bağlıdır. Şayet bir evde sadece, televizyon-sinema artistlerinden bahsediliyorsa ve çocuğun temaşa ufkunda her zaman televizyonlar, sinemalar bulunuyorsa onun hayaline hakim olan da bir kısım artistler olacaktır. Sorduğunuz anda size pek çok sporcu, müzisyen ve artist ismi sayılabilecek; ama belki de dört sahabi ismi söyleyemeyecektir. Hafıza ve şuuraltı, bütün kapasitesiyle, çok faydası olmamakla beraber, “hayalin fıskı”na sebebiyet veren bu gereksiz şeylerle mâlemâl dolacaktır.

Dinde mukaddes bilinen her şey, düşünce ve davranışlarımızda daima mukaddes olarak ifade edilmelidir. Mesela, kâbe mukaddes bir mekandır. Siz de çocuğun yanında, Kâbe ile ilgili hislerinizi dile getirirken fevkalade saygılı olmalısınız. “Kâbe sınırlarından içeriye girdiğim zaman, toprağına yüz sürmeyelim. Medine-i Münevvere’ye yaklaştığım zaman ayaklarımızı saygıyla yere basmalıyız. Meseleyi götürüp, Rasulü Ekrem'in (sav) gezdiği yerlerde, -İmam Malik gibi- “burada ayakkabıyla veya merkeple gezilmez” esasına bağlamalıyız. O büyük İmam, uzak yerden Mescid-i Nebevi’ye veya başka bir mescide hadis dersi kıraatine, tilavetine giderken ya da Medine’nin sınırlarından içeriye girdiğinde, bindiği merkepten aşağıya iner, orada böyle gezilmesi gerektiğini gösterirdi. Elbette bunu gören çocuk Ravza-yı Tâhire ve onun sahibine saygıyla dolup taşacaktır.

Kur’ân-ı Kerim için de durum aynıdır. “Her kim Allah’ın şeâirine saygın gösterirse, şüphesiz bu, kalblerin takvasındandır.” (Hac/32) buyurulmaktadır. Şeâire hürmet etmek kalbin takvasındandır. Kalbin takvası ise, kalbin Allah'ı (cc) tanıması, tanıdığı büyük Allah'a (cc) saygıyla yönelmesi, O’na sığınması, O’na itaat etmesi ve hakikat-ı ulûhiyeti tam olarak kavramasıyla mümkündür. Şeâire hürmet hayâtîdir; şeâirden olan cami, çocuğun nazarında o kadar mukaddes görülüp kabul edilmelidir ki, o, bütün Allah'a (cc) giden yolların camiden geçtiğini düşünmeli ve müezzinin lâhûtî sesinin minarelerden, “Allahu ekber” şeklinde yükselmesi, çocuğun nazarında büyümelidir ve “Allahu ekber” dendiği zaman da o kelimeleri tekrar etmeli ve ezan bitince de ellerini kaldırarak; “Allahumme rabbe hâzihi’d–da’veti’t-tâmmeti ve’s-salâti’l-kâimeti, âti seyyidenâ muhammedeni’l-vesî lete ve’l-fazilete v’b’ashu makâmen mahmûdeni’llezî ve’adtehu; Ey bu kamil davetin ve kılınacak namazın Rabbi olan Allah’ım! Muhammed’e (sav) Hakk’a yaklaşma, cennete ve ötesine ulaşmayı lutfet ve O’nu kendisine vadettiğin makam-ı mahmud’a ulaştır. [51] diyerek boşalmalıdır.

Hülasa, eğer Allah’a inanıyor ve O’nu seviyorsak ve içimizde takva ve şêâire tazim hissi varsa, bu hislerimizi çocuğun gönlüne boşaltacak ve ona Allah’ın büyüklüğünü gösterecek, sevdirecek ve o Mabud u Mutlak’tan başka Mahbub, Maksud, Matlub olmadığını onun bütün benliğine işleyeceğiz. Taberani’nin Ebu Ümame’den naklettiği bir hadis-i şerifte Allah Rasulü (sav): “Allah'ı (cc), Allah'ın (cc) kullarına sevdirin ki, Allah (cc) da sizi sevsin” [52] buyurur. Allah (cc) ancak iyi tanımakla sevilir; zira insan bildiği sever, bilmediğine de düşman olur. Dinsiz ya da ateistler Allah (cc)’ı tanımadıkları için düşmandırlar; eğer tanıyabilselerdi seveceklerdi.

Kur’an-ı Kerim’de Allah (cc) “İnsanları ve cinleri ancak, Bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât/56) ferman eder. Mücahid (ra) buradaki {liya’budûn} “bana kulluk etsinler diye” kelimesini {liya’rifûn} “beni tanısınlar, bilsinler” [53] olarak tefsir etmektedir. Demek ki bir insan Allah’ı biliyorsa kullukta bulunuyor; bilmiyorsa nankörlük ediyor. Öyleyse evvela biz bildireceğiz; çocuk da bilecek ve o duyguyla dopdolu hale gelecek ki, Allah'a (cc) karşı saygılı olabilsin. Ancak her seviyenin ayrı bir tanıtma ûslubu olmalıdır ve Allah'a (cc) karşı saygılı olabilsin. Ancak her seviyenin ayrı bir tanıtma üslubu olmalıdır ve Allah’ı (cc) tanıtma konusunda tanıtım, yaşa-başa göre yapılmalıdır. Belli bir yaştaki çocuğa, önüne konan sofranın Allah tarafından geldiğini delilsiz, mücerret anlatma ona kâfi gelebilir. Başka bir yaşta insanların, hayvanların, ağaçların beklediği yağmurun, gökten O’nun inayetiyle geldiğini, başımızdan aşağı boşalan o yağmurun, Allah’ın mahz-ı rahmetinden taşıp geldiğini anlatmak gerecektir. Daha ileri yaşlardaki birisine ise, Allah’ın, denizlerde, ırmaklarda vaz’ ettiği tebahhur etme (buharlaşma) kanununu, havada yağmurun damla damla döküme kanunu ve bütün bunların asla tesadüfe verilemeyeceği, herşeyin Allah’ın inayetiyle olduğunu anlatmak gerekecektir. Daha seviyeli çocuklara ise, pozitif ilimlere ait argümanları kullanarak onun seviyesine göre Allah’ı tanıttırıp sevdireceksiniz.

Bir hadislerinde Allah Rasulü (sav) şöyle buyururlar: “Allah’ın size nimetleri karşısında Allah'ı (cc) seviniz. Beni de Allah'ın (cc) elçisi olduğum için, Allah (cc)’tan ötürü seviniz. Ehl-i Beytimi de beni sevdiğiniz için seviniz” [54]

 

51. Buhari, Ezan, 8; Tefsiru Sure (17) 11; Tirmizi, Salât 43; Nesei, ezan 38; İbni Mâce, Ezan 4.
52. Ali el-Müttaki, Kenzü’l-Ummal, 15/777.
53. Kurtubî, el-Câmiu Li ahkâmi’l-Kur’ân, 17/55.
54. Tirmizî, Menâkıb, 31

Usulü bulunabildiği nisbette bu sevme ve sevdirme işi zor olmasa gerek. Çocuklarımıza, bir takım lüzumsuz neşriyat yerine, Rasulü Ekrem'i (sav)n siyerini okutabilsek ve onların eline, hiç olmazsa Muhammed Yusuf Kandehlevî’nin “Hayâtu’s-Sahabe”sı gibi her an müracaat edebilecekleri bir kitap versek, zannediyorum Rasulü Ekrem'i (sav) ve onun ashabını ve onların çocuklarını tanıma fırsatı bulacak ve bunlardan herbirerleri onların gözünde hayatlarının kahramanları olarak büyüyecek; anlara uymaya, onlara benzemeye, Hz. Hamza (ra) gibi şecaatli, Hz. Fâruk-ı A’zam (ra) gibi kılı kırk yaran âdil olmaya çalışacaklardır. Allah'ın (cc) binlerce rizâ ve rızvanı bunların üzerine olsun..!

Evet her zaman evimizin baş köşesinde Kur’ân-ı Kerim, sonra Rasulü Ekrem'in (sav) siyeri ve ashab-ı kiramın hayatına ait megâzi kitaplarını bulundurmak ve çocuklarımızın gönüllerinin onlarla beslenmesini sağlamak, tarihi kahramanlarımızla onların gönüllerini, gözlerini açmak ve atalarını onlara sevdirmek çok önemlidir.

Burada bir noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum. Felsefî biçimde ve aklî yollarla, akîdemize musallat olan tereddütlere, şüphelere karşı, değişik delillere başvurmak mantığın, fikrin gereği olsa da mücerret mantığa saplanıp kalmak, bazen insanın kalbî hayatını söndürüp onu ümitsizliğe itebilir. İnsan, aklı ve fikrine ait vazifeleri yaptıkları ve bunlarla alakalı bütün fonksiyonları yerine getirdikten sonra, pratik hayatta bu duygu ve düşüncelerin nasıl meydana geldiğine dair misalleri araştırmaya başlayacaktır. Binaenaleyh siz, fiziğin, kimyanın, astronominin diliyle Allah'ın (cc) varlığına ve birliğine ait binlerce 3afâki ve enfüsî delillere sarılıp, yukardan uzanan nurânî bir merdivenle yukarılara çıksanız da, pratik hayattan misaller veremiyorsanız ve çocuk da bunlara akıl erdiremiyorsa, vereceğiniz dînî düşünceler onun zihninde birer felsefî nazariyeler gibi algılanacaktır.

Anlattığınız ya da anlatacağınız dînî değer yargıları ve millî meziyetlerin, tarihin belirli dilimlerinde yaşanmış olduğunu gösteremiyorsanız bunlar bazılarına ütopya gibi görünebilir. Siz, bu değerlerin yaşandığını ve yaşanabildiğini beli misallerle gösterme mecburiyetindesiniz.

Daha yakın zamana kadar, yaşanıp yaşanılamayacağı hususunda bizim bile kalbimizde-kafamızda bir hayli tereddüt vardı ve kendi kendimize, “Bu olaylar belki yaşanmıştır; ama ihtimal dünya bunları bir kere görmüştür. Bir daha görmesi ve hele yaşabilmesi çok zor; hatta biraz da ütopik görünmektedir” fikri, bir genel hastalık gibi yaygındı. Ne var ki, Allah’ın, imanın, dinin anlatılmadığı pek çok müessesede, Allah’ı peygamberi tanıyan, yüce yaratıcı ve O’nun Nebisi’ne bağlılık yolunda seve seve hem dünyalarını hem de ukbalarını feda etmeye hazır bulunan gençleri görünce, artık yürekten inanıyoruz ki, sahabi gibi bir cemaat yaşamıştır; bundan sonra da yaşayabilir. Zaten, nassların bize verdiği işaret ve bişâretler çerçevesinde –inşaallahu teâlâ- bu ümmetin hitamında, Rasulü Ekrem'in (sav) “garipler” diye tavsif buyurduğu [55] sahabiye benzer bir cemaatin yaşayıp, din-i mübin-i İslâm’ı evc-i kemâle çıkaracağına da inancımız tamdır.

Âyât-ı tekviniye ıttılâınız derecesinde, kalbinizdeki takva, Allah (cc) saygısı, Allah (cc) korkusu, mescid, mabed ve benzeri şeâir, mukaddes âbideler halinde çocuğun nazarında büyük görünmeye başlar ve bütün bunlar onun nazarında hakikaten Allah'ın (cc) huzuruna birer davetin ifadesi olurlar. Burada yeri gelmişken Yahya Kemal’in bu mevzudaki şâyân-ı takdir şu mısralarını hatırlatmak istiyoruz:

Emr-i bülendsin ey ezan-ı Muhammedî
Kâfi değil sadâna cihan-ı muhammedî.
Sultan Selîm-i Evvel’i râm etmeyip ecel,
Fethetmeliydi âlemi şân-ı Muhammedî. [56]
Gök nûra gark olur nice yüz bin minareden,
Şehbal açınca ruh-ı revan-i Muhammedî
Ervah cümleten görür Allahu ekber’i
Aks eyleyince arşa lisan-ı Muhammedî.

Ezan, Müslümanlığın ulvî duygularının en önemli bir sembolü ve namaz öncesi bir konsantrasyon vesilesidir. Aynı zamanda, namazın, Allah’a karşı bir kulluk olarak büyüklüğünün ifadesi ve O’nun çağrısı ve davetidir. Söz çocuklarınızı bu duygularla dopdolu yetiştirirseniz, onlar da ezanı duydukları zaman heyecanlanırlar, gözleri dolar, hisleri köpürür, mehâbetle, muhabbetle tir tir titremeye başlarlar. Şimdi âbâ ve ecdadımızın bize, onlardan evvelkilerin de onlara yaptıkları bu vazifeyi –inşaallahu teala- bunca sarsıntı ve teklemeye rağmen yine bizler ve sizler ihya ve ikame edeceğiz. Evet şeâiri ilan edecek, onu gelecek neslin nazarında kendi kıymetiyle gösterecek, aynı Allah’ı, Rasulü’nü ve Kurân-ı Mucizu’l-Beyan’ı herkese sevdireceğiz.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz; evlerimizde, ibadet hayatımız arızasız olarak yerine getirilmeli, dinle, diyanetle alakalı çocuklarımızın kafasına sokulan şüphe ve tereddütler vakit fevt etmeden izale edilmeli, evimizin içinde Allah’a tekarrübün yaşandığı, rahmet-i ilahiye’nin sağanak sağanak başımıza indiği, gözlerimizin tatlı ümitlerle dolup reca içinde Allah’a yöneldiği ve sinelerimizin hüzünle dolup taştığı değişik bir kısım saatler olmalıdır. Öyle bir saat olma ki, o saatte evimizde Rasulü Ekrem (sav) görünüyor gibi tasavvuru, tasviriyle çocuğun, hanımefendinin nazarında şöyle böyle mutlaka kendini göstermelidir.

İşte bunlar sizin İslâmî ibadet ve akide hayatınızda çocuğunuza kazandırdığınız öyle büyük kıymetli şeylerdir ki, onun ilerideki hayatında o, birer birer bunların semerelerini görecek, duyacak ve size karşı minnettar olarak dua edecektir.

Şeâiri tazim, zatında büyük olan, dinin büyük kabul ettiği ve sizin de büyük gördüğünüz değer ve kıymetleri kavlen ve fiilen büyük göstermek demektir. Onların nazarında, ancak, ezanla anlatılabilen o ulular ulusu, büyükler büyüğü “Allahu ekber” hakikatıyla şehbal açacak, ruh dünyalarında bayrak gibi dalgalanacak, kalblerini tül gibi saracak; söz de bu mazhariyetler karşısında dönüp tâlihlerinize tebessümler yağdıracaksınız.

 

55. Müslim, iman 232; Tirmizi, İman 13.
56. Yahya Kemal’e ait bu mısraların da delaletiyle, I. Sultan Selim’de cihanı bir köy haline getirme duygusunun ağır bastığını düşünüyoruz. Rasulü Ekrem (sas)’in aşkıyla bu vahdeti temin edecek ve Kur’ân’ı bütün insanlığın Kitab’ı haline getirecekti; ama ecel onu alıp götürünce olmadı.