| HÜLYA'YA MEKTUPLAR-1- "GERÇEK NEDİR?" |
||
|
BİR DOSTUMUN kitabevine uğramıştım. O müşterileriyle ilgilenirken, ben de karşıdaki hârika manzarayı seyre koyuldum. Sıra sıra karlı dağlar.. Eteklerine kadar beyaza bürünmüşler.. Altta, altın renkli bir ırmak. Güneşin ışığını parıl parıl aksettirmekte.. Irmağın üst kısmı, dağın yamacına kadar çamlarla kaplı. Alt taraf, rengârenk çiçeklerin âdeta oynaştığı bir başka şenlik.. Şu engin âlemin daracık bir çerçeveye sıkıştırılmış bir köşesini, milyarlarca insandan bir ferd olarak seyrediyordum. “O, kâinattan bir parça; ben insanlık âleminden bir ferd...” diyordum kendi kendime. Arkadaşım müşterilerini yolcu etti ve “kusura bakma” diyerek masasına oturdu. Dükkânda bir o, bir ben, bir de raflarda kitap karıştıran bir genç kalmıştık. Gencin sırtında, sarkık bir mont vardı. Bu olasıya bol montu, bir o kadar geniş bir pantolon takip ediyordu. Bu pejmürde kıyafet ile, kitap karıştırmak arasında bir münasebet kuramamıştım. Derken, genç, yüzünü dönüp masaya doğru yaklaştı. Şaşırmıştım. O ana kadar erkek zannettiğim genç, meğerse bir kız imiş. Arkadaşıma sorduğu soru ise, hayretimi bir kat daha artırdı: “Bana, gerçeğin ne olduğunu ve hayatın gayesini anlatan bir kitap lâzım. Neyi tavsiye edersiniz?” Arkadaşım bana dönerek, bu husustaki kanaatımı sordu. Önce, böyle bir konuya ilgi gösterdiğinden dolayı genci tebrik ettim. Ardından: “Bu kitabı, şu anda bulup bulmaman önemli değil” dedim. “Bugün olmazsa, yarın bulursun. Ama hiç düşünmeden yaşayanlar, yetmişine seksenine de ayak bassalar, eyvahtan, eseften başka bir şey bulacak değiller” diye, sürdürdüm konuşmamı. Sonra, kalktım, raflardan bir kitap seçip, kendisine verdim. “Şimdilik bunu dikkatle oku. Gerekirse, başka birini daha tavsiye ederim.” dedim. Arkadaşım kitabı sararken, genç bana dönerek: “Afedersiniz” dedi. “Sakıncası yoksa görevinizi sorabilir miyim?” Arkadaşım, bana fırsat bırakmadan künyemi okudu: "......" Genç kız bir süre düşünceli düşünceli önüne baktı... Sonra, tereddüt dolu bakışlarla bana dönerek: “Bilmem ki... Nasıl söylesem!...” dedi. Yine bir süre sustu.. Kendisine fırsat vermek için. “Çekinme” dedim. “Ben senin ağabeyin; yahut, hocalık cihetiyle baban sayılırım... Eğer sana faydalı olabileceksem, bunu memnuniyetle yaparım.” Gencin yüzünde ümit ışıkları belirdi. Lâkin, tereddütlerini büsbütün yenebilmiş değildi... Devam ettim: “Madem ki, bir şeyler öğrenmek istiyorsun... Beni de problemlerini çözecek birisi zannediyorsun... Ben öyle olmasam bile, bu kanaatın gereği, bana bütün sorularını eksiksiz sormalısın. Derdini, her yönüyle ortaya koymazsan, sana lâyıkıyla faydalı olamam. Her soruna cevap verebileceğimi iddia edemeyeceğim. Ama bilmediklerimi öğrenir, yahut müracaat edebileceğin kitap isimlerini tespit edebilirim...” Genç kız rahatlamıştı... “Yakın bir zamanda, bu şehirden ayrılacağım” dedi. “Diplomamın imzalanmasını bekliyorum. Acaba, sorularımı yazıp buraya bıraksam, bana cevap yazabilir misiniz?” Kendisine “elimden geldiğince faydalı olacağımı” söyledim. Heyecan ve ümit dolu titrek bir sesle teşekkür etti. “Allahaısmarladık.” diyerek kapıya doğru yürüdü. Tam çıkmak üzereyken: “Bir dakika” diyerek durdurdum. “Bir hususa kısaca temas etmek isterim.” dedim. “Umarım, düşüncelerin için bir hareket noktası olur. Kısaca diyorum, zira nasip olursa tafsilâtını yazmaya çalışacağım.” Karşıdaki manzarayı göstererek: “Şu resmi görüyor musun?” diye sordum. “Evet.” dedi. “O resimdeki dağlar gerçek dağ, ağaçlar gerçek ağaç mı?” “Evet,” dedi ve ilâve etti: “Bu bir fotoğraf!.. Yağlı boyaya hiç benzemiyor.” “Doğru söyledin.” dedim. “Nitekim altında, küçük harflerle, nerenin fotoğrafı olduğu da yazılı. Şimdi, sen o beldeye gitsen; o çimenlerde oturur, o dereyi seyreder, o çamların altında gölgelenebilirsin değil mi?” Merak ve düşünce karışımı bir edâ ile: “Evet” mânâsında başını salladı. “Şimdi, şu dükkânda yüzlerce de yağlı boya tablo olduğunu farzedelim. Onlardaki ağaçlara, dağlara, sulara 'gerçek' diyebilir misin? O çamların altında gölgelenip, o güneşten faydalanabilir misin?” Birşeyler hissetmenin ümit ışıkları gözlerinde hafifçe belirmişti. “Hayır.” diye cevap verdi. “İşte” dedim. “Söylenen her söz, ileri sürülen her fikir, ya bir gerçeğe dayanır; yahut da söyleyen şahsın kendi kanaatının eseri, şahsî düşüncesinin mahsûlüdür. Şu halde, değişmez ve sabit bir gerçek olacaktır ki; fikirler ona uyduğu müddetçe doğru, ondan uzaklaştığı nisbette yanlış olsun. Gerçek değişmez. Zaten, değişene gerçek denmez. Her fikir bu esasa göre ölçüleceğinden, o değişmez gerçeği nerede ve nasıl arayacağız? Bu konu üzerinde biraz kafa yormanı istiyorum. İleride daha iyi anlaşmamıza faydalı olacaktır, sanırım..” Genç kız bir süre bakışlarını tabloda dondurdu... Sanki, tabloyla bütün alâkası, ona bakmaktan ibaretti... Kendisi ayrı, apayrı bir iklimde dolaşıyordu... Bir süre sonra, -hiçbir kanaat ortaya koymadan, ama çok samimî bir edâ ile- tekrar teşekkür ederek dükkândan ayrıldı. O gün geç saatlere kadar, genç kızın ibret verici hâlinin tesirinden kurtulamadım. Ertesi gün de, sık sık, aynı olayı hatırlayıp durdum. Onun neler soracağı, yahut bu sorulara nasıl cevap vereceğim, pek önemli değildi. Asıl önemli olan, diyordum kendi kendime, bu ve bunun gibi yüzlerce gencin ruh âlemlerinde nice ızdırapların kaynaşması ve bunlara lâyıkınca el uzatılmamasıydı. Bu genç benimle niçin bir şans eseri karşılaşmış olsundu?.. Eğer bende onun derdinin ilâcı varsa, ben onu daha önce bulmalıydım. Ben; yâni hepimiz, bütün yetkililer... Hava kirliliğine verdiğimiz önem kadar, gençlerin ruhî problemlerine de eğilmek görevimiz değil mi? İllâ da gencin bunalmasını, sefâhate yahut anarşiye düşmesini mi bekleyecektik? Bir an, kendimi o gencin yerine koydum. Ailesi, ondan tek şey istiyordu: 'Başarı'.. Aynı şeyi, işe gireceği müessese de istiyordu... Bu gencin ruhî problemleri, inancı, morali, mâneviyatı; ne âilesi için önemliydi, ne de iş çevreleri için... Öyleyse buna, kim, nasıl eğilecekti?.. Acaba yarın önüme gelecek sorular, bu kızcağızın kendi soruları mı olacaktı? Yoksa o sorularda, onu bu bunalıma bilerek iten bazı çevrelerin bir "başarı belgesi"ni mi okuyacaktım? “Her neyse.” dedim, kendi kendime... “Bunları düşünmenin şimdilik hiçbir faydası yok...” Bir gencin kurtuluşu için, toplumun topyekûn düzelmesini beklemek de zaman kaybından başka birşey değil. Zaten toplum denilen şey ne ki? Fertlerden meydana gelmiyor mu? Bir gencin düzelmesiyle, toplumun yetmiş milyonda biri düzelmiş olmayacak mı? Zihnimde bu ve benzeri düşünceler çarpıştığı bir hâlde ertesi güne çıktım. Mesâi bitiminde, kitapçı dostuma uğradım. “Bir haber var mı?” diye sordum. Her zamanki tatlı gülüşüyle: “Gel! gel!” dedi. “Beklenen mektup geldi..” Mektup dediği tam dört sayfalık bir şikâyet dilekçesiydi... Gerçeği bulma arzusu, her ifadesinde bütün berraklığıyla okunuyordu. •••
Genç kız, mektubunun bir yerinde şöyle diyordu:
“Saygı değer büyüğüm, ben diplomamı aldım. Birkaç saat sonra bu şehri terkedeceğim. Felsefe hocası olarak hayata atılacağım. Ama işin tuhaf tarafı, kendime has bir düşünce sistemim henüz teşekkül etmiş değil. Bu hâlimle kime, ne anlatabilirim? Hangi filozofun sözünü dinleyeceğim? Şaşırıp kalıyorum. Hepsi birer birer karşıma geçip ‘Gerçek bende, bana gel!’ diyorlar. Bir yandan da, birbirlerini çürütüyorlar. Ortada kalıyorum. En iyisi felsefe hocalarımın fikrini alayım, diyorum. Onlar da başka bir âlem... Kimi ‘falan kitabı oku’ diyor, kimi ‘filan kitabı’... Tavsiyeler birbirine zıt. Çok şükür bitirdim de kurtuldum.” Mektubun bir yerinde, 'toplumdan' dert yanıyordu: “O da,” diyordu “felsefecilerin bir başka türlüsü... Her kesim, ayrı bir hayat anlayışına sahip. Birinin ak dediğine, diğeri kara demekte.. Şöyle hareket ediyorum, falan kesimce ayıplanıyorum. Böyle hareket ediyorum, filan kesimce horlanıyorum...” Ve bana soruyordu: “Bunların hangisi gerçek?.. Lütfen bana yardımcı olun!.. Bütün bu olanları düşünmeden, mesele yapmadan yaşayayım diyorum. Bakıyorum, bu defa bilmeyerek başka bir felsefî cereyanın içine düşmüşüm...” Ve kendi ruh hâlini tasvire devam ediyordu: “İçim çelişkilerin harp meydanı... Bir şu tarafa, bir bu tarafa meylediyorum... Bazen, kendimi boşlukta hissediyorum. Dünyayı, hayatı, konuşmayı, susmayı, ağlamayı, gülmeyi; hepsini mânâsız görüyorum... Oyun, oyun... Hepsi oyun, diyorum kendi kendime... Kafamda düşünceler çarpışıyor. Hiçbiri kararında kalmıyor. Birisi gidiyor, yerine bir başkası hücum ediyor... Huzuru iyiden iyiye yitirmiş durumdayım.” Mektubun her satırı, ayrı bir derdi haykırıyordu. Son sayfadaysa bir hayli mesele sıralamıştı: “İnsan nedir? Vazifeleri nelerdir? Sizce, kadın erkek eşitliği mümkün mü? Ölüm olayını nasıl değerlendirirsiniz? Ölümün ötesi var mı?..” Ve benzeri birkaç mesele daha... Sonunda, bir hürmet cümlesi ve imza: "Hülya"... ••• Bütün bu soruların, "bir mektubun sınırlarını taşacağını" düşündüm. “Ama mutlaka birşeyler yazmam lâzım” diye, geçirdim içimden... Genç kızın bıraktığı adres, bir bayan öğretmene âitti. Mektupları, onun eliyle almayı uygun bulmuştu. Daha sonra öğrendiğime göre, gerçek ismi de "Hülya" değilmiş... Bu ismi niçin seçtiğini bilmiyorum. Ama bilmediğim bir hisle, bu ismi ben de benimsedim. "Hülyâ" ile "gerçek" arasındaki tezat da, bunun bir sebebi olsa gerekti... Her ne ise... Ben, Hülya’nın bu mektubundan sonra, bir süre, çeşitli yayın organlarının; bilhassa kadına dönük yayın yapan dergilerin bazı okuyucu mektuplarını bir bir inceledim. Bazı dergi yetkilileriyle de bizzat temas kurup etraflıca bilgi aldım. Vardığım netice şu olmuştu: Hülyâ’nın derdi, büyük bir kesimin de derdi idi. Ama onlar, sorularını onun kadar açık ortaya koyamamışlar, içlerini tam olarak dökmekten kaçınmışlardı. Bunu tespit edince, Hülyâ’ya vereceğim cevapları önce bir dergide yayınlamak geçti içimden. “Cevapları yayınlayacaksam, hepsini birlikte yayınlamalı, üstelik onun iznini de almalıyım!” diye düşündüm. Nitekim öyle oldu.. •••
Kendisine, ilk olarak aşağıdaki mektubu yazdım:
“Sana, “Gerçeği arayan Hülyâ!” diye hitap edeceğim. Takdir edersin ki, sorduğun soruların herbiri; başlıbaşına bir seminer, bir tez, bir kitap konusu... Bunların bir kısmına, bu mektubumda işaret edeceğim. Önce şunu iyi bilmelisin: Kadın, her şeyden önce insandır. Bir insan olarak yapması gereken vazifeler, bulması gereken gerçekler vardır. Kadınlık görevi ve sorumluluğu bundan sonra gelir. Ben de, bu noktadan hareket edeceğim. Sorularına cevap verirken, senin yazdığın sırayı yer yer bozacağım. Ama mektuplarım tamamlanınca, umarım belli bir noktaya gelmiş olacağız. Sonrası, elbette senin şahsî gayretine kalacak.. Bu mektubumda, seninle genel bir sohbet yapmak isterim. Nasip olursa ikincisini, “Gerçek Nedir?” konusuna ayıracağım. Şimdi sana bir teklifim olacak: Hayâl gücünü kullanarak, dünyaya bir anda geldiğini farzet. Etrafın tamamen ıssız olsun. Senden başka kimsecikler bulunmasın çevrede. Sen, hayretler içinde, ne yapacağını şaşırmış bir vaziyette iken, yanıbaşında yer yarılsın. Bir ağaç çıksın ortaya.. Süratle büyüsün. Onun gölgesinde bir süre dinlen. Derken, meyveler bitmeye başlasın dallarında.. Onları kopar ve ye... Biraz sonra, bir hayvan salına salına gelsin yanına.. Onu sağ ve sütünü iç... Etrafta şöyle bir gezinmek iste.. Uzaktan bir başkası gelsin dört nala.. Ve tam önünde dursun.. Ona bin ve bir süre gezin... Şimdi soruyorum sana: Bütün bu işleri hiç hayret etmeden, tabii karşılayıp, hissizce yapabilir misin? “Ne oluyor?” diye sormaz mısın, kendi kendine? Şairin ifadesiyle: “Ben kimim ve bu hâl neyin nesi?” demez misin? Kalbin heyecanla çarpmaz mı? Bütün bu ikramlar karşısında kime, nasıl teşekkür edeceğini sorup öğrenmen, senin için en büyük vazife olmaz mı? Şimdi, başka bir sahne farzet: Sen yalnız olma.. Çevren binlerle, yüzbinlerle sarılsın.. Ve nihayet, bugünkü dünya nüfusu çıksın ortaya.. Sana hizmet eden bitki ve hayvanların sayısını, türünü arttır.. Derken günümüzdeki bitki ve hayvan dünyasını karşında bul. Sonra kendi kendine sor: Değişen ne ki? Yalnızken gösterdiğim heyecanı, hayreti, içimde beslediğim teşekkür arzusunu, şimdi niçin besleyemiyorum? Gerçekte, hayretim daha da artmalı değil miydi?!.. Şu kalabalıklar, şu yüksek binalar, şu gürültüler, şu dedikodular, şu geçim kavgaları benim düşünceme perde mi oluyorlar? Evet, gerçeği arayan genç kardeşim! Az bir dikkatle hemen anlayacaksın ki; bir yönüyle cemiyet hayatı içinde bulunan ve birçok ihtiyaçlarını onunla gören insan, diğer yönüyle hayatını tek başına yaşamakta, ömrünü tek başına tüketmektedir. O, bu dünyaya tek gelmiştir. Doğum sıkıntısını yalnız çekmiş, dünyaya gelir gelmez ağlamaya tek başına koyulmuştur. İşte bu insan; kendi iç âleminde ömrü boyunca yalnız başına yaşayacak, sonunda kabre yalnız girecektir. Mahşere çıkarken de, -bir bakıma- yalnız olacak, herkes gibi o da kendi ömrünün hesabını tek başına verecektir. İnsan, bu dünyaya ilk adımını baba ocağında atar. Tam kendine göre bir âlem bulmanın rahatlığı içinde sütünü emer ve beşiğinde bir başına uyur... Gezmeye başlayınca, evin odalarında; biraz büyüyünce, mahâllenin sokaklarında ve nihâyet çarşı-pazarda dolaşır. Yalnız başına uyur. Rüyâsını yalnız görür ve yalnız uyanır. Ne rüyâda birçoklarıyla görüşmesi, ne de uyanıkken arkadaşlarıyla dolaşması onun tekliğinini gidermez... Sofrada, bir aile çatısı altında birlikte yemek yerler. Ama, herkes kendi karnını doyurur, kendi gücü nisbetinde çalışır, iş görür. Evet! İnsan, yaradılışının da icâbı olarak cemiyet hayatına girmeli, birçok ihtiyaçlarını temin etmeli; ama kalabalıklar içinde kendini kaybetmemeli!.. Ve çok iyi bilmeli ki; etrafındaki bu insanlar birer birer kabre göçecekler. Bugün dünyaya gelen çocuklar dahil, yüz sene sonra, şu anki altı milyar nüfustan hiçbiri dünya yüzünde kalmayacak. Yalnız olarak dünyaya gelen insan, kabre de yalnız olarak göçecek. O, ölümle pençeleşirken, birkaç kişi dışında, milyarlarca insan, kendi hayatlarını yaşamaya, kendi safâlarını sürmeye devam edecekler. Öyle ise şimdi bu kalabalıklardan hayâlen sıyrıl.. Kendi yalnızlığına dön.. Vücudunda vazife yapan organları, şöyle bir düşün: Hiçbiri, bu görevi kendi isteğiyle üstlenmiş değil. Yine herbiri, kendi vazifesinin başında, öteki organlardan, hattâ kendinden habersiz, görevini hassasiyetle sürdürmekte.. Ve sen onları işleriyle başbaşa bırakmış, hariçteki şeylerle ilgilenmekte; okumakta, düşünmekte yahut eğlenmekte, gülmektesin... Dünyaya gelişini hatırla... Bu gelişin üniversiteye kaydolmak üzere memleketten ayrılıp bu şehre gelişine hiç benziyor mu? Neci olduğunu, kimin rahminde beslendiğini, kimin evine gideceğini biliyor muydun? Annen ve baban da, seni bu ülkeye çağırmış değillerdi. Doğduğun âna kadar, her ikisi de seni tanımıyorlardı. Bir misâfir bekliyorlardı. Ama, kim gelecekti? Erkek miydi, kız mı? Sarışın mıydı, esmer mi? Sıska mıydı, dolgun mu? Bütün bunların câhiliydiler. O halde, seni bu diyâra kim ve niçin gönderdi? Şu arz küresi, seni ve senin gibi milyarlarcasını sırtına almış nereye gidiyor? Bu geminin ve mürettebatının sahibi kim? Hergün yüzbinlerce yolcu alıyor ve yine yüzbinlercesi onu terk ediyor. Binenler nereden geliyorlar? İnenler nereye gidiyorlar? Şu kabir tünelinin ötebaşı, hangi diyâra çıkıyor? Evet, bunlar her insanın soruları. Cevaplarını bulmaya çalışmak ise, gerçeğe ermenin ve huzura kavuşmanın ilk adımı.. Fakat gel gör ki, insanların bu konudaki düşünce ve davranışları birbirine pek uymaz. Bir kısmı, bütün bu sorulara şahsî yorumlar getirir. Yahut, yanlış bir yorumcunun peşine takılır, onun iddialarını tekrarlayıp dururlar. İç bükey bir aynanın eşyayı ters zaptetmesi gibi, onların da yanlış fikirlerle dâima örselenen zihinleri, gerçekleri doğru olarak tespit edemez. Onlar bu ters görüntüye alışa alışa, sonunda başkalarının hep yanlış düşündüğüne tam mânâsıyla inanmaya başlarlar. Ama bu fikirler, onların vicdanlarını tatmin etmez. Yine kendilerini, bu kâinat çöllerinde kimsesiz bir zavallı gibi görmeye devam ederler. Bir sâhipleri olduğunu bilmenin huzurunu tadamaz, zevkine eremezler. Akıl ve vicdanları, onları dâima rahatsız eder. Ruhlarındaki vahşet ve ızdırap, bir türlü dinmek bilmez. Bazıları da sorularla hiç ilgilenmez; aklın ve vicdanın zorlamalarına hiç aldırış etmezler. Onlar ne derlerse desinler, bunlar bildiklerini okurlar. Sefâhet ve eğlencelerle, günlük dedikodularla, neticesiz tartışmalarla ömür tüketirler. Bunlar kendilerince, doymanın yolunu 'açlığı düşünmemekte' bulmuşlardır. Ama bu geçici ve geçersiz tedbir, ruhu hiç mi hiç tatmin etmez. Böyleleri, ufak bir musîbette hemen sarsılır, az bir sıkıntıdan hemen ezilirler. Kaderden imtihan yollu gelen bir belâ karşısında, derhal isyan çığlıklarını basarlar. Aslında bu insanlar, düşünmekten korkmaktadırlar. Sanki biraz kafa yorsalar; şu hayatı, bu âlemi, ölümü ve ötesini biraz merak etseler, bütün huzurları kaybolacak... Kendilerini aldatmaya can atan bu adamlar, biraraya geldiklerinde âdeta bir ekol teşkil ederler... “Aldırma” derler, “adam sen de” derler, “sıkma canını” derler.. Saatteki hızı yüzbin kilometreyi aşan bu dünya üzerinde, nereye gittiklerini düşünmeden yaşar ve bunu bir felsefe, bir inanç olarak benimserler. Bu hayat felsefelerini birisi tenkid etmeye görsün; “Sen devrin adamı değil misin? Hangi asırda yaşıyorsun?” yollu sözlerle onu yaylım ateşine tutarlar. Alaylı ifadelerle gerçeği gürültüye boğmaya çalışırlar, kendilerini böylece oyalayıp dururlar. Hiç düşünmezler ki, değişen sadece zaman ve onun içinde yüzen insanlardır. Dünya, yine aynı kanunlarla faaliyetini devam ettirir. Yaprak yine yeşil, kar yine beyaz, aslan yine vahşi, koyun yine uysaldır... Fen ve sanattaki ilerlemesi, asrımız insanına maalesef kendini unutturdu. Halbuki fen ne kadar ilerlerse ilerlesin, insanı insan yapan değerler, yerlerini aynen muhafaza etmeliydiler. Ahlâklı her asırda makbûl, iffetsiz her devirde fenâ addedilmeliydi.. Nedense böyle değerlendirilmedi. Fennî terakki ile ahlâkî düşüş arasında, sanki bir orantı olduğu sinsice telkin edildi. Ve bugünün, sanayide ileri fakat ahlâken seviyesiz, batı insanını bir fazilet modeli gibi benimseyen taklitçi bir nesil çıktı ortaya... Üçüncü bir grup insanımız da vardır ki, bunlar sözünü ettiğimiz soruları cevaplandırmaya koyulurlar. Okur, düşünür, sorar, öğrenir ve sonunda anlarlar ki: “Ne insanlar başıboş, ne bu âlem sahipsiz. Her varlık bir kaderin plânı ve bir kudretin icâdıyla meydana geliyor. Güneşin doğuşu ve batışı gibi, her canlının dünyaya gelişi ve göçüşü de; mükemmel bir nizâm ve sonsuz bir ilim ile oluyor. Güneş de bir kudrete esir, ay da, yıldızlar da.. İnsan da bir nizâma mahkûm, bülbüller de, güller de.. Bütün gelenleri bir getiren ve bütün gidenleri bir götüren var. Yıldızları durduran, gezegenleri döndüren, insanları gezdiren, balıkları yüzdüren hep o ilim ve kudret, o irade ve hikmet sahibi... İşte, Hülya! Sen, bu üçüncü grubun adayısın... Çünkü düşünüyor, arıyor ve soruyorsun. Bunu bir fırsat bil ve iyi değerlendirmeye bak.. Geçici, aldatıcı ve çoğu samimiyetsiz iltifatlarda boğulma..Bir nutfe olarak başlayıp, cenaze olarak son bulacak bu dünya hayatında; bir yolcu gibi yaşa. Bu misafirhanede, misafir gibi ömür sür.. Gününü gün etmeyi bırakıp, ömrünü değerlendirmeye bak.. Şu kısa ömürde; insanlarla yardımlaş, çalışıp çabala, kazanıp harca, iş bulup evlen, ihtiyarlayıp emekli ol.. Ama unutma ki, sen bu dünyaya ne evlenmeye, ne emekli olmaya ve ne de ölmeye gelmedin.. Bir noktaya daha kısaca işaret ederek, mektubuma son vermek istiyorum: Gerçeği bulmak istiyorsan, çevrenin tesirinden kendini kurtarmalısın. Toplumu, gerçeğin tek ölçüsü zannetme hatasına düşmemelisin. Çoğunluğa uymak, insanı her zaman gerçeğe götürmez... Etrafına şöyle bir göz at. Cansız varlıklar, canlılardan fazla değil mi?.. Ama, bütün cansızlar âlemi bir karıncanın topuğuna erişebilir mi? Canlılar âleminde de; hayvanlar, insanlardan kat kat fazla.. Ama bütün hayvanları bir araya getirsen, bir çocukla boy ölçüşebilir mi? İnsanlar arasında; cahiller, âlimlerden çok.. Lâkin, binlerce cahil, bir âlim eder mi? Öyle ise sen de, çoğunluğa uyma felsefesini bir tarafa at. Gerçeği bulmaya çalış. Onu bulduğun an, eteklerine yapış ve bir daha ayrılma.. Selâmlar...” ••• Onbeş gün kadar sonra, cevap gelmişti. İfadelerden, tereddütle karışık bir memnuniyet havası hissediliyordu. Hülya, mektubunun bir yerinde: “İnsanların hepsi, gerçeği bulmada eşit şansa sahip mi?” diye soruyor, devamla: “Sahipse, herkes niçin aynı noktada birleşmiyor? Değilse, bunu nasıl açıklarız?” diyordu. Ardından, şöyle bir açıklama yapmayı da ihmâl etmiyordu: “İnşaallah, bu ifadelerimden bir itiraz ve isyan mânâsı çıkmaz. Samimî olarak söylüyorum; tek maksadım, gerçeği öğrenmek.. Ayrıca şunu da belirtmek isterim: Bu tip soruların, sadece felsefe öğrenimi görmüş bir kıza has olduğunu sanmayınız. Görüşüp konuştuğum birçok gencin kafasında, bu ve benzeri problemler saklı. Fakat onlar, bu sorular üzerinde derinlemesine durmuyorlar. Aldırmazlıktan geliyorlar. İtiraf etmek istediğim bir başka husus da şu: Size sorduğum soruların bir kısmı, vaktiyle arkadaşlarım tarafından bana sorulmuştu. Onlardan bazılarının bunu kasıtlı olarak yaptıklarını sonradan fark ettim. Ama ne olursa olsun, şimdi bunların cevabını bulmak istiyorum.” Mektubunun sonunda, bir lisede ücretli ders verdiğini yazıyor ve “Mektubunuzu, öğretmen arkadaşlara da okudum. Bilmem doğru yaptım mı?” diye soruyordu. Mektup elime geçtiğinde, ikincisini yazmak üzereydim. Ona bu mektupta "gerçek"ten söz edecektim. Ama, şimdi, yeni bir soruyla karşıma çıkmıştı. Bir süre tereddüt geçirdim. Acaba mektubu, plânladığım gibi yazsa mıydım? Yoksa, Hülyâ’nın bu yeni sorusuna öncelik verse miydim? Sonunda, İlâhî adaletle ilgili bu sorusunun cevabını, ileri bir tarihe bırakmaya karar verdim. ••• İkinci mektubumda şunları yazmıştım:
“Gerçeği arayan Hülyâ; Evvelâ, senin hakkında en ufak bir tereddüde sahip olmadığımı belirtmek isterim. Bu gibi soruları sormana değil, içinde saklamana üzülürüm. Mektuplarımı arkadaşlarına okumana gelince bunda hiçbir mahzur görmem. Daha önce söz verdiğim gibi, bu mektubumda "gerçek" üzerinde duracak ve gerekirse bir sonrakini de bu konuya ayıracağım. Önce şunu ifade etmek isterim: Bir insan gerçeği arıyorsa, şu soruların cevabını bulmak istiyor demektir: Bu kâinat sahipsiz midir? Değilse, sâhibi kimdir? O’na nasıl inanmalıyım ki, bu inancım "hak" olsun? İnsan; önü ve sonu "hiçten ibaret", vazifesiz, sorumsuz, başıboş bir varlık mıdır? Değilse, insanlığın hakikatı nedir? Onu nasıl bilmeli ve değerlendirmeliyim ki, gerçek mânâda insan olayım? Yâni, neler konuşmalı, nasıl düşünmeli, hangi ölçüler dahilinde evlenmeli, nasıl yaşamalıyım ki, insanlığın hakkını vermiş olayım? Cinsiyetin, erkek ve kadın mefhumlarının hakikatı nedir? Onlara vereceğim önem ne derece olmalı ki, gerçekçi olayım? Sevginin ve korkunun hakikatı nedir? Kimi nasıl sevmeli ve kimden nasıl korkmalıyım ki, bu hisleri asıl gayelerinde kullanmış olayım? Merakın, endişenin, ümidin, şefkâtin, merhametin ve daha nice duygunun hakikâtları nedir? Nasıl yapmakla, bunları gerçek gayelerinde kullanmış olurum? İşte Hülyâ! Gerçeği arıyorsan, bu ve benzeri birçok sorunun cevabını bulacak; kalbini, aklını, his dünyanı ve nihayet her türlü davranışlarını ona göre düzene koyacak, ona uyduracaksın. Çok iyi bilmelisin ki, tatbikata dönük olmayan bir gerçek arayışı, insanın kendini aldatmasından başka birşey değildir! Böylelerin yaptığı, bir çeşit bilmece oyunu oynamaktan ileri gitmez. Yukarıda bir kısmını yazdığım sorular için, farklı ve birbirine zıt görüşler ortaya atılmışsa; bunlardan ancak birisi isabetli diğerleri yanlıştır. İşte bu tek ve değişmez gerçeği nasıl bulacaksın? Bu sorunun cevabına geçmeden önce, gerçeğin bulunmasını güçleştiren sebeplerden biraz söz etmek isterim: Bunlardan birincisi, insanın ferdî kanaatı, nefsî hazları, şahsî kusurları ve özel hayatı... Gerçekte, beden hizmetçi, ruh ise efendi makamındadır.. Ruhunu bedenine hizmet ettiren ve dünyaya geliş gayelerini birtakım cismanî hazlarda arayan insanın, gerçeği bulması güçleşir. İkincisi, aile hayatı... Aile kurmak ve nesli devam ettirmek, hayatın bir kanunu ve bu dünya imtihanının bir cephesi... Bu gerçekten gaflet ederek; evlenmeyi en büyük gaye zanneden ve bütün himmetini ve gayretini âile fertlerinin geçimine, yahut ev eşyalarının tedarik ve tanzimine sarfeden insan, gerçeği bulmakta zorluk çeker. Üçüncüsü toplum hayatı.. Geçen mektubumda bu konuda birşeyler yazmıştım. Şunları da ilâve etmek isterim: Mal, rütbe ve makam; hem bir lütûf ve ihsân, hem de birer imtihan sorusu olarak değerlendirilmeli... Dün bu rolleri başkaları oynadılar. Vazifelerini hakkıyla yapıp yapmamaktan imtihan oldular. Şimdi ise sahnede biz varız. Meseleyi böyle değerlendirmeyip, meselâ, zengin olmayı hayatın gerçek gayesi ve yaradılış hikmeti zanneden insanın gerçeği bulması çok zordur. Konunun önemli bir yönü daha var. Onu da ayrıca belirtmek isterim: Gerçeği bulmak başka, yaşamak daha başkadır. Bugün cemiyetimizde fikir ve inançları gerçek üzere olduğu halde, bunu hareketlerine aksettirmeyen bir kısım kimseler mevcud.. Bunalım içinde kıvranan bazı zavallılar, onlara bakıp; “Bunların elinde gerçek mi olurmuş?” yahut, “Bunların gittiği yol da doğru mu olurmuş?” gibi lâflar edebiliyorlar. Aslında bu sözler tutarsızdır. Gerçek kimin elinde olursa olsun gerçektir. O şahsın diğer kusur ve noksanları ise, ayrıca değerlendirilmeli; ikisi birbirine karıştırılmamalı... İçinde yaşadığımız cemiyette, çoğu insanlar maddeyi, menfaatı, siyaseti ön plânda tutmakta; ahlâk ve fazilet ise çok gerilerde kalmakta.. İşte bu zehirli atmosfer, birçok insana zarar verebiliyor. Hasta insanları bahane edip şifâya küsmek ise akıl kârı değil.. Meseleyi böyle değerlendiremeyen insanlar, o kıymetli günlerini sonu gelmez dedikodularla zâyi edip giderler. Onlar, bu hâlleriyle, kendi ticaretlerini bırakıp başkasının zararıyla meşgûl olan ahmak tüccarlara benzerler. Bunun sonu ise ancak hüsrandır. Bu üç engeli; yâni nefsini, aile ve toplum hayatını aşabilen insan, en geniş daire olan "kâinatı" doğru değerlendirir ve tabiatta boğulmaz. Bu sonuncusu bir bakıma ilk üçünü de içine alıyor. Şu gördüğümüz âleme "Kâinat kitabı" deniliyor… Her sahifesi, her satırı, her harfi; pek çok mânâ ile dolu bir kitap… İnsan ise, o kitaptan bir kelime… Ama akıllı, şuurlu bir kelime… Kendisine; ilim, irade, kudret, işitme, görme gibi sıfatlar takılmış bir kelime… Hem kendini, hem de diğer yazıları -karınca kararınca- okuyan bir kelime… Yazıldığı kitabı temâşâ eden, ondaki sırları keşfetmek isteyen gayretli ve meraklı bir kelime.. İşte bu kelime gerçeği bulmak istiyorsa; öncelikle "kelime olduğunu" ve "yazıldığını" bilecek; diğer yazıları da böyle değerlendirecek!... İçinde yazıldığı kitabın satırları arasında kaybolmayacak! Ondaki ilmin, bir Âlim’den; hikmetin, bir Hakîm’den; kudretin, bir Kadîr’den geldiğini anlayacak!.. Bunu yapamayan insan, dünya hayatının sıkıntıları ve problemleri altında ezilir; bunalımlar içinde bocalar durur… İşte Hülyâ! Sen bu perdeleri geçmeye mecbursun. İradeni kullandığın takdirde, bunu başaracağından eminim. Etrafa şöyle bir bak: Her yanımızdan çepeçevre gerçeklerle sarılıyız, değil mi? Onları görebilmek için, az bir gayret göstermemiz kâfi.. Bir düşün! Çevremizde gördüğümüz varlıkların "var olmaları", bir gerçek!.. Nitekim, bu mesele üzerinde hiçbir münakaşa yok. Güneş, ay, toprak, insan var mı, yok mu? diye tartışmaya girilmiyor. Demek eşyanın varlığı bir gerçek. En az onun kadar kuvvetli bir diğer gerçek de, bu varlıkların hiçbirinin kendi kendini var etmediği… Karşımızda, muhteşem Süleymaniye!.. Onun varlığını kimse inkâr edemiyor. Yine o mâbede hiç kimse “mimardır” demiyor. Üç yaşındaki bir çocuk dahi onu görse, hemen soruyor : “Baba bunu kim yapmış?..” Bu iki gerçek birlikte düşünüldüğünde; bütün varlıkların ancak var edildikleri, onları birinin icad ettiği görülür. Her varlığın bir şekli bulunduğu da bir başka gerçek.. Bütün bu suretler, o varlıklara en uygun biçimde. Ne bir fazlalık, ne de noksanlık var.. Kuşa el, koyuna kanat, yılana ayak, balığa pençe takılmamış... Şu anda, ana rahminde suretleri tanzim edilen yüzbinlerce insan mevcut.. Bu rakama; rahimlerdeki bütün kuzuları, buzağıları,.. ekle!.. Bununla da kalma. Bütün yumurta kabuklarını birer rahim duvarı olarak gör!.. İçlerinde şekillenen bütün kuşları, civcivleri nazara al!... Hepsi, ressamın önündeki bir tablo kadar kendinden habersiz.. Ve onların yapımında kullanılan bütün maddeler, kalemdeki mürekkep kadar hissiz.. Bütün anneler, içlerindeki faaliyetlerden haberdar olmamakta yumurta kabuğundan farksız. Bu düşüncelerini "toprak ana" için de sürdür. Onun rahminde parçalanan, şekillenen sonsuz çekirdekleri hayâlen seyret.. İşte bu suret verme fiilinden, bir suret vericiye intikal edebilirsen, gerçeğe kavuşmuş olursun. Aksi halde; boyayı hayran hayran seyrettiği halde, ressamı inkâra kalkışan bir akılsız çocuktan farkın kalmaz. Yine aynı düşünce tarzına devam ediyoruz: Görme hâdisesinin mevcudiyeti bir gerçek.. Onun kadar kuvvetli bir gerçek de, hiçbir canlının bu sıfata kendi iradesiyle sahip olmadığı.. Göz doktoruna giden bir insanla, -meselâ- daktilo tamircisinin kapısını çalan bir insan; mahiyet itibarıyla aynı işi yapıyorlar. Her ikisi de kendi icadları olmayan bir âletin tamirini istiyorlar... "Görme"yi böyle değerlendirdiğimizde; bütün canlılara bu nimeti veren bir Zâtın varlığını görüyoruz. Hayat verme, konuşturma, işittirme, rızıklandırma gibi; sonsuz denecek kadar çok hâdiseyi de aynı şekilde değerlendirebiliriz. “Her nefis ölümü tadacaktır” âyeti bir başka gerçeğin ifadesi.. İnanıp inanmamak, bu gerçeği zerre kadar değiştirmiyor. Bir diğer âyet-i kerime: “Hakikat; biz insanı, birbiriyle karışık bir damla sudan yarattık. Onu imtihan ediyoruz. Bu sebeple onu işitici ve görücü kıldık.” (İnsan Sûresi, 2) İnsanın nutfeden yaratıldığı nasıl değişmez bir gerçek ise, dünyada imtihan edildiği de başka bir gerçek. Hepimiz, bir ömür boyu imtihan ediliyoruz! Görmemizi, işitmemizi ve bize emânet olarak verilen diğer bütün sermayemizi, yerinde kullanıp kullanmama imtihanı... Ölümle, imtihan evrakı elimizden alınıyor. Artık bir kelime dahi yazmamıza müsaade edilmiyor. Bu hâdiseyle, bize sanki şöyle deniliyor: “Gözünüzle, helâl ve harama ne kadar baktınızsa kâfi.. Artık, tek ışık huzmesi çıkmayacak gözünüzden. Görme mürekkebi, göz hokkasından boşaltılmış durumda...” “Beyin tezgâhını, doğru ve yanlış nasıl kullandınızsa yeter.. Artık, tek mesele düşünemeyeceksiniz...” “Kalbinizle, hak veya bâtıl neye inandınızsa inandınız. Artık, tercih imkânını kaybetmiş bulunuyorsunuz..” “....................” “....................” Dikkat ettiysen, önceki âyet-i kerimede “Her nefis ölecektir.” yerine “Her nefis ölümü tadacaktır.” buyuruluyor. Böylece, önümüzde daha pek çok sofralar bulunduğuna da işaret edilmiş oluyor: “Ana rahminde, dokuz ay beslenip büyüdünüz. Sonra doğum hâdisesini tattınız. Şu kadar sene dünyada ömür sürüp, hayatı tattınız. Şimdi sıra ölümü tatmanızda. Ondan sonra da, başka şeyler tadacaksınız. Önünüzde, kabir hayatı var. Onu, 'haşir' ve 'hesap' takip edecek!..” Zaten, insanın "imtihan olduğunu" haber veren âyette de, aynı gerçeğe işaret edilmiyor mu?!.. İmtihanın bitmesiyle her şey bitmez. Aksine çoğu şey, imtihanın bitimiyle başlar. Kazanma veya kaybetme, sevinç yahut çile, refah veya sıkıntı hepsi imtihandan sonradır.. İnsanın nutfeden yaratıldığını beyan eden bir başka âyet-i kerime’de, bu nimete karşı insanın nankörlüğü şöyle ifade buyurulmakta: “İnsanı bir nutfeden yarattı.. Bir de bakarsın o, nâtık bir muhasım kesilmiştir.” (Nahl Sûresi, 4) Nâtık, "konuşan"; muhasım da, "hasım kesilen, düşman tavrı takınan" mânâsına geliyor. Ve bu âyet, insanın kalb ve vicdanına sanki şöyle hitâp ediyor: “Sen nutfedeki milyarlarca tohum içerisinden bir lütuf ve ihsan ile seçildin. İnsan olmaya namzed kılındın. Diğer arkadaşların, toprağını bulamayan çiçekler gibi, rahimden dışarı atıldılar. Onlar gitti sen kaldın. O gün ne dudakların, ne dilin, ne de beynin vardı. Sana konuşmayı, O taktı. Kuvveti, iradeyi, düşünmeyi hep O verdi. Şimdi O’nun bu ihsanlarını, O’na isyanda kullanıyorsun!” Akla şöyle bir soru da gelebilir: “İnsana bu fırsat, niçin tanınıyor? İsyan eder etmez, neden hemen kahra uğramıyor?” Yukarıdaki âyette bu sorunun cevabı da var: “Onu imtihan ediyoruz.” İmtihan süresince kimseye müdahale edilmiyor. Bütün sorulara yanlış cevap veren bir aday, bunu anladığı anda tevbe etmekle tamamını silebiliyor.. Doğru cevabı yetiştirememe diye bir mesele de yok. Sana, gerçeği anlamakta başarılar dileyerek, mektubuma son vermek istiyorum. Bu konuya gelecek mektupta devam edeceğim... Selâmlar...” ••• Hülyâ’nın cevabı, bu defa daha çabuk geldi. Bu bir sayfalık mektup aynen şöyleydi:
“Saygıdeğer Efendim; Mektuplarınızla, beni mahçup ettiniz. Size nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum. Şoktan yeni çıkmaya başlayan bir hasta gibi görüyorum kendimi. Yazdıklarınızı defalarca okuyor, kelime kelime değerlendiriyorum. Arkadaşlarıma, bu mektubunuzu da okudum. Bir kız arkadaşım: “Ölümden sonra hayat olmasını ne kadar isterdim!..” dedi. “Ama bilmem ki bu nasıl olacak? Bir türlü aklım almıyor.” Geçenlerde, enişteme bir bayram tebriki gelmişti. Üzerinde bir vecize yazılıydı. Beni uzun uzun düşündürdü. Aynen yazıyorum: “Şu gecenin sabahı ve şu kışın baharı, ne kadar mâkûl ve lâzım ve kat'i ise; haşrin sabahı da, berzahın baharı da o kat'iyettedir.” Ertesi gün, bu kartı o kız arkadaşıma okudum. Ne kadar sevindi bir bilseniz!.. Gözlerinin içi gülüyordu. Sanki, kaybettiği çok kıymetli bir şeyini yeniden bulmuştu... Bilmem bu konuda birşeyler yazmayı düşünür müsünüz? Yazarsanız çok memnun oluruz. Daha fazla vaktinizi almayayım. Mektuplarınızın devamını bekler, saygılar sunarım. Hülyâ”
Onun bu samimî ifadeleri, beni de gayrete getirdi. O sıralarda, "gerçeğin tarifi ve tahlili"yle ilgili mektubun ön hazırlıklarını yapıyordum. Bu çalışmayı biraz daha hızlandırdım ve kendisine şu mektubu yazdım:
“Gerçeği arayan Hülyâ; Bu mektubumda sana, "gerçeğin ne olduğu" konusunda bir şeyler yazmaya çalışacağım. Âhiret konusunu, istemiyerek sonraya bırakıyorum. Senin de belirttiğin gibi, ağzını açan herkes, gerçeği söylediğini iddia ediyor. Ve piyasa, hepsi gerçek adına söylenmiş bir sürü tezat fikirlerle dolu.. Bu ayrılıkların ortadan kalkmasını, senin kadar ben de istiyorum. Lâkin, şunu da çok iyi biliyorum ki, gerçeğin en güzel anlatıldığı devirlerde bile, yine bir grup insan buna karşı çıkmıştır. Bu sebeple, dert yandığın o fikir ayrılıklarını ortadan kaldırmak gibi bir dâvâ güdecek değilim. Gerçeği, iki yönüyle incelemekte fayda görüyorum: Biri "fizikî", diğeri "metafizik" bakımından.. Münakaşaların daha çok bu ikincisi üzerinde yapıldığını biliyorum. Fakat, metafiziğe de fizikten gitmeyi sağlam bir yol olarak görüyorum. Gerçeğin tarifine geçmeden önce, bir hususu belirtmek isterim: "Gerçek" ve "hakikat" kelimeleri, uygulamada çoğu kez aynı mânâda kullanılmakta. Halbuki gerçeğin tam karşılığı "hakikat" değil, "hak" oluyor. Burada, konunun tahliline girecek değilim. Sadece, şu kadarını ifade etmek isterim. Lügâtte "hak" için; "gerçek", "doğru nesne", "sıdk" , "vâki" gibi mânâlar veriliyor. Ve "hak"kın zıddının, "bâtıl" olduğu belirtiliyor. Bâtıl; yâni yanlış inanç, hatalı düşünce, doğru olmayan fikir... Aşağıda, "hak"la ilgili bazı tarifler nakledeceğim. Bunları, "gerçeğin tarifleri" olarak değerlendirmeni istiyorum. "Hak, hükmün vâkıa (mevcut ve var olana) mutabakatıdır (uygunluğudur). Mukabili (zıddı) bâtıldır." "Hak, inkârı câiz olmayan sâbite denir." "Mevcud olana, hak denir. Ma'dum (yok olan) ise bâtıldır. "...................." "...................." Bu tariflerin ortak noktası; hakkın (yani gerçeğin) şahıslara göre değişmediği, aksine, belli bir esasa dayandığıdır.. Târiflerde, bir "vâki" ve "sâbit"ten söz ediliyor. Ve verilen hükmün, ancak ona uyması (onunla mutabık olması) hâlinde "hak" olacağı (gerçeği ifade edeceği) belirtiliyor. Konuyu biraz daha açmak istiyorum. Sana bir soru sorayım: “Güneş, dünyadan kaç defa büyüktür?” Bu soruya: “Bir milyon üçyüzbin defa!” diye cevap verdiğin takdirde, gerçeği söylemiş olursun. Senin bu sözüne ‘gerçek’ dedirten nedir biliyor musun? Söyleyeyim: Hâriçte ve vâkide; yani şu kâinatta, güneşin dünyadan 'o kadar' büyük olması... Yani, senin bu hükmün bir vâkıanın ifâdesi olmuştur. Bu değişmez gerçeğe rağmen bütün insanlar bir araya gelseler ve tek bir rakamda birleşseler, meselâ, “Güneş dünyadan bin kat büyüktür” deseler, gerçeği değiştirebilirler mi? Hatırlarsın, kitabevinde, sana bir tablo göstermiştim... İşte o tablo, bir gerçeğin ifadesiydi. Ondaki yerler, yer yüzünde vardı... Ama, hayalî resimler için, aynı şeyi söyleyememiştik. Onlara, bu arz küresi üzerinde yer bulamamıştık... İşte güneş için söylenen yanlış rakamlar da, o hayalî tablolar gibi... Demek ki fen sahasında; herkesin kendi keyfine göre bir 'hak telâkkisi', bir 'gerçek anlayışı' olamıyor. Söylenen söz, kâinat kitabıyla karşılaştırılıyor. Ona uygunsa, "gerçek" oluyor. Bir ilim adamı: “İnsan gözü, âlemde mevcut ışınların ancak yüzde üç kadarını görebiliyor,” diyor. Buna göre; biz, içinde yaşadığımız fizik âleminin, ancak yüzde üçünü görebiliyoruz. Bu nisbetin benzerlerini; işitme, koklama, hissetme,... için de vermek mümkün... İşte beş duyunun bu noksanını, akıl tamamlamaya çalışıyor. Ve kâinatın görünmeyen, fakat mevcut olan âlemlerini keşfedip, o sahanın mütehassıslarına gösteriyor... Herbir ilim adamı, sanki bütün insanlık nâmına, kâinat kitabının bir meselesinin hâlline, bir harfinin anlaşılmasına çalışıyor. Bazısı yaprağı, bazısı toprağı incelemekte... Kimi beynin, kimi kalbin, kimi dişin karşısına geçmiş, onu hayranlıkla tetkik etmekte... Her atom, her hücre, her bakteri, her yaprak, her böcek, her küre ve nihayet her yıldız bir ilim hazinesi... Gerçeği arayan insanın, bu tablo karşısında şu soruyu sorması lâzım geliyor: “Bu hayatsız ve şuursuz kâinata, bu kadar mânâyı kim doldurdu? O Zâtı nasıl bilmeliyim ki, bu inancım "hak" olsun?” İşte bu soruya doğru cevap verebilen insan, diğer gerçeklerin kapısını da kolayca açabilir. Şimdi, "gerçek" için verdiğimiz târiflerin ışığında şöyle düşünmeliyiz: Allah’ın kudsî zâtı ve sıfatları, vâkide nasılsa, insan onu öylece bilmelidir. Aksi halde, bütün sözleri bâtıl ve safsata olur. Şu sınırlı aklın, bütün sıfatları sonsuz olan Allah’ı hak üzere bilebilmesi için tek yol vardır: “Allah’ı kendi bildirdiği gibi bilmek...” Bunun için de, “inzâl ettiği kitapları okumak ve gönderdiği peygamberleri dinlemek...” İnsanın bu mevzuda vereceği hüküm, ancak bu halde "gerçek" olur. Bunun dışındakiler bâtıl ve yanlış olmaktan ileri gidemez. Sözün kısası; Kâinat O’nun mülkü, Kur'an O’nun kitabı, İnsan O’nun kulu... Bu kul, fizik sahasında konuşuyorsa, sözleri kâinat kitabı’na uygun olacak. İlâhî hakikatlardan söz ediyorsa, İlâhî Ferman’a uyacak!... Kur'an’ın terbiyesinden geçen bir akıl, şöyle düşünür: Mâdem bu kâinat, her harfi sonsuz mânâlarla dolu bir kitaptır: O’nu yazan Zât’ı, “ne zâtıyla, ne sıfatlarıyla şu yarattığı varlıklara benzemez” olarak bilmeliyim, tanımalıyım. Mâdem her mekân yerli yerine konulmuş, onları yaratıp tanzim edeni, mekân-ötesi bilmek durumundayım. Mekânı yaratan, elbette ona bağlı ve onunla kayıtlı olmaz.. Mâdem her an yeni yeni varlıklar vücûda geliyor, onların mûcidini, zamandan münezzeh bilmeliyim.. "...................." "...................." İnsan Allah’a böylece iman etmekle; hem kendisini, hem de bütün eşyayı O’na nispet etmiş oluyor. Yani: “Biz, hepimiz O’nunuz. Bütün varlıklar, O’nun mahlûku. Bütün mülk âlemleri, O’nun memlûkü. Bütün sûretler, O’nun tasviri. Bütün güzellikler, O’nun tezyini...” demiş oluyor. İnsan bu nispeti yapsa da, yapmasa da, hakikat zerre kadar değişmez. Fakat, yapmakla kendisi çok, ama çok şey kazanır... İnsanlar çoğu zaman, kendilerine verilen bu "nispet etme" kabiliyetini yerinde kullanamıyor. O çok kıymetli sermayeyi; fâni, geçici, lüzumsuz meselelere harcayarak mahvediyor. Falanın evi, filânın arabası; berikinin masası, ötekinin arsası diyerek, dünyevî servet ve makamları, dünya ehline nispet etmekle vakit geçiriyorlar... Mektubumu fazla uzattığımın farkındayım. Fakat, bu konunun birkaç cümle ile geçiştirilemeyeceğini sen de bilirsin... Yazılanları anlamakta belki biraz yorulacaksın. Ama bu yorgunluk, ileride seni çok rahatlatacak.. Şu ana kadar yazdıklarım arasında anlaşılmadık hususlar varsa, hemen sor. Zirâ nasip olursa, gelecek mektubumda çok önemli bir konuyu ele alacağım. Onda da anlaşırsak, artık problemlerimizi belli bir esasa göre çözmeye hazırız demektir. Mektubuma, burada son veriyorum. Selâmlar...” •••
Mektubu postaladıktan sonra, konuya devam ettim. Ondan gelecek cevabı beklememe lüzûm yoktu. Bu mektubumda onunla bir ölçü üzerinde anlaşmak istiyordum. Zirâ, ölçüsüz sohbetlerin bir netice vermeyeceğini çok iyi biliyordum. Bu, "gerçek konusu"ndaki son mektubum olacaktı. Artık, müşahhas olaylar üzerinde durmak, Hülyâ’nın diğer sorularına belli bir sıra dahilinde cevap vermek istiyordum. ••• Kendisine şunları yazdım:
“Gerçeği arayan Hülyâ; Kadın-erkek eşitliği, kadının gerçek görevi, İlâhî adalet, ölüm ve ötesi gibi çok önemli konularda sorduğun soruların cevabını daha fazla geciktirmek istemiyorum. Senden yeni bir soru gelmediği takdirde, "gerçek bahsi"ne bu mektubumla son vereceğim. Geçen mektupta, “Bu âlemin sahibini nasıl bilirsek hak bir inanca ermiş oluruz” konusunda birşeyler yazmaya çalıştım. Şimdi de, “Kâinatı ve insanı nasıl değerlendirmemiz gerektiği” üzerinde kısaca duracağım. Nasip olursa, ileride daha ayrıntılı bir mektup yazmak istiyorum. Kâinat bir saray, insan onda misâfir... Ne bu saray sâhipsiz, ne insanlar başıboş.. İnsan ve kâinat... İkisi de sonradan ve safha safha yaratılmışlar. Kâinat her an değişiyor. İnsanlar, fâsılasız konup göçüyorlar. Bu sürüp giden sonsuz faaliyetler, akıl sahiplerine bir hakikatı haykırmakta: Madem her şey değişiyor, öyleyse şunları değiştiren, "varlığı sabit ve hiçbir değişikliğe uğramaz bir zât" olmalıdır! Bu son ifâde, Allah’ın Hak isminin târifinden başkası değil.. Bu ismin bir başka târifi de şöyle yapılmış: “Mutlak hak, kendi zâtı ile var olan hakiki mevcuttur ki, her hak olan mevcut da hakikatını O’ndan alır”. Bu tek cümleye sıkıştırılmış engin mânâlara, kısaca işaret etmek istersek şöyle diyebiliriz: Bugün biz var isek, bu Allah’ın varlığı ve Mûcid (var edici) ismini tecelli ettirmesi sayesinde… Suretimiz, şeklimiz var ise, bu O’nun varlığı ve Musavvir (sûret verici) ismini tecelli ettirmesi sâyesinde.. Önemli bir noktaya gelmiş bulunuyoruz: Cenab-ı Hakk’ın "Vücûd" yani "varlık" sıfatı gibi, diğer sıfatları da değişmekten münezzeh, mutlak ve sonsuz.. Meselâ, zâti sıfatlarından birisi "vahdet" yani "birlik". Bu sıfatta da değişme düşünülemez. O, dâima birdir. Bir diğeri "Muhalefetün-lil havâdis," yani kudsî mahiyetinin yarattığı varlıklara benzememesi. Bu sıfat da bâkidir ve değişmez. Kezâ, kudreti sonsuz, ilmi nihayetsizdir. Bunlarda, ne bir azalma ne de artma olabilir. Diğer sıfatlar da aynı şekilde düşünülecektir. İlim sıfatı üzerinde biraz durmak isterim: Allah’ın ilmi sonsuzdur; yanılmaktan, değişmekten, unutmaktan münezzehdir... İnsan ilmi ise, kendisi gibi sık sık değişikliğe uğrar. Dün doğru bildiğini, bugün yalanlayabilir... Meselâ, dün “Güneş Dünya’nın etrafında dönüyor” diyorduk. Bugün ise aksini ispatladık ve insanlık âlemi olarak kusurumuzu itiraf ettik. Allah’ın ilminde ise, hiçbir değişme düşünülemezdi. Zirâ, Dünya da O’nun mahlûkuydu, Güneş de. Bunların nasıl hareket ettiklerini O’ndan daha iyi kim bilebilirdi!.. İnsanlar, Dünya’nın döndüğünü anlamakla ne yaptılar biliyor musun? Söyleyeyim: Bu varlıkların hareketini, İlâhî ilme uygun olarak bilmiş oldular. Ve bu yeni buluşlarını da şöyle ilân ettiler: “Gerçeği bulduk!...” Bunu söylemekte haklıydılar. Zirâ verdikleri hüküm, gerçeğin tarifine uyuyordu. Yani vâkiye mutabık idi... İşte Hülyâ; “Kâinat niçin yaratılmıştır?” ve “İnsanın, bu dünyadaki asıl vazifesi nedir?” sorularına vereceğimiz cevapların da gerçeği ifade etmesi için, İlâhî ilim ve iradeye uygunluk göstermesi şarttır. Aksi halde, kendimizi ve diğer insanları aldatmaktan öte birşey yapmış olmayız... Gerçek ne ise odur. Onda bir değişme olmaz. Meselâ, “insanın dünyadaki vazifesinin ne olduğu” sorusuna vereceğimiz cevabın, şu yolda olması gerekir: Allah, insanı niçin yaratmışsa, ondan ne gibi vazifeler istiyorsa; neleri yapıp neleri yapmamasını, nasıl oturup kalkmasını irade ve tâyin buyurmuşsa, insanın vazifesi odur. İnsana düşen, bunu sormak, aramak ve bulmaktan ibaret... Yoksa, Allah’ın hükmünü dinlemeyerek,-doğup büyümeye, uyuyup uyanmaya, ölüp dirilmeye ve nihayet hesaba çekilmeye mahkûm-bir başka insanın şahsî fikirleriyle, bu sorusuna doğru cevap bulamaz. İşte senin sorularına, bu gerçeğin ışığında cevap vermeye çalışacağım. Mektubumu yıllardır unutamadığım bir vecize ile noktalamak istiyorum: “Allah birdir. O’nun yolu da birdir. Görmez misiniz ki, iki şeyin arasında var olduğu kabul edilen doğru tek’tir. Ama cehalet ve sapıklık yolları çoktur. Nitekim, iki şeyin arasında düşünülecek eğri çizgiler sonsuzdur...” Sana, doğruyu bulmada başarılar dilerim. Selâmlar...” ••• Alaattin Başar |