HÜLYA'YA MEKTUPLAR-3-

"KADIN NEDİR?"

 
 


ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

HÜLYA, GÖNDERDİĞİ son mektuplarından birinde şöyle diyordu: “Sizi yeterince meşgûl ettiğimin farkındayım. Her defasında ‘bu son olsun, başka bir şey sormayayım’ diye karar veriyorum. Ama, o günlerde mutlaka bir problemle karşılaşıyor ve size yazmaya mecbur kalıyorum.

Bildiğiniz gibi, size ilk mektubumda kadın-erkek eşitliğini sormuştum. Geçen zaman içinde ‘artık bu konuyu bir tarafa bırakayım’ diye karar verdim. Ama, geçen gün öğretmenler odasında, bir çay sohbetinin tamamı bu tartışmayla geçti: Kadın-erkek eşitliği söz konusu mudur, değil midir? Tartışmaya yer yer ben de katıldım. Bilmem bu konuda birşeyler yazmayı düşünür müsünüz?”

•••

Kendisine şu cevabı yazdım:

 

“Gerçeğe kavuşan Hülya,

Aylar önce sorduğun o malûm soruyu unutmuş değildim. Fakat daha önemli mevzular, bunun tehirine sebep olmuştu. Demek, nasip bugüneymiş.

Şunu hemen ifade edeyim ki; “Kadın-erkek eşitliği söz konusu mudur?” şeklinde bir soruya hemen “evet” veya “hayır” demek çok zor. Çünkü, soru bu hâliyle yeterince açık değil. Onu bir başka soru ile açmak gerekiyor. “Nerede? Hangi konuda? Ne yönden?” gibi.

 

Eğer, “hukukî açıdan” soruluyorsa, cevap olarak “evet” diyebiliriz.

Eğer, “her hususta,” denilirse, o zaman, bu soruya cevap vermeye gerek kalmayacaktır. Zira, cevabı sorunun içindedir. Madem ki, iki ayrı cinsten söz ediliyor, öyleyse mutlak eşitlik nasıl düşünülebilir?

Aynı cins, renk, şekil ve olgunlukta iki elmayı yan yana koyup, “Bunlar birbirine eşit mi?” diye sorabiliriz. Ama, aynı mantık içerisinde, “Kadın erkeğe eşit midir?” diyemeyiz. Kadınla erkeğin eşit oldukları sahalar bulunduğu gibi, erkeğin kadını çok gerilerde bıraktığı, yahut onun çok gerisinde kaldığı sahalar da mevcut. Onun için, mes’eleyi sadece bir tek kelimeyle çözümlemek mümkün değil.

Eğer, “aile içindeki hâkimiyet yönünden, kadınla erkek eşit midir?” deniliyorsa, müsaadenle, bu konuyu mektubumun sonuna bırakacağım.

Şayet, “Kadınla erkek arasında insanlık itibarıyla”, yani iyi insan, üstün insan olma noktasında, “bir fark var mıdır?” diye sorulursa, o zaman şunu hemen belirtmek isterim:

Hâkimiyet başka, üstünlük ve fazilet daha başkadır. Bu ikincisinde, hemen çalakalem, şu yahut bu üstündür, demek çok zordur. Çünkü, ister kadın, ister erkek olsun, her insan Allah’ın kuludur. O, hangi kulunu üstün tutuyor, daha çok seviyorsa ve hangi kulundan râzı ise, üstünlük ancak onundur. İlâhî ferman olan Kur’an’a baktığımızda, üstünlük ölçüsü olarak, karşımıza “cinsiyet”in değil “takvâ”nın çıktığını görüyoruz. Evet, Allah indinde üstünlüğün ölçüsü takvâdır.

Nedir “takvâ”?

En kısa ifâdesiyle, Allah’dan korkmak; günahlardan sakınmak; O’nun razı olmadığı hareket, tavır, hâl ve sözlerden uzak durmak. O’nun rızasına ermeyi en büyük maksat bilip, bunu kaybetmekten son derece korkmak.

İşte kim böyle yaparsa, üstün insan, faziletli insan odur. Bu noktada cinsiyete itibar edilmemiştir.

Takvâ dendi mi, hemen “sâlih ameli”de hatırlıyoruz. Sâlih amel; yani hayırlı, güzel işler görmek... Onda da cinsiyete itibar edilmiyor. Meselâ; okunan her Kur’an harfine karşılık on sevap verilmişse, bu bütün insanlar için böyledir. Kadına daha az, erkeğe daha çok sevap söz konusu değil.

Soruyu bir de psikolojik yönden ele alabilir ve şöyle sorabiliriz:

Kadınla erkek arasında psikolojik yönden farklılık mevcut mudur?

Bu soruya hiç tereddüt etmeden, “elbette” diye cevap verebiliriz. Şimdi, sana bu iki cins arasındaki ruhî farklılıkları, kısaca sıralamaya çalışacağım. Hemen belirteyim ki, yazacaklarım benim şahsî tahmin veya kanaatlerim değil, bu konuda mütehassıs ilim ve fikir erbabının görüşlerinin bir hülâsası olacak.

Kadınla erkek arasındaki psikolojik farklılık, kendini çocukluk çağından itibaren göstermeye başlar. Erkek ve kız çocukların oyuncakları farklıdır. Bir kız çocuğu, en çok, “oyuncak bebekler”i sever. Henüz evlilik nedir bilmediği o yaşlarda, bebeklerini bağrına basar, öper, elbiselerini değiştirir, beşikte sallar ve uyutur. Günün büyük bir kısmını onlarla geçirir. Erkek çocuk ise, taksi, uçak, tabanca gibi oyuncaklara daha fazla rağbet gösterir.

Bu çocuklar büyüdüklerinde, bu defa sohbetleri değişir. Erkeklerin toplantılarında daha çok iş hayatı yahut politika konuşulurken, kadınlarda ön sırayı ev eşyaları ve örgüler alır.

Kabiliyet yönünden de iki cins arasında bâriz bir fark var. “Erkek, terkip ve tahlilde, kadın ise taklit ve ezberde daha ileri”. Bir misâl ile anlatmak gerekirse; erkek, bir mimarî eseri ortaya koymakta, onun bütün bölümlerini güzelce yerleştirmekte, kadından daha ileri... Kadın ise, o eserin herhangi bir bölmesini ince nakışlarla süslemekte, erkekten çok daha hassas.

Erkek dış âleme daha açık. Şefkatte kadından geri, ama teşebbüs kabiliyetinde ileri. Kadın ise, erkeğe nisbeten daha içe dönük... Bunun en büyük faydası, yavrusuna ve yuvasına göstereceği ihtimam...

Bu iki cinsin zaafiyetleri de farklılık gösteriyor: Erkekde, tahakküm ve baskı hastalığı mevcut. Kadında ise, gösteriş ve “desinler” belâsı...

Kadının en bâriz bir özelliği de hassasiyeti... Buna “teessürîlik” deniliyor. Kadın, çevresinin tesirinde kalmakta erkekten daha hassas... Dolayısıyla, telkine kapılmaya, aldatılmaya ondan daha müsait. Yaldızlı sözlere kanmakta daha zavallı.

Kadında sezgi gücü, erkekten çok kuvvetli...

Değişikliğe daha çok ihtiyaç duymakta... Yenilik ve   heyecana daha çok âşık. Vücut büyüklüğü itibariyle ve güç-kuvvet yönünden kadın, erkekten genellikle daha geri. Bunun neticesi olarak, sığınma ihtiyacı kadında kendini daha fazla hissettiriyor.

Ama bazılarında bu ihtiyaç, aşağılık kompleksine dönüşüyor; bu da erkeklik kompleksi olarak kendini gösteriyor.

Kadın, hayat arkadaşına -ona nisbetle- daha çok bağlı. Ondan daha vefâlı.

Dünya sevgisinde ve şehvette erkekten çok ileri. Dolayısiyle, şeytana âlet olmaya daha müsait.

İşte Hülya! Kadını bu psikolojisi içinde değerlendirmeli, onun erkekleşmesine değil, ideal bir kadın olmasına çalışmalıyız.

Etrafımıza şöyle bir göz atalım. Bütün canlılarda bedenler ve ruhlar arasında mükemmel bir uygunluğun mevcut olduğunu göreceğiz.Her ruh, kendi bedeninde rahattır. Ceylan ruhunu arslan bedenine sokmak ve onu arslanca davranmaya zorlamak, en başta o sevimli ruha zarar verir. Her kükreyişte ruhundaki letâfetten birazını kaybeder, her hamlede kendi öz güzelliğinden bir parçayı harab eder.

Bunun bir başka türlüsü, erkekle kadın arasında geçerli... Bu iki cinsin bedenlerindeki farklılık, ruh yapılarında da görülüyor.

Bunu bilmezlikten gelip, kadın-erkek eşitliği diyerek kadını erkekçe davranışlara itmek, en başta kadına zarar verir.

Aslında, bu vâdide gösterilen kasıtlı ve yoğun faaliyetler, bir bakıma hiçbir şeyi değiştirememiştir. “Hüküm çoğunluğa göre verilir,” kâidesinden hareketle şöyle diyebiliriz: Kadınlar, yine fabrikatör olmaktan çok işçi, hâkim olmaktan çok kâtip, âmir olmaktan çok sekreter, pilot olmaktan çok hostes, patron olmaktan çok tezgâhtardırlar. Zira, yaratılışı değiştirmek mümkün değildir.

Evet Hülya! Maalesef, kadına lâyık olduğu yeri bir türlü veremedik. Ya, onun zaifliğini bir suçmuş gibi değerlendirdik; onun rızkı bize bağlıymışçasına, kendisine aşırı derecede hükmetmeye kalktık; ona haksız muamelelerde bulunduk. Yahut, kendisine çok fazla fırsat verdik, onu erkekliğe heveslendirdik ve mahvettik.

Şimdi biraz da aile içerisindeki hâkimiyet meselesi üzerinde durmak istiyorum.

Her iki cinsin de yaratıcısı, sahibi, mâliki olan Allah, Kur’an-ı Kerim’inde şöyle buyuruyor:

“Erkekler kadınlar üzerine hâkimdir (idarecidir). Çünkü Allah-ü Teâla onların bazısını bazısı üzerine tafdîl buyurmuştur (üstün yaratmıştır). Ve (erkekler) mallarından infâk etmektedirler (kadınlara harcamaktadırlar). Saliha kadınlar itaatlidirler. Allah-ü Teâla’nın hıfzı sayesinde gaybı (kocalarının gıyabında, ırz ve mallarını) muhafaza ederler.” (Nisâ Sûresi/34)

Bu âyet-i kerime hakkında yapılan özlü bir tefsiri takdim ediyorum:

“Erkekler, kadınlar üzerine hâkimdir. Aile içerisinde hâkimiyet, yani aile fertlerini koruyup gözetme vazifesi, erkeğe verilmiştir. Âyetten, erkeğin bu vazifeyi yapmak üzere kadından daha üstün kılındığı anlaşılmakla beraber, açıkça “erkekleri kadınlardan üstün kılmıştır” yerine “bazısını bazısından üstün kılmıştır,” buyurulmasının da, daha başka mânâları vardır. Şöyle ki, bu tarz ifadeden anlaşıldığına göre, gerek kadının gerek erkeğin birbirinden üstün tarafları vardır. Aile çatısı altında, her iki tarafın üstün meziyetleri birleştirilir ve böylelikle ailenin ihtiyaçları yanında, saadeti de temin edilmiş olur.

Yine bu tarz ifadeden şu mânâ da anlaşılmaktadır:

“Her erkek, her kadından üstündür,” diye bir hüküm vermek doğru olmaz. Bazı kadınların müstesna bir yaratılışa sahip oldukları, yine bazı erkeklerin de, erkeğe ait hususiyetleri taşımada, bazı kadınlardan daha kifayetsiz oldukları ayrı bir gerçektir.

Bununla beraber, aile en küçük bir cemaat olması itibariyle, onun her halükârda bir hâkimi olacaktır. Bu hâkim, her zaman ve her şart altında, yine erkektir. Bunu da âyetin devamından anlıyoruz.

Erkekler için “Ve mallarından infak etmektedirler” yâni çoluk çocuğun ve hanımın nafakalarını temin etmektedirler, buyuruluyor ve âyet-i kerime;

“Onun için, iyi kadınlar itaatkârdırlar” diye son buluyor.

Demek ki, aile içerisinde, hâkimiyet hakkı erkeğe verilmiş; kadının da, ancak, kocasına itaat etmekle “iyi kadın” olabileceği ifâde buyrulmuş...

Bu hâkimiyet meselesiyle ilgili olarak, Peygamberlik, imâmet gibi birçok vazifelerin de, erkeklere verilmiş olduğuna ayrıca dikkat çekmek isterim. Ama bu demek değildir ki, her erkek, her kadından mutlaka üstündür. Âyetin tefsirinde de ifade edildiği gibi, fazilet ve meziyette, erkekleri çok gerilerde bırakan Hazret-i Fatıma (r.a.) gibi nice müstesna kadınlar yaratılmıştır.

Senin için söylemiyorum, ama bu tip soruların arkasında genellikle “İlâhî adalete itiraz” havası hissettiğimden, bu konu üzerinde de biraz durmak istiyorum.

Şunu hemen ifade etmek isterim: Eşitlik başka, adalet daha başkadır. Cenab-ı Hakk’ın şu âlemdeki icraatı ve tasarrufu, “eşitlik” üzerine değil, “adalet” esasına göre cereyan ediyor.

Şöyle bir düşünelim: Eğer mutlak eşitlik olsaydı, ya her şey yoklukta kalırdı veya sadece bir cins varlık yaratılırdı. Zira, ikinci cins yaratıldığında eşitlik bozulurdu.

Demek ki eşitlik, sadece hayal ve vehim sahasında söz konusu; akıl, kalb ve vicdanda yeri yok.

Bedenimizdeki organlar arasında da eşitlik söz konusu değil. Ama her organ niçin yaratılmışsa, o vazifeyi görebilmesi için, gerekli bütün özellikler, kendisine adaletle verilmiş. Bu çok önemli husus, maalesef çoğu zaman gözden kaçıyor.

Serçe ile kedinin eşit olmadıkları malûm. Ama, her ikisinde de ilâhî adalet bütün berraklığı ile okunmakta... “Kedilik” mahiyeti neyi gerektiriyorsa ruh hâletinden, diş ve tırnak yapısına, vücut çevikliğine kadar hepsi “âdil” olarak verilmiş; hiçbirşey noksan bırakılmamış. Aynı     şekilde, “serçelik” mahiyeti de neyi icab ettiriyorsa, ona da o kabiliyetler ve o vücut yapısı eksiksiz takdim edilmiş.

İşte adalet budur. “Niçin o serçe oldu, bu kedi?” diye, bir soru sormaya kimsenin hakkı yoktur. Sorulursa, “Allah böylece irâde buyurmuştur” diye cevap verilecektir. Aksini irâde buyursaydı, o soru yine sorulacaktı. Bununla beraber, şunu ifade etmek isterim. Ne o serçe, ne de o kedi, başka bir âlemde “hayvan olma” imtihanına tâbi tutulmuş da, o imtihanı kazanmış değiller. Tâ ki, bu başarılarına karşılık, kendilerine verilen “hayat makamını” az veya çok bulabilsinler. Onlar daha düne kadar, tâbiri câiz ise, yokluk karanlıklarında Allah’ın lütfunu gözlemekle meşgûldüler. Hiçbir hakları yokken Cenâb-ı Hak onlara, sırf bir lütuf olarak, şu hazır bedenlerini ve ruhlarını ihsan etti.

Onlar da bunu şuuren biliyormuşçasına, hâllerinden memnun olarak sürdürüyorlar hayatlarını... Ruhlarında, kadere itirazın zerresi dahi bulunmuyor...

Kadın veya erkek yaratılma meselesini de, bu misâle kıyas ediniz. “Niçin kadın yaratıldım?” diyeceğinize, diğer canlı ve cansız varlıklara bakıp, ilâhi takdirden kendinize düşen hisseyi rıza ile karşılayınız.

Kaldı ki, önemli olan her zaman için âkıbettir, neticedir. “Erkekler mutlaka cennete, kadınlar cehenneme gidecek” diye, bir hüküm olmadığına göre, her iki cins de, kendilerine verilen ömür sermayesi ile, ebedî saadetlerini kazanmak için azamî gayret göstermek durumundadırlar.

Yarın bu saadeti kaybedecek insanların, bu gün şu veya bu cinsten olmaları bilmem ki ne mânâ ifade eder?..

Bu vesile ile senin çok önceleri sorduğun bir soruya da kısaca temas etmek isterim:

“Bütün insanların, gerçeği bulma hususunda eşit şansa sahip olup olmadıklarını” sormuştun. Soru, bir yönüyle ilâhî adaletle ilgili. Bu konuda daha önce, “Bir Kader Sohbeti” adlı kitapçıkta birşeyler yazmıştım. İstersen bakabilirsin.

Hülya, şu gerçeği hiçbir zaman hatırından çıkarmamalısın. İnsan, Allah’ın kuludur. Bedenindeki her organı ve ruhundaki her hissi, her duyguyu, her kabiliyeti ona Allah ihsan etmiştir. Bu kâinat sarayı, Allah’ın mülkü ve şu âciz insan da, O’nun nazlı bir misafiridir.

Gerçekten çok nazlı misafirleriz; öyle değil mi? Hergün milyarlarca hücre değiştiriyoruz, farkında bile değiliz... Üzerinde bulunduğumuz yerküre, müthiş bir sür’atle yol alıyor; hiç aklımızdan geçmiyor bile. Kanımız her nefes temizleniyor, biz ise bu çok önemli faaliyetten habersiz, kendi işimizle meşgûl oluyoruz. Hangi organımız ağrıyorsa, ancak onun varlığını hatırlıyoruz. Diğer bütün organlarımızdan çok uzaklarda gibiyiz... Kısacası, gerek iç âlemimizde gerekse şu kâinatta bizimle ilgili olarak, hergün sonsuz işler görülmekte, nihayetsiz faaliyetler sürdürülmekte... Biz ise bütün bunların kaygısını çekmeden kendi hususî işlerimizin peşinde koşmaktayız.

İşte, bizi öyle rahmet ve inayetiyle besleyen Rabbimiz, âhirette de bizlere adaletle muamele edecektir.

Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur:

“Allah, hiç kimseye, gücünün üstünde bir şey teklif etmez.”

Bu hüküm, gerçeği bulma konusunda da geçerli... Her insan, Allah’ın kuludur, onun “mevcut şartları içerisinde, gerçeği ne ölçüde bulabileceğini” en iyi bilen Allah’dır. Ve o kuluna, buna göre muamele edecektir. Onu, bilmeye güç yetiremeyeceği şeylerden mes’ûl tutacak değildir.

“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” âyeti, bir yönüyle de bu meselemize ışık tutmakta...

Mahkeme-i Kübra’da, o büyük hesap gününde, herkes, zengin-fakir, âlim-câhil, İslâm’dan haberdar veya gâfil her grup insan, kendi hususî şartları içerisinde hesaba çekilecekler. O gün, zerre kadar hayır ve şer neticesiz kalmayacak. İlâhî adalet, bütün haşmetiyle tecelli edecek.

Kimbilir, belki de “gerçeği bulmada herkes eşit şansa sahip mi?” gibi sorularla kadere bir nevi itiraz eden bazı insanlar, o gün azaba lâyık görülürken, -güya müdafaa ettikleri- o biçareler, mazur görülecek “necat ehli” olacak ve azaptan kurtulacaklardır.

Öyle ise, sen gerçeği anlatmaya elinden geldiğince çalışmalı, gayret göstermeli, ama Allah’ın âdil olduğuna da bütün ruhunla itimat etmelisin. Diğer insanlara şefkat ederken, kendini mânen tehlikeye atmamalı ve onların Allah’ın kulu olduklarını hatırından çıkarmamalısın.

Son olarak sana, zulmün tarifini de yazmak istiyorum. “Zulüm, başkasının mülkünde, onun izni olmaksızın tasarruf etmek” demektir. Bütün insanların Rabbi, Mâliki, İlâhı ancak Allah’dır. Öyle ise, O’nun insanlar üzerindeki hiçbir tasarrufu, hiçbir icraatı, hâşâ zulmün târifine girmez.

Bunu çok iyi bilmeli ve mutlak âdil olmanın, ancak, ilmi, kudreti, hikmeti, rahmeti,... sonsuz olan Allah’a mahsus olduğunu’da unutmamalısın...

Bu kadarı şimdilik yeter zannederim.

Selâmlar...”

•••

 

Bir süre sonra, şu mektubu kaleme aldım:

 

“Gerçeğe kavuşan Hülya,

Kadın-erkek eşitliği konusunu, geçen mektubumun sonunda noktaladığımı sanıyordum. Fakat bir olay üzerine, sana bu hususta birşeyler daha yazmaya karar verdim. Geçenlerde bir özel dershanenin kendi kursiyerleri için çıkardığı, -güyâ- rehber niteliğindeki bir dergiye göz gezdiriyordum. Dergide geçen bir yazı, beni hayli düşündürdü. Yazıda, “erkek ve kız öğrencilerin birbirleriyle alâka kurmalarının yadırgınmaması gerektiği”, “bunu yapanların geri düşünceli kimseler oldukları” işlenmeye çalışılıyordu. O yazı münasebetiyle, modern Avrupa cemiyetinin şu üç prensibini hatırladım. Vaktiyle bir kitapta okumuştum:

 

1. Kadınlarla erkeklerin eşit olmaları,

2. Kadınların, geçim yönünden erkekten bağımsız hâle getirilmesi,

3. Geçim yönünden erkeğin baskısından kurtulan kadını, diğer erkeklerle münasebette daha hür hâle getirmek.

Bunlardan ilk ikisi vasıta, üçüncüsü ise ana hedefti.

Kadın-erkek eşitliğini sık sık nazara verenler, bizim kadınımızı bu üçüncü noktaya bir türlü getirememişlerdi. Ondaki nâmus ve sadâkat duygularını istedikleri ölçüde zedelemeye muvaffak olamamışlardı. Ve bundan fevkalâde rahatsızdılar. İşte sözünü ettiğim yazının sahibi de, bunlardan birisi olsa gerekti.

Bu vesileyle şunu söylemek isterim:

Genellikle bir kız 12-13, erkek ise 14-15 yaşlarında bülûğa eriyor; biri anne, diğeri baba namzedi oluyorlar.

Kendilerine namus duygusunun ve hâyâ şuurunun, bu yaşların çok öncesinde verilmesi gerekiyor. Halbuki malûm çevreler, bunun yaşını, tâ kızın evleneceği tarihe kadar uzatıyorlar. Sanki nâmus mükellefiyeti ancak o noktada başlıyormuş gibi. Yine o ana kadar, her türlü gayri meşru münâsebetin normal karşılanması lâzımmışçasına...

Şu mantığı anlamak mümkün değil:

Bir kız, yabancı bir erkekle, bekârlığında niçin dolaşabiliyor da evlendikten sonra kendisine bu kapı kapanıyor? Meselenin en can alıcı noktası budur, zannederim. Bütün kadınların bütün erkeklerle istedikleri gibi düşüp, kalkmalarını candan arzu eden, ama, bunu söylemek cesaretini gösteremiyenler, meseleyi gençlik plânında savunmayı tercih ediyorlar. Zira, bunda muvaffak olurlarsa, asıl hedeflerine olduça yaklaşabileceklerdir.

Dergide okuduğum o yazı, gençliğimiz üzerinde oynanan oyunların sadece küçük bir nümûnesi. Bu oyunlar bana şeytanın bir yeminini, bir ahdini hatırlatır.

Kur’an-ı Kerim’de, şeytanın Âdem (a.s.)’a secde etmediği ve bu yüzden kovulduğu, lânetlendiği zikredildikten sonra, o kovulan şeytanın şöyle dediği nakledilir:

“Celâlin hakkı için kullarından bir mukadder pay alacağım. Onları gerçekten saptıracağım.”

Ve bu sözler şöyle biter:

“Çaresiz, onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını (aslından çıkarak) değiştirecekler.”

Bu son ifade için yapılan bir tefsiri, aynen naklediyorum:

“Kadını erkek, erkeği kadın yapacaklar. Nikâhı bırakıp zinaya sapacaklar. Vazifeden kaçıp oyuna gidecekler. Doğruluğu budalalık, eğriliği hüner sayacaklar. İyiye kötü, kötüye iyi diyecekler. İmar edilmesi gerekeni tahrip, tahrip edilmesi lâzım geleni imar edecekler. Tevhidden çıkacak, bâtıl dinler ve fikirler peşinde koşacaklar.”

Bu satırları yazarken aklıma âniden şu soru geldi: “Hülya’nın, bu mektubu arkadaşlarına da okuyabileceğini unutuyorsun. Bakalım onlar, şeytanın varlığına ne ölçüde inanıyorlar?”

Bunun üzerine, şeytan hakkında kısa da olsa birşeyler yazmaya karar verdim.

Önce, şeytanın bir hilesini güzelce ortaya koyan şu vecizeyi takdim edeyim:

“Şeytanın en büyük bir desîsesi; kendini, kendine tâbi olanlara inkâr ettirmesidir.”

Madem, şeytandan bahseden birçok âyet-i kerime mevcut ve bir tek âyeti dahi inkâr etmek insanın imanını götürebilmekte. Elbette, şeytan bu kanalı işletecek ve kendini inkâr ettirmeye çalışacaktır. Bu nasıl bir oyundur ki, insan şeytanı inkâr etmekle onun safına otomatikman geçmekte.

Etrafımıza şöyle bir bakalım:

Dağ, taş, toprak, bitki, hayvan, bulut, şimşek ve nihayet güneş, ay ve yıldızlar hayalimizden bir bir geçsinler.

Bunların hepsi maddî varlıklar olduğu halde, birbirlerinden ne kadar farklılık gösteriyorlar, değil mi?

Şimdi bir de gözle göremediğimiz yer çekimini, X-ışınlarını, radyoaktiviteyi ve nihayet melekleri, cinleri, şeytanları düşünelim.

Bu ikincilerin de birinciler gibi, birbirinden çok farklı şeyler olduklarını dikkate alalım ve şöyle devam ettirelim düşüncemizi:

Ateş topraktan ne kadar ayrı ise, şeytan da âdemoğlundan o kadar farklı olmalı...

Karanlık ışıktan ne kadar uzak ise, cinler de meleklerden o kadar ayrı olmalı...

Vaktiyle, evrimcilerin ruhu inkârlarına karşı kaleme aldığım bir yazıdan, kısa bir bölümünü sana aktarmak istiyorum:

“Birisi yaratılışa inanan, diğeri evrimi savunan iki insanı, hayâlen yanyana getiriniz. Ve sorunuz başka bir evrimciye:

“Bu adamların hangi organları yaratılışa inanıyor, yahut evrimi kabul ediyor? Elleri mi, ayakları mı, ciğerleri mi, mideleri mi, kanları mı, beyin hücreleri mi?”

Sorunuza karşılık ister istemez ‘hiçbiri’ diyecektir.

‘O halde bu zıt görüşlerin sahipleri kimlerdir?’ şeklindeki sorunuza bilmem ne cevap verecektir?”

İşte Hülya! bu misâlimizde, yaratılışı kabul eden yahut evrimi savunan o insan ruhunu, nasıl göremiyor ve mahiyetini bilemiyorsak, onu yoldan çıkarmaya çalışan ve yine o ruh gibi    görünmeyen şeytanı da, gerçek mahiyetiyle, anlıyamıyoruz. Şu var ki, onun mahiyetiyle kavranamaması, inkârına yol açmamalı.

Sana önemli bir husustan söz edecek ve üzerinde biraz düşünmeni isteyeceğim:

“İnsan, bir çiçeği veya güzel bir kokuyu “kelimelerle” sevmez; bu işi kelimesiz yapar. Ama, bu sevgisini başkasına aktarmak istediği zaman, hissiyatını kelimelere dökmeye mecbur kalır.

İşte kelimesiz seven ve korkan ve yine kelimesiz inanan o insan kalbine, şeytan musallat olmakta, onunla kelimesiz konuşmakta ve ona bir takım telkinlerde bulunmakta... İşte şeytanın bu telkinlerine “vesvese” deniliyor.

Bir insan, bir başkasına yanlış fikirler aşılamak istediğinde, arada kelimeler vasıta oluyor.Bu yüzdendir ki o şahıs, kendisine telkinatta bulunan kimseyi biliyor ve tanıyor.

Ama, insanın şeytanı aynı ölçüde bilip tanıması mümkün olmuyor. Eğer imânı kuvvetli değilse, o vesveseleri kendi kalbinin veya aklının imâl ettiğini zannederek, şeytanı inkâra sapabiliyor.

Her ne ise.. Biraz saded harici oldu... Yine asıl konumuza dönelim:

Şeytan, ettiği yemin icabı, insanların yaratılışını değiştirmeğe gayret gösteriyor. Kadını erkekleştirmeğe, erkeği de kadınlaştırmağa çalışıyor. Şeytanın bu vâdideki telkinlerine kapılmamamız için Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bizleri şöyle ikaz ediyor:

Buharî’de nakledildiğine göre:

“Nebi (s.a.v.) erkeklerden kadınlaşanlara ve kadınlardan da erkekleşenlere lânet etti ve ‘Bu gibi kimseleri evinizden kovunuz’ buyurdu.”

Halbuki, kadından beklenen, hâkimiyet ve kabadayılık değil; şefkat, merhamet, nâmus, iffet, sadakat, itaat, tevazu ve nezâket gibi güzel huylardır.

Erkekten beklenen ise, karşı cinse zulüm veya dilencilik etmek değil, onu korumak, himâye etmek ve ihtiyaçlarını şefkatle görmektir.

Kadının, erkekleşmeye özenmesi, tam bir zavallılıktır. Bunu şu misâlle daha iyi anlayabiliriz sanırım:

Bir erkek düşününüz: Avrupalı kadınlara özenerek, tırnaklarını olasıya uzatmış ve ojelemiş olsun. En dikkat çeken cinsten pembe bir entari ve en yüksek topuklusundan bir çift ayakkabı giyinsin. saçlarını uzatıp ondüle yaptırsın. Konuşurken zoraki nazikleşsin ve bir takım kadınca mimiklere yer versin.

Artık böyle bir adamdan, tok bir ses, mert bir edâ, insanı ürküten bir celâdet ve ciddiyet, herhalde beklemezsin!

İşte, kıyafette erkeklere benzemek isteyen bir kızcağız da, bunun aksine olarak, hâl ve hareketlerinde, kendisi farkında olmaksızın, zamanla erkekleşme temâyülü gösteriyor. Artık, yanından geçen bir erkeğin ona çarpması, kendisi için bir endişe olmaktan çıkıyor. Hatta tam aksine, erkeklerin sakınmalarını ister gibi, bir umursamazlık havasına giriyor. Zamanla o nâzik ve lâtif ruh, yerini haşin veya vurdumduymaz bir ruha terkediyor.

Çevreni şöyle bir süzdüğünde, bu hükmü doğrulayacak misâllere rastlayacaksın...

Mektubuma burada son verirken, senden, bu gibi gençlerin çoğunluğunun, bu noktaya plânlı bir gayretle getirildiklerini bilmeni, onlara sadece acımanı ve gerçeği bulmaları için elinden geldiğince yardımcı olmanı isteyeceğim.

Selâmlar...”

 

Onbeş gün sonra, Hülya’dan cevap geldi. Selâm ve hürmet faslından sonra, şunları yazıyordu:

 

Bugüne kadar benim için çok zahmete girdiniz. Her yazdığıma cevap verdiniz. Memnuniyetimi ifadeden âcizim. Bunun yanında, hayretle karşıladığım ve takdir ettiğim bir özelliğinizi de yazmadan geçemeyeceğim.

Şimdiye kadar, sorduklarıma cevap vermenin ötesinde bana hususî bir telkinde bulunmadınız. Meselâ, ‘şöyle giyin, böyle kuşan’ veya ‘şöyle kıl, böyle tut’, demediniz. Ama, ben çok iyi biliyordum ki, bunları yapmamı bütün ruhunuzla istiyordunuz. Bu sabrınız için, sizi tebrik etmeme müsaade ediniz.

Size bir haberim var, müjde ve ızdırap karışımı bir haber.

Ben artık örtünmeye karar verdim. Bu kararımı açığa vurduğumda, gerek aile çevrem ve gerekse arkadaşlarımdan bir hayli tepki gördüm.

Onlara, dilimin döndüğü kadar birşeyler anlattım ve anlatıyorum. Yalnız şuna çok üzülüyorum:

Beni tenkid eden bazı arkadaşlarım, İslâm’a zıd iddialar ileri sürüyor ve günaha giriyorlar.

Geçenlerde bir kimya öğretmeni “Ben hürüm, dilediğim gibi giyinebilirim.” derken, fizikçi bir arkadaşım söze karıştı ve “Güzelliğimi niçin saklıyacakmışım?” diyerek onu destekledi.

Aile çevrem, ayrı bir âlem... Yakın akrabalarımdan birisi, “Örtünmemek niçin günah olsun, sen şunun bunun sözüne bakma, İslâmiyet’te böyle bir şey yok.” diye fetva verirken, bir diğeri, “Baş örtmenin suç olduğunu” söyleyerek, beni korkutmaya çalıştı.

Halamın, üniversiteye yeni kaydolan kızının söylediği şu sözler ise, beni hem hayrete, hem üzüntüye boğdu:

“Örtünmenin ve erkeklerden sakınmanın karşısındayım! Tanımadığım bir erkekle nasıl evlenebilirim?! Onunla konuşmak ve kendisini her yönüyle tanımak, benim hakkım değil mi?”

•••

Hülya’nın bu üç sayfalık mektubunun tamamı ızdırapla doluydu Sonunda şöyle diyordu:

“Her gün bir fasıl yaylım ateşine tutuluyorum. ‘Bu da bir devredir, geçer’ deyip, şimdilik sabrediyorum. Bakalım zaman neler gösterecek?”

Hülya bu mektubunda bana özel birşey sormamış, sadece uğradığı hücumları sıralamakla yetinmişti. Ama birşeyler yazmamı istediğide açıkça belli oluyordu. Mektubunun her satırı bir feryad, bir teselli talebiydi.

•••

 

 

Ona cevap vermeye kendimi mecbur bildim ve şu mektubu yazdım:

 

“Gerçeğin Dertlisi Hülya,

Bütün saadetler sabrın, azmin, tahammülün ve çilenin meyvesidir. Uğradığın hücumlara fazla üzüldüğümü söylemeyeceğim. Zira, bu hâdiselerin seni daha da olgunlaştıracağına inanıyorum.

Yazdıkların benim için yeni şeyler değil. Benzeri iddialara, senelerden beri muhatap oluyoruz.

Zaman değişiyor, şahıslar birer birer dünyadan göçüp gidiyorlar; ama iyi ve kötü fikirler, varlıklarını devam ettiriyorlar. Bu, kıyamete kadar böyle sürüp gidecektir.

Şunu ifâde etmek isterim:

Bu tip münakaşalarda üç mefhum, birbiri ile karıştırılıyor: “Ayıp”, “Suç” ve “Günah”.

Bir söz, bir hareket veya bir kıyâfet topluma terslik gösteriyorsa, ayıplanıyor. Kanuna aykırı ise, suç sayılıyor. Dine muhalif ise, günah oluyor.

Bazı kimseler, kanuna aykırı olmayan birşeyin günah da olmayacağını zannederken, bazıları, “herkesin işlediği bir fiilin günahlıktan çıkacağı,” vehmine kapılıyorlar.

Bunların her ikisi de fevkalâde yanlış düşünceler.

Ayıp, hiçbir zaman gerçeğin ölçüsü olamaz. Fikir, düşünce ve hareketlerini sadece çevrenin “ayıp” anlayışına göre düzenleyen insanlar, şahsiyetlerini topluma fedâ etmiş, kalabalıklara esir olmuşlardır.

Halbuki, toplumun her ayıpladığını “yanlış”, yahut her benimsediğini “doğru” kabul etmek mümkün mü? Böyle olsa, insanın her toplulukta ayrı bir şahsiyete bürünmesi, bukalemun gibi sık sık renk değiştirmesi icap etmez mi?

...

Batılı bir edibin “insan aklının âczini” ortaya koyan şu ifadeleri, bu meselemizi ne güzel izah eder:

“Bir insanın, babasını yemesinden daha korkunç bir şey düşünülemez; ama, eskiden bazı kavimlerde bu âdet varmış. Hem de bunu saygı ve sevgilerinden yaparlarmış. İsterlermiş ki ölü, böylelikle en uygun, en şerefli bir mezara gömülsün. Vücutları ve hatıraları içlerine, tâ iliklerine yerleşsin. Babaları, sindirme ve özümleme yolu ile kendi diri bedenlerine karışıp yeniden yaşasın. Böyle bir inancı iliklerinde ve damarlarında taşıyan insanlar için, anasını, babasını topraklarda çürütüp, kurtlara yedirmenin, en korkunç günahlardan biri sayılacağını kestirmek zor değildir.”

Şimdi düşünelim:

‘Etrafımızdaki insanların büyük çoğunluğu, kesif propagandalarla, böyle bir fikri benimsemiş olsalar, biz de “toplum    ayıplamasın”, diyerek, babamızın etini mi yiyeceğiz?

Demek ki, “ayıplama” tamamen subjektiftir; gerçeğe tesir edecek bir faktör değildir.

Örtünmenin suç olduğu iddiasına gelince, bu tamamen asılsız ve tahmine dayalı... Zira, örtünme hiçbir devirde kanunen yasaklanmış değil... Bu vâdide piyasaya sürülen bütün düşünceler, demagojiden, şahsî yorumdan veya ideolojik saplantıdan öteye gidemiyor.

Başı örtülü bir genç kızı görür görmez, çılgına dönen ve “lâiklik gitti, irtica hücuma geçti,” diye çığlık atanların yaptığı, tek kelime ile “şarlatanlık” tır.

Geçenlerde bir dergiyi karıştırıyordum. Yazıların hemen tamamı örtünme, lâiklik, irtica konularında idi. “İrtica özel sayısı” gibi bir şey...

Her bir yazıyı okudukça, “Bu yazar ancak böyle düşünebilir,” “Bundan ancak bu beklenir” veya “Bunun ideolojik saplantısı ancak bunu gerektirir,” deyip geçiyordum. Ama, bir röportaj beni hayli düşündürdü...

Sıradan olmayan, yahut en azından olmaması gereken bazı kimseler, röportajı yapan gence tuhaf cevaplar vermişlerdi.

Kültür seviyemizin henüz nerelerde olduğunu göstermesi bakımından hem üzücü, hem de ibret verici olan bu cevaplarda, bir yandan lâikliğin ciddî bir tehlike geçirdiği iddia ediliyor, diğer taraftan, toplumda bir çok hurafelerin yerleştiğinden ve bunların islâm dininde olmadığından yakınılıyordu. Bir takım misâller veriliyor ve okuyucu, toplumun ne kadar geri düşündüğüne güya acındırılmaya çalışılıyordu.

Bu sözlere çok hayret ettim ve şöyle düşündüm:

Madem ki, lâiklikten söz ediyorsunuz, lâik bir düzende, bir insan, rahatlıkla hurafeye de inanabilir, hurafenin hurafesine de... Buna, devletin herhangi bir müdahalesi olamaz. Eğer sözü edilen o kimseler bu düşüncelerini devlet nizâmı haline getirmeye çalışırlarsa, bunun için örgütlenip silahlanırlarsa, devlet kendilerine müdahalede bulunur.

Kaldı ki, sözü edilen düşüncelerin hurafe olması, sadece söz konusu kişilerin şahsî kanaatlarıdır. Eğer, gerçekten, bunlar hurafe ise, İslâm dininde yeri yoksa, onları İslâm adına çürütmek, ancak din âlimlerimizin vazifesi olsa gerektir. Onlar kalkıp da “Etrafımız hurafecilerle sarıldı, din elden gidiyor” deseler, haklı görülebilirler. Ama, bir taraftan lâiklik deyip, diğer taraftan İslâm’a aykırı hurafelerden dert yanmayı, anlamak mümkün değil...

Aslında bu meseleler, herkesin rahatlıkla konuşabileceği, her önüne gelenin çalakalem birşeyler yazabileceği kadar basit de değil. “Lâiklik” ile “din ve vicdan hürriyeti” arasındaki münasebet ve örtünmenin bunlardan hangisinin içerisinde değerlendirilmesi gerektiği, ancak hukuk otoritelerince tartışılabilecek bir konu.

Böyle bir tartışma mutlaka yapılmalı. Ama, tarafsız olarak.

Şahsî, indî ve keyfî düşüncelerden sıyrılarak.

Şu veya bu milleti örnek vererek değil, kendi öz evlâdımızı yakînen tanıyarak...

Hiçbir ülkenin kültür müstemlekesi olmadığımızın şuuru ve vakarı içinde...

O tartışmanın gününü merakla bekliyorum. Fakat şu acı gerçeğide yazmadan geçemeyeceğim:

Bugün örtünme meselesi, hukuk çevrelerinden çok, siyasî ve ideolojik mahfellerde konuşuluyor. Ve yine bu konu, savcı iddianemelerinden ziyade, müstehcen neşriyatın manşetlerinde yer alıyor.

Ayıp ve suç hakkındaki bu kısa açıklamadan sonra, örtünmenin dinî yönüne geçmek ve bu hususta cesur fetvalar veren o akrabana bir şeyler yazmak istiyorum.

O hanımefendinin iddiası iki kısma ayrılıyor: Birisi, “Açık gezmek niçin günah olsun,” şeklindeki itiraz; diğeri ise, “İslâm’da örtünmenin olmadığı” tarzındaki, şahsî kanaat...

Görünürde, aralarında pek fazla bir fark yok gibi geliyor. Ama, gerçekte her ikisi de müstakil birer konu. Bu yüzden bunlara ayrı ayrı cevap vermek isterim.

Bak Hülya! Yıllardan beri, çeşitli konularda, muhtelif sorulara muhatab oldum. Birçok tartışmalarda bulundum. Bunların tamamından çıkardığım ortak neticeyi, sana yazmakta fayda görüyorum.

Bugüne kadar, bir kerecik olsun rastlamadım ki, alışverişinde fâizden uzak duran bir tüccar, kalkıp da “Fâiz neden haram olsun” gibi bir soru atsın ortaya... Yahut, namazını muntazaman kılan birisi, “Namaz kılmakla da müslüman mı olunurmuş, sen benim kalbime bak” yollu, bir iddiada bulunsun.

Örtünme meselesinde de öyle. “Örtünmekle de ne olacakmış, insan örtünün içinde de yapacağını yapar” gibi, sözler sarf edenleri, birer birer araştırırsanız, her defasında İslâm’ı lâyıkınca bilmeyen veya bildiği halde onun emirlerini yerine getiremeyen birisiyle karşılaşırsınız.

Bu insanlar, vicdanlarının derinliklerinde hissettikleri suçluluk psikolojisinden kurtulmak için, böyle itirazlarda bulunuyorlar. Ve tevbe edeceklerine, günahlarını meşru göstermeye kalkışıyorlar. Sanki diğer insanları ikna etmekle, o mükellefiyetten kurtulacaklarmış gibi... Halbuki, bir fiil günah ise günah, değil ise değildir. Bunun tesbitini “kalabalıklar” yapamaz.

Örtünme dinde varsa, buna kimse yok diyemez.

Ama, hiç kimse de başkalarını bu hususta zorlama yoluna gitmemelidir.

Sözünü ettiğin akrabandan bir ricam olacak. Lütfen, İslâm’ı -hiç olmazsa- bir gayrimüslim kadar tarafsızca araştırsın. Örtünmenin dindeki yeri ne ise, onu öylece tesbit etsin. Sonra o hükme ister uysun, ister uymasın. Bu, tamamen kendisinin bileceği bir iş. Ama, İslâm’da örtünme varsa, bu emre riayet etmediği takdirde, günah işlemiş olacağını da bilsin. Tâ ki günün birinde tevbe kapısına varması mümkün olabilsin.

Şimdi sana önemli bir noktadan söz edeceğim.

“Şu niçin günah olsun”, “bu neden haram olsun” yollu sözler, bu hükmü bilmemekten kaynaklanıyor. Şöyle ki:

İslâm’da ibadetlerin illeti (sebebi), emr-i İlâhî, haramların illeti de nehy-i İlâhîdir.

Yâni, ibadet ancak Allah emrettiği için yapılır. Günahlardan ve haramlardan da yine O yasakladığı için sakınılır.

Bununla birlikte, Rabbimiz, emrini tutanlara bu dünyada da birtakım menfaatler, haram işleyenlere ise bir takım zararlar takdir buyurmuş. Orucun faydaları ve içkinin zararları gibi...

Lâkin, ne oruç o faydaları için tutulur, ne de içki zararlı olduğu için içilmez. Orucun tıbben hiçbir faydası olmasa da müminler oruç tutacaklar ve yine içkinin de hiçbir zararı olmasa da, ondan uzak duracaklardır.

Bir misâl daha vermek isterim. Bilirsin, kesilmeksizin kendi kendine ölen bir koyunun, sığırın, etini yemek, haramdır. Bu haramlık için, bir takım tıbbî veya biyolojik izahlar getirilebilir.Bütünhepsi, meselenin hikmet yönüdür.

Bunlar sayılıp dökülürken, şu husus unutulur: “Pekâlâ, Allah’dan başkasının ismiyle kesilen bir hayvanı yemek niçin haramdır?”

Bu soruya ne cevap verilecektir? Kesilmekse kesilmiş, kan akmaksa akmıştır. Demek ki işin esası, hayvanı kesmenin tıbbî faydaları değil... Esas olan, insanın kulluk şuurundan ayrılmaması, Allah namına hareket etmesi...     Keserken O’nun ismiyle başlaması, giyinip kuşanırken de yine O’nun kulu olduğunu unutmaması... O’nun emir ve yasaklarını daima göz önünde tutması.

Bütün bunları, o akrabana, olduğu gibi oku ve kendisini şu noktada uygun bir dille ikaz et:

Bir günahı işlemek başka, onun günah olmadığını iddia etmek daha başkadır. Bu ikincisi, günahın devamına sebep olur ve birincisinden çok daha tehlikelidir.

Örtünmenin İslâm’da yeri olup olmadığı meselesine gelince, bu hususta kendisine islâm büyüklerinden nice fetvalar nakledebilirim. Lâkin günümüz müslümanlarının bir kısmı, fetvanın dindeki yerini lâyıkıyla bilmediklerinden, doğrudan doğruya Kur’an-ı Kerim’den âyetler takdim edecek ve bunların tefsirlerinden bazı kısımları aynen aktaracağım.

Cenâb-ı Hak, Nûr Sûresinde Peygamberimiz’e (s.a.v.) hitaben şöyle buyuruyor:

Mümin kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar, ziynetlerini (süslerinin takılı olduğu yerleri) açmasınlar. Zahir olanı (görünmesi zarurî olan yüz, el ve ayaklar) müstesna. Baş örtülerini yakalarının üzerine vursunlar (göğüs ve boyunlarını göstermesinler). Ziynetlerini (süs yerlerini) ancak şu kimselere gösterebilirler: Kocalarına yahut babalarına yahut kocalarının babalarına yahut kendi oğullarına yahut kendi erkek kardeşlerine, yahut erkek kardeşlerinin oğullarına yahut kız kardeşlerinin oğullarına yahut kendi kadınlarına (müslüman kadınlara) yahut ellerindeki memlûklere (cariyelere) yahut (şehvetsiz ve kadına) ihtiyacı olmayan uyuntu kimselere yahut henüz kadınların gizli yerlerinin farkına varmamış olan (kadın-erkek münasebetini bilmeyen) çocuklara...” (Nûr Sûresi/31)

Âyet-i Kerime dikkatle okunduğunda, şu hususlar tesbit edilebilir:

Birincisi, hitabın mümin kadınlara olması... Yâni, örtünme kadınlar için bir imân alâmeti ve sadece mümin kadınlara farz...

Mümin olmayan bir insan, İslâm’ın icablarından, emir ve yasaklarından mesûl değil. Yâni, bir kimse öncelikle Allah’n varlığını kabul edecek. Kur’an-ı Kerim’i O’nun kelâmı ve Hz.Muhammed (a.s.m.)’ı O’nun en son elçisi bilecektir ki, İlahî emir ve yasaklara muhatab olabilsin.Kul olduğunu bilecektir ki, başıboş olamıyacağını da idrak etsin.

İkincisi, harama bakmamanın sadece erkekler için değil, kadınlar için de sözkonusu olduğu...

Üçüncüsü, “ziynetlerin gösterilmemesi..”

Âyet-i Kerime’de geçen “ziynet” kelimesi üzerinde yapılan tefsirlerden birini, özet olarak arzedeyim:

“Ziynet, süs eşyası demek ise de, mücerred olarak süs eşyasına bakmak, hiçkimse için haram olamayacağına göre, bundan murâd, süs eşyalarının takıldığı kulak, boyun, gerdan gibi yerlerdir. Âyette esas maksat tesettür (örtünme) olduğuna ve hitap zengin-fakir bütün müminlere yapıldığına göre, ziynet sadece süs eşyası olarak anlaşılsa, âyet sadece zenginlere inmiş olur. Halbuki, hitap umumîdir, ‘Mümin kadınlara da söyle’...” buyurulmaktadır. Bir başka önemli husus da şudur: “Kadın için asıl ziynet, süs eşyaları değil, bu organların bizzat kendileridir. Yani, gösterilmesi haram kılınan boyun, gerdan gibi azalar, kadın için ayrıca birer ziynettirler.”

Dördüncüsü, mümin kadınların başörtülerini, câhiliye kadınları gibi, boyunlarına bağlayıp arkaya sarkıtmak yerine, başlarına örtmeleri ve yakalarının üzerine vurmaları...

Âyetin devamında, ziynetlerin (süs yerlerinin) kimlere gösterilebileceği açıklanıyor. Bunlar içerisinde, bir de “kendi kadınlarına” ifadesi yer alıyor.

Bunu, “yakînen tanıdıkları sohbet arkadaşlarına, -kendi yanlarında çalışan hizmetçi kadınlara” diye tefsir eden âlimler bulunduğu gibi; “kendi” kelimesini “kendi dinlerinden olan kadınlar, yâni, müslüman kadınlar” diye tefsir edenler de çıkmış.

Bu tefsirlerden birincisine göre, mümin kadınların; ziynetlerini, yakînen tanımadıkları hiçbir kadına gösteremiyecekleri, ikincisine göre ise, müslüman kadınlara gösterebilecekleri, lâkin gayri müslimlere gösteremiyecekleri anlaşılmakta.

Bir diğer âyet-i kerime’de ise, şöyle buyurulur:

“Ey Peygamber, hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle; elbiselerinden giyip örtünsünler. İşte böyle giyinmeleri, tanınıp da (cariyelerden, iffetsiz âdi kadınlardan farkedilip de) eziyet edilmemelerine en elverişli olandır. Allah Gafurdur (çok bağışlayıcıdır), Rahimdir (çok merhametlidir).” (Ahzab Sûresi/59)
Bu âyet-i kerimede de, örtünme açıkça emredilmekte ve bu emrin hikmeti, “mümin kadınların diğer âdi kadınlardan farkedilerek rahatsız edilmemeleri, sarkıntılığa maruz kalmamaları ve ruhlarının eziyete düçâr olmaması” olarak beyan buyurulmakta...

Âyetin sonunda “Allah; Gafur ve Rahimdir,” buyurulması da çok mânâlıdır. Bu hususta yapılan tefsirlerden birisini, aynen naklediyorum:

“Bu bize şu mânâları ifham eder:

1. Allah’ın mağfireti çoktur, bugüne kadar geçmiş olan açıklıklara mağfiret buyurur, o kusurları örter. Rahmeti de çoktur.

2. Allah, Gafur ve Rahim olduğu içindir ki kadınlara ezâ edilmesine razı olmaz ve onun için örtünmelerini emreder.

3. Tesettür emrolunduğundan dolayı da kadınlar bir tazyike maruz bırakılmasın, ifrata gidilmesin. Çünkü Allah Gafur ve Rahimdir. Bu emri onların aleyhine değil, lehine vermiştir, demek de olabilir.”

Bu bahse son verirken, şunu da belirtmek isterim:

Örtünmek insanlar için fıtrîdir, yaratılışlarında vardır. Dine karşı olan toplumlarda bile, sokaklarda çırılçıplak dolaşan ve resmî dairelerde öylece mesai yapan insanlara rastlıyamazsınız.

O halde, örtünmenin mutlak olarak aleyhinde bulunmak, mümkün değil. Kalıyor bunun derecesi... Zaten bütün münakaşalar, bu noktada yapılıyor. herkes kendi örf ve âdetine, içtimaî çevresine, şahsî kanaatine veya ideolojisine göre birşeyler konuşuyor.

Sen o akrabana ve onun gibi düşünen arkadaşlarına, Kur’an’ın bu husustaki hükmünü olduğu gibi naklet. Ondan sonrası, kendi bilecekleri bir mesele. Dinde zorlama yoktur ve senin vazifen, sadece gerçeği anlatmaktır.

Ben şuna inanıyorum ki, sana karşı çıkanların çoğu, gerçekte İslâm’a karşı değiller. İnançları vardır. Ama, İslâm’ın garibi ve çevrenin esiridirler. Belki de bir kısmı, Allah’a ibadet etmeyi kalben çok istemekte, lâkin, mevcut kıyafetini buna uygun bulmayarak vazgeçmektedir.

Böylelerine çok rastlamışımdır. Eğer senin arkadaşların arasında da bu şekilde düşünenler varsa, onlara şunu söylemek isterim:

Örtünmüyorum diye ibadeti terketmenizin mantıkî hiçbir izahı yoktur. Bu fikirden vazgeçiniz ve şöyle düşününüz: Namaz kılmayan bir insanın oruç tutmaması da gerekmez. Her ikisi de, İslâm’ın şartlarından ve her ikisi de ayrı birer İlâhî emir... Birini yapıp diğerini terkeden insan, birinden sorumlu, diğerinden değildir.

Sahip olduğu yüzlerce işyerinin birisinden zarar ettiği için, kâr getiren diğer bütün işletmeleri ateşe veren bir iş adamı düşünebilir misiniz?

Biraz dikkat ederseniz, sizin yaptığınızın onunkinden pek de farklı olmadığını anlayacaksınız.

Siz bilmeyerek nefsin oyununa geliyorsunuz.Bu oyunu bozmak için ölümü hatırlayınız, mahşeri düşününüz. O hesap meydanında, her amelin ayrı ayrı tartılacağını unutmayınız. Elinizden geldiğince, kulluk vazifenizi yerine getiriniz. Yapamadığınız ameller için, daimî bir iştiyak ve bir ızdırap içinde bulununuz. İnşaallah günün birinde onlara da muvaffak olursunuz.

“Güzelliğimi niçin saklıyacakmışım” diyen, arkadaşına gelince, kendisine lütfen sor:

“Kimin sayesinde güzelsin ve kimin malını, kimin huzurunda, kime sattığının farkında mısın?”

Sonra, ona Peygamber Efendimizin (a.s.m.), beş şeye hayret ettiğini ifade buyurduğu hadîs-i şeriflerinin şu kısmını oku:

“Evvelinin bir cife, âhirinin bir lâşe olduğunu bildiği halde gururlanan insana şaşarım.”

Ve nihayet ona şu Allah kelâmını da duyur:

“Yeryüzünde kibir ve azametle yürüme. Çünkü sen asla arzı (yerküreyi) yaramazsın ve boyca da dağlara erişemezsin.” (İsrâ Sûresi/37)

Şunları da ilave et:

Senin bedeninin her neresine bir iğne batırsan, kan akar. Bedenin bir kan küpü... İçi, sinirlerle, kemiklerle, barsaklarla dolu... Bütün bunlar ince bir deri tabakası ile örtülmüş ve sen güzel bir mahlûk olarak, arz-ı endam etme imkânına kavuşmuşsun. Bu nimetin şükrünü böylemi edâ edeceksin?

Cenâb-ı hak dileseydi, insanlara da hayvanlar gibi fıtrî elbiseler giydirebilirdi. Ve artık, onlara tesettür emrini vermezdi. Ama, insanoğlunu birçok yönden olduğu gibi, “örtünmeden” de imtihan ediyor... Bunu böylece bil ve artık kararını nasıl verirsen ver.

•••

 

 

Gelelim kimyacı arkadaşının hürriyet anlayışına:

“Ben hürüm, istediğim gibi giyinirim” diyen, o arkadaşa benden selâm söyle ve de ki: “İlkokulda sana hürriyetin tarifi nasıl öğretildi?”

Hatırlayacağı gibi, hürriyetin sınırı başkasının hürriyetinde son buluyordu. Yâni, insanlar başkalarına zarar vermekte hür değildiler...

İslâm, bu vâdide, daha geniş bir çerçeve çizer. İslâm’da, insanın kendi aleyhine bir fiili işleme hürriyeti de yoktur. Bu vücut, bu ruh, bu akıl, hepsi insana emânet... Ve insan, bu emânetlere hıyanet etme hürriyetine sahip değil... İnsan intihar edemez, zirâ bu can onun şahsî malı değildir. Değil intihar etmek, bir tek parmağını dahi kesemez... Ve yine insan, içki ve uyuşturucu da kullanamaz, çünkü bu aklı o yapmış değildir...

Madem ki sen Allah’ın kulu, O’nun eseri, O’nun mahlûkusun. Ve yine, bu arz küresini sen döndürmüyor, baharı sen getirmiyor, güneşi sen yandırmıyorsun. Öyle ise, sen bir bahar günü, sokağa dilediğin kıyafetle çıkıp, başkalarının şehvetini istediğin gibi tahrik edemezsin. Senin Allah’a karşı isyan hürriyetin olmadığı gibi, başkalarını günaha sokup onların ruhlarını yaralama, hayâllerini ifsad etme hürriyetin de yoktur.

Sana, bir temel hükümden söz etmek isterim:

“Sebep olan, işleyen gibidir.”

Bu veciz hüküm, -hayır olsun şer olsun- her fiil ve düşünce için geçerli... Hayır müessesesi kuran bir insana, orada işlenen sevapların bir misli sevap verilmekte... Şer için de aynı şekilde...

Biraz daha açmak gerekirse, bir insan bir başkasının hidayetine, doğru yola ermesine sebep olsa, onun işlediği sevapların bir katı da, o sebep olan şahsa veriliyor. Berikinin sevabından da birşey noksan olmuyor. Aynı şekilde, bir şahsın yanlış bir inanca sapmasına, yahut haram işlemesine sebep olan bir insan da, o ifsad ettiği kimsenin işlediği günahların bir katı kadar günaha giriyor. Berikinin günahından da bir şey eksilmiyor.

Buna göre, başkalarının dikkatini çekmek ve şehvetini tahrik etmek isteyen bir kızcağız, açık saçık kıyafetiyle, yüzlerce insanın günaha girmesine sebep oluyor ve kendisini büyük bir tehlikeye atıyor.

Son olarak, “Tanımadığım bir erkekle nasıl evlenebilirim?” diyen halanın kızına da bir çift sözüm olacak:

Senin bu ifadelerini bütünü ile bir anda reddetmek belki mümkün değil, ama yanlış anlaşılmaya meydan vermemesi için, şu hususun da açığa kavuşması lâzım:

Bu hürriyet sadece kadınlara mı tanınmış? Meseleyi iki taraflı ele alırsan, biraz daha gerçekçi düşünebilirsin.

Bir erkek de, pekalâ senin gibi düşünebilir ve bir kızcağızla aylar yıllar boyu, gayri meşru münasebetlerde bulunduktan sonra, “Bunu beğenmedim” der ve bir başkasıyla arkadaşlığa başlar.

Bu gibi sözler, tamamen hissî ve düşüncesizce söyleniyor. Madem ki, insanın Rabbi Allah’tır; şu koca kâinatı onun emrine veren O’dur. Ana rahminde insanı tavırdan tavıra geçiren ve en mükemmel bir varlık haline getiren O’dur. Öyleyse, bu insanın dünyada mesut olması ve âhirette mesûl olmaması için gerekli bütün esasları koymak da, ancak O’nun hakkıdır.

İslâm, insanın müstakbel eşini görüp tanımasına müsaade etmiştir. Gerektiğinde, -bir mahremlerinin nezaretinde- genç kız ve erkeğin görüştürülebilmeleri imkânını da tanımıştır. Ama, onları hiçbir zaman yalnız başlarına da bırakmamıştır. O nefisleri kabarık, hissiyatları coşkun insanları, başıboşluğa terketmemiştir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu hususta şöyle buyurur:

“Haberiniz olsun: Bir erkek, yabancı bir kadınla yalnız kalırsa, üçüncüleri şeytandır.”

Ve yine İslâm, bu dünyayı “oyun ve eğlence” âhireti ise “daha hayırlı ve bâkî” olarak tesbit etmiş ve evlilikte en önemli ölçüyü, din, ahlâk, namus ve iffet olarak belirlemiştir.

Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz , bu hususta şöyle buyurur:

“Kadın, dört şey için nikâh edilir: Malı, soyu-sopu, güzelliği ve dindarlığı için. Sen bunlardan dindar olanı araştır, bul, mes’ud olursun.”

Bu hadîs-i şerif’ten sen de gerekli dersini al ve o dördüncü gruba dahil olmaya gayret et. Tâ ki, evliliğinde saadete erebilesin.

Bununla beraber istersen, evleneceğin erkeği her yönüyle araştır. Ama, öncelikle onun dinî ve ahlâkî durumunu öğren. Ahlâk derken “uysallığı”, “kadına şartsız itaatı” anlama.

Kendisini de görmek istersen, gör. Fakat unutma ki, beden ruhun elbisesidir. Sen onu görmekle, ancak “elbiseyi” tanımış olacaksın. Onu, ruhunu bütün incelikleriyle, ancak evlendikten sonra tanıyabilirsin. Evlilik öncesindeki yaldızlı sözler, boş vaadler seni aldatmasın.

Şunu da hatırdan çıkarma: Mes’ud olmak tek yönlü değil, çok yönlü bir mesele. Onu bütün yönleriyle düşünsen, altından kalkamazsın. Bir kaçını misâl vereyim:

Falan beyi, kendi aklınca beğendiğini ve onunla evlendiğini farz edelim. Şu sorularıma cevap verebilecek misin?

Acaba bu izdivacınız sonunda çocuğa kavuşacak mısınız?

Çocuğunuz eksik veya sakat olacak mı?

Senin yahut kocanın başına hangi tarihte, ne gibi bir felâket gelecek?

Seni dul, çocuklarını öksüz bırakacak bir kaza var mı önünüzde?

Hanginiz, kaç sene yaşıyacaksınız? Kocan senden önce vefat ettiği takdirde, kimlere muhtaç olacaksın?

Çocukların, hayırlı evlât olacaklar mı?

“Eden bulur,” kâidesince, acaba gençliğinde yaptığın ölçüsüzlükler, kızına ve oğluna da aksedecekler mi?

Devam etsem, bir kitap kadar soru çıkarabilirim.

İşte bütün bu hususlarda ister istemez Allah diyecek, O’na sığınacak, O’ndan yardım dileyeceksin.

Öyle ise işin başında O’nun rızası istikametinde bir yuva kurup, sonra bütün bunlar için O’na tevekkül etsen, daha iyi olmaz mı?

Böyle yaparsan, artık ondan sonra gelecek sıkıntılar, senin için bir ceza değil, bir imtihan suali, bir terakki vesilesi, bir sabır tâlimi olur. Bu şuura erersen, dünya seni sarsamaz, hâdiseler seni fazla üzemez. O metin ruhunla, bu dünyada bir cennet hayatı sürersin.”

Evet Hülya! Sen mektubunda özel bir soru sormadığından olacak, ben de bu mektubumda senden çok, başkaları ile konuşmuş oldum.

Bunda da bir hayır vardır, diyorum.

Selâmlar...”

 

•••

 

Bu, Hülya’ya yazdığım son mektup olmuştu. Kısa bir süre sonra, bir teşekkür mektubu geldiyse de, özel sorusu olmadığı için kendisine cevap yazmadım. Sadece, bayram tebriğiyle yetindim.

 

 

ARADAN BİRKAÇ yıl geçti. Bir otobüs yolculuğunda Hülya’nın benzeri problemleri olan bir gençle tanıştık.

Kaptanın hemen arkasındaki birinci ve ikinci sırada oturan gençler birbiriyle şakalaşıyorlar, olur olmaz şeyler için kahkahayı basıyorlardı. Birinci sıranın pencere kenarında oturan kırmızı montlu genç, bir ara sırtını pencereye dayayıp, sağ kolunu koltuğun üzerine uzatarak yüksek sesle söylenmeğe başladı. Dikkatleri çekmek istediği jestlerinden açıkça belli oluyordu.

“Elim kırılsaydı da bu şehri tercih etmeseydim” dedi. Kısa bir süre sustuktan sonra, “ne baş belâsı şehirmiş yahû” diyerek dikkatleri iyice çekti ve “inanılır şey değil kardeşim” dedi “bir kız arkadaşınızla ola ki ele ele tutuşsanız hemen yanınıza bir beyefendi yaklaşır ve ‘kardeşim biraz terbiyeli  davransanız iyi olur’ diyerek, sizi nâzikane tehdit eder. Biraz daha ileri gidecek olsanız dayak yemeniz işten bile değildir,” diye devam etti. Sözlerinin tesirini ölçmek yahut bir tasdik edici bulmak ümidiyle yolcuları şöyle bir süzdü. Sonradan isminin Levent olduğunu öğrendiğim birisi, “Aaa” dedi, “bu kadarı da fazla doğrusu. Hangi asırda yaşıyoruz. Kimin kime karışmaya hakkı var” diye, ona destek oldu. Bir diğeri, “şu insan haklarını ve hürriyet kavramını bir türlü benimseyemedik,” diyerek onu tasdik etti.

Konuşmaları bir süre dinledim. Sonunda, “Bu kadar namus da fazla doğrusu” diye söze karıştım. Ve gençlerin şaşkın bakışları arasında devam ettim sözlerime:

“Ama eskiden öyle miymiş? Bir insan istermiş ki, zevce olarak seçtiği hanımefendi, daha önceleri kimseyle bir ilişki içinde bulunmamış olsun. Kendisini her şeyiyle müstakbel kocası için saklasın.”

İşte gençlerle sohbetimiz böyle başladı, yarım saatlik mola boyunca da devam etti. Bana en çok soru soran Levent olmuştu. Soruları samimi idi. Bilmediğini biliyor, bir şeyler öğrenmek istiyordu. İktisadî hayattan âhiret hayatına kadar her konuda sorular sordu. Elimden geldiğince kendisine faydalı olmaya çalıştım. “Bu sohbetlerimizi Hülya’nın da dinlemesini ne kadar isterdim,” diye geçti içimden. Ertesi gün, gençlerle yaptığım bu sohbetten Hülya’nın ilgi duyacağını tahmin ettiğim kısımlarını kaleme alarak, elimdeki son adresine postaladım. Bu kendisine gönderdiğim son mektup oldu.

Mektubumda önce söz konusu yolculuğumuzun bir özetini verdim. Sonra sözü otobüste okuduğum “Sahte Bakirelik” başlıklı bir yazıya getirdim. Bu yazı hakkında gençlerle bir hayli konuşmuştuk. Bunları Hülya’ya ana hatlarıyla şöylece aktardım:

Yazının her cümlesi demagoji ve dejenere doluydu. Yazı, bu milletin ruh dünyasının tamamen dışında, hatta ona düşman bir yabancı tarafından kaleme alınmış da altına Türkçe bir isim yazılmış gibiydi. Ve bir yerinde şu dehşetli cümle vurgulanmıştı: “Birçok gelenek, hızla değişen zamanın içinde eriyor. Bâkirelik de, bu değişmeden payını alacak.”

Yazar, bunu bir müjde olarak takdim ediyordu. Ona göre kendi kızları yahut torunları, başka erkeklerle diledikleri gibi düşüp kalkabilecekler, ne kendisi ne de müstakbel damatları bunu kesinlikle mesele yapmayacaktı. O mutlu(!) günün hasreti satırlardan sanki dökülüyor gibiydi. Önce sayın yazara şunu sormak gerekiyor: Zamanın erittiği her şey çirkin midir, yahut tam tersi “zamanın erittiği her şey güzel midir?”

Bu sorulara ne “evet” ne de “hayır” diye cevap veremeyiz. Zamanın bürüyüp götürdüğü nice üstün şahsiyetler de vardır, eritip öldürdüğü nice câniler, nice katiller de. Fikirler ve inançlar da böyledir. Zaman içinde gelişen sümbül veren üstün fikirler, hak inançlar olduğu gibi, aksine, zamanın içinde boy veren zararlı dikenler, batıl fikirler de var. Gündüzle gece arasındaki kovalamacanın bir benzeri de, bu doğru ve yanlış düşünceler arasında yaşanmış. Bazen biri, bazen diğeri insanlara hükmetmişler. Ama hâkim olsun, mahkûm olsun gündüz daima parlak, yine galip gelsin mağlûp düşsün gece her zaman zulmetlidir. Öyle ise, yazarın zannettiği gibi zamanın erittiği her şey mutlaka karanlık ve kötü değildir.

Yazar, bir yerde “kızlık, erkeklik kavramlarını doğanın verdiğini” yazıyor, namus kavramını fazla mesele yapmamak gerektiğini, dolaylı olarak, anlatmaya çalışıyordu. Yazara göre doğa, yani top yekûn şu kâinat, insanın organlarını yapmış, yaratmış, tanzim etmişti. Sayın yazar, gören, işiten, anlayan, korkan, seven şu harika insanın yaratılışını, iradesiz, şuursuz, kör, sağır tabiata ve onu meydana getiren cansız elementlere veriyordu. Böyle inanınca da sorumsuzca konuşabiliyor, yazabiliyor ve dilediği gibi yaşayabiliyordu. Öyle ya, insan şu dilini kendisine birinin taktığını bilecektir ki, onunla gelişigüzel konuşmaktan çekinsin. Aynı şekilde, şu elini takan birinin olduğuna inanacaktır ki, onunla rastgele şeyler yazmasın. Ama kendini doğanın yaptığına inanan bir insanın, sorumsuzca yazıp çizmesine de fazla şaşmamak gerekiyor. Halbuki şu gördüğümüz maddî âlemden bizim ancak maddemiz yapılıyor. Ruhumuz ve ona bağlı duygularımız, sevgimiz, korkumuz, vicdanımız, aklımız, hayalimiz kısacası bütün mâneviyatımız hep âlem ötesi değerler ve hiçbirinin doğa ile ilgisi yok.

Bedenimizin büyüyüp gelişmesi için, nasıl şu kâinattaki mükemmel nizama harfiyen uymamız gerekiyorsa, ruhumuzu korumamız, kalbimizi yüceltmemiz, aklımızı olgunlaştırmamız için de uymamız gereken kurallar, kanunlar olmalı. Bunları doğada bulamadığımıza göre, bizim mâneviyatımız madde ötesi bir kanunlar manzumesiyle sıkı bir münasebet içinde olmalı. İşte bu noktada, yazarın yanlış olarak “gelenek” dediği “din” ortaya çıkıyor.

Kâinatı bir fabrika gibi yaratıp tanzim eden ve ona insan mahsûlü verdiren biri var. Ve insanın ruh dünyası, kalp âlemi ancak O’nun emir ve yasaklarına tam uymakla şekillenebilir ve kâinat ötesi bir saadet âlemine ancak böylece yol bulabilir.

İlâhî fermana uyulmadığı takdirde, herkes kendisine göre bir hayat anlayışı, bir namus telâkkisi atar ortaya. Bunlardan hangisinin doğru olduğuna dair bir kıstas getiremez, bir ölçü bulamayız.

Yanlış inançlardan, batıl dinlerden uzaklaşmak insanı doğruya götürür. Ama uzaklaştığımız doğru ve hak ise, o zaman yanlışa girmemiz kaçınılmaz olur. Mânevî ikliminde hak dinin    hüküm sürdüğü toplumumuzda, yazarın gelenek dediği bütün kutsal değerlerin bir kalemde çizilip atılması, bizi nereye götürecektir? Ben de yazarın diliyle konuşarak kendisine şunları soracağım:

Toplumumuzda büyüğe saygı, küçüğe şefkat bir gelenektir. Hırsızlık yapmamak, yalan söylememek, başkasının malına, namusuna kötü gözle bakmamak da birer gelenek. Düğün, bayram, hasta ziyareti, tâziye verme gibi daha nice geleneklerimiz var. Bütün bunların eritilmesi mi lâzım?

Hızla değişen zamanın içinde birçok geleneğin eridiğini sevinçle haber veren yazar, bilmiyor ki, tarih boyunca zaman nehrinde nice milletler akmış, bir süre birisi, bir süre de bir başkası hükmetmiş, sonunda her günün bir sonu olduğu gibi her devir de hükmünü tamamlamış ve yeniden başka kavimler, başka milletler bu dünyada imtihan olmaya başlamışlar.

Bilirsin, hidayet önderi olan peygamberlere, o Hak elçilerine kavimleri ağız birliği etmişçesine şu karşılığı vermişlerdi: Biz dedelerimizi ne üzere bulmuşsak o yola devam etmek isteriz.

Dedeleri putperestti. Onlar da bu geleneği devam ettirdi ve helâk oldular. Batıl gelenekleri, İlâhî emirlere feda edenler ise kurtuldu, ebedî saadete erdiler.

Gelenek yanlış ise, terki büyük saadet. Ama, ya doğru ise. O zaman, geleneğin terki, başka kültürlerden gelen bozguncu fikirlere kapı açmak olur ki, bunun neticesi dünyada zillet, âhirette ise ebedî hüsran ve azaptır.

Ben bu satırların yazarını şahsen tanımadığım için onun kişiliği hakkında bir şey söylemeyeceğim. Sadece, gençleri dejenere etmeğe çalışan bu tip insanlar hakkında bir takım ihtimâlleri sıralamakla yetineceğim:

Bunlar temiz olmayan bir gençlik dönemi yaşamışlardır. Mâzideki kabahatlerini gençleri de aynı yöne sevk etmekle örtmek isterler. Herkesin işlediği bir yanlışın, ayıp olmaktan çıkacağı vehmine kapılmışlardır.

Veyahut, bu tip yazıların sahipleri ahlâksız yuvalarla ticarî işbirliği içindedirler.

Ve nihayet en büyük ihtimâl ile, bunlar inançsızdırlar, materyalisttirler. Dünyada ot gibi bittiklerine ve yine ot gibi yiteceklerine inanırlar.

Bu âlemin tesadüfen meydana geldiğine, kendilerinin de yine tesadüfen insan olduklarına inanırlar.

Bu günü yarına ulaştıranın, dünyayı da âhirete çevireceğinden gâfildirler. Ölümü hiçlik ve yokluk kabul ederler. Ölüm ötesi hakkında ne bir ümitleri, ne bir sezişleri vardır.

Kendilerini başıboş, sorumsuz ve murakabesiz zannederler.

Bir bilyenin bile ustasız meydana gelemeyeceğini bildikleri halde, şu arz küresini sahipsiz, mâliksiz sanırlar. Bir mumun dahi kendi kendine yanamayacağını bile bile, güneşleri, yıldızları, birinin yakıp yandırdığını düşünmek istemezler.

Gerçekte bunun böyle olmadığını anlayacak güçtedirler. Gel gör ki, bunu kabul ettikleri takdirde kendilerinin de vazifesiz, başıboş olamayacaklarının şuuruna erecek ve yaratıcılarına karşı şükür ve ibadet vazifesiyle karşı karşıya geleceklerdir. Bozuk bir çevre edinmiş, belli alışkanlıkların esiri olmuş yahut belli ideolojilerle beni yakınmış bir insana bu ulvi vazife çok ağır gelir. Çare ise hazırdır: Bütün bunları düşünmeden yaşamak.

Yol arkadaşlarımızdan Levent bir soru sormuştu. Onu da kaydetmeden geçemeyeceğim: “Siz namus konusunda değişik kaynaklara indiniz mi? Bunlar içerisinde size en orijinal gelen hangisi oldu?” diye sormuştu.

Kendisine şu cevabı vermiştim:

Ben bu sahada bir hayli eser karıştırdım. Meseleye İslâm’ın bakışını da tespit etmek üzere aile ve namusla ilgili bütün âyet-i kerimelerin meâllerine ve tefsirlerine baktım.

Ve aradıklarımı Kur’anda buldum.  Kalbimi ancak O tatmin etti; zira O, kalbimin yaratıcısının kelâmıydı.

Aklım ancak onunla doydu, çünkü O, aklımı yaratanın fermanıydı.

Bütün his dünyam ancak O’nunla aydınlandı, huzura ve sükûna kavuştu; çünkü O, his dünyamı tanzim edenin kitabıydı.

Bu konuyla ilgili olarak, O Hak Fermanında geçen bütün âyetleri burada aktarmam mümkün değil. Ancak, bana çok enteresan gelen bir hususa değinmeden geçemeyeceğim:

Kur’an-ı Kerim’de hitaplar bazen mutlak olarak “insana”, bazen de sadece “mü’mine” yapılır. Bu nokta çok önemlidir.

Namusla ilgili âyetlerde hitabın mümine yapıldığını görüyoruz. Demek ki, ırzını, namusunu korumak müminin vasfı. Ve iman zafiyeti nispetinde, namus hassasiyetinde de azalma görülüyor.

Bir âyet-i kerimede önce müminlerin felâh bulacakları, kurtuluşa erecekleri beyan edilir, daha sonra müminlerin dört sıfatı sıralanır. Bunlardan birisi de, “onlar ırzlarını korurlar” şeklindedir. (Müminûn Sûresi, 15)

Önümüzde önemli geçitler var. Bunları salimen geçip saadet menziline ermemiz, yâni felâhımız, kurtuluşumuz ancak imanla mümkün. Ve namus, imanlı insanın en önemli özelliklerinden biri.

Son olarak Levent’in “Hangi asırda yaşıyoruz? Kimin kime karışmaya hakkı var” şeklindeki öfke ve sitem dolu sorusuna verdiğim cevapları da sana aktarmak isterim. Gerçi daha önceki bir mektubumda hürriyet üzerinde durmuştum, ama şimdi yazacaklarımın farklı bir yönü olduğunu düşünüyorum.

“Hangi asırda yaşadığımız malûm, ama bu asırda kimsenin kimseye karışmadığını söylemek de güç.

 Bu sözlerinizle umarım Avrupa ülkelerini kast etmiş, batıda kimsenin kimseye karışmadığını vurgulamak istemiştiniz. Bu kanaatiniz bir yönüyle doğru, diğer yönüyle ise asla.

Batıda herkes herkese karışır. Trafik işaretlerinden bilet kuyruklarına kadar her sahada. Yanlış bir hareket yapmaya görün, polise gerek kalmadan herkes sizi uyarır. Toplumun rahatı, ahengi, düzeni için her fert bir polis kadar hassastır. Sizi kendi keyfinize bırakmazlar. Orada buradaki kadar hür(!) ve sorumsuz yaşayamazsınız.

Ama insanı insan yapan değerlere gelince, bu konuda batılı hissizdir, vurdumduymazdır. Kişi dimağına dilediği kadar yanlış fikir doldursun, kalbi alabildiğine yanlış inançlarla dolsun, ahlâkı ne denli dejenere olursa olsun batılı bunu mesele yapmaz. Yeter ki onun trafiği tıkanmasın. Dünyası nizam ve ahenk içinde geçsin. Maddesine ilişilmesin, menfaatine dokunulmasın. Gerisi onun için önemli değildir. İşte bizim insanımız batıyı bu korkunç çehresiyle yeterince tanımadığı için, onun güzel elbisesine hevesleniyor ve aldanıyor.”

Bu sözlerime karşı Levent, nâzikane bir açıklama getirdi. “Yanlış anlaşılmasın,” dedi “ben batı hayranı falan değilim.”

Kendisini tebrik ettikten sonra bakışlarımı Levent ve arkadaşları üzerinde gezdirdim ve şöyle devam ettim konuşmama:

Siz batıyı sevmeseniz de batı sizi seviyor. Nasıl mı diyeceksiniz?. İspatı kolay. Size bir misâl vereyim. Siz İngiltere’ye gitseniz ve baksanız ki bir İngiliz genci türkü yahut şarkı söylüyor. Ona karşı içinizde hemen bir yakınlık duyarsınız. Hele bu bir kahramanlık türküsüyse ilginiz biraz daha artar. Ya bir de onun mehter marşı söylediğini duysanız., artık onun İngilizliğinden şüphe etmeye başlarsınız. İşte bir batılı da bizim batı müziğine hayranlık duyduğumuzu görünce   öyle memnun oluyor. Müzik, kültürün sadece bir parçası. Buna giyiminizi, kuşamınızı, buna içkinizi, kumarınızı eklerseniz batılının gözleri sevinçten yaşarmaya başlar. Eğer bu garplı, tarihine bağlı ve bu bağlılığın zarurî bir gereği olarak bir Osmanlı düşmanı ise, sizin bu haliniz onu çok fazla memnun eder. “Dün isminden korktuğumuz hasmımızın namus ve haysiyetini bugün kendi evlâtlarına çiğnetebiliyoruz. Ne bahtiyarız!” diye, bizim sefâletimizin sefâsını sürer.

Sonra Levent’e dönerek, Bak Levent dedim: Kul hür olamaz. Nasıl olsun ki, kölenin bile hürriyeti söz konusu değil. Kulluk ise, kölelikten çok daha ileri bir bağımlılık.

Sana bir soru sorayım. Sen elinle solunum yapıp, ağzınla işitip, kulağınla konuşabilir misin? “Elbette ki hayır” Niçin? Hür değilsin de ondan.

Seni yaratan, organlarını yapıp çatan, vazifelerini tayin eden biri var. O Zat, sana bir de irade vermiş. Onunla bu organları kullanıyorsun. Ama dikkat et. Sen organlarını yerli yerince kullanmaya mecbur olduğun gibi, iradeni de doğru kullanmalısın. Neleri irade etmenin sevap, neleri etmenin günah olduğu İlâhî iradeyle tespit edilmiş. Ve sana bu hususta bir tercih şansı tanınmış. Meleklerden farklı olarak bu dünyada bir imtihana tabi tutulman bunu gerektiriyor. Doğru cevabı bildiğin halde yanlışı da işaretleyebiliyorsun.

İşte, insan iradesine tanınan bu serbestlik, çoklarınca yanlış anlaşılıyor, doğru değerlendirilmiyor. Halbuki insanoğlu az kafa yorsa, kulun mutlak mânâda hür olamayacağını anlayacaktır. Öyle değil mi? İnsan, babasına, âmirine, devletine karşı gelemediği halde, Rabbine, Hâlikına, Mâlikine nasıl isyan edebilir!?..

Gözümüze görmeyi, güneşe ışığı O yerleştirdiği gibi, gördüğümüz bütün eşya da O’nun. Bir görme hadisesinde biz bütün icraatlarımızı O’nun ihsanı ile yapıyoruz. O halde, bu lütuflara karşı, O’nun razı olmadığı şeylere nasıl bakabiliriz!?.. Buna nasıl hürriyet diyebiliriz!?..

O’nun dünyasında oturuyor, O’nun havasını emiyor, O’nun ağaçlarından yine O’nun rahmetiyle süzülen meyveleri yiyor, O’nun verdiği hayat ile yaşıyoruz. Böyle iken nasıl oluyor da kendimizi O’na iman edip etmemekte, yahut isyan etmekte serbest zannedebiliyoruz?

Meselenin bir de şu yönü var:

Bir gencimiz, “ben hürüm,” deyip dursun, batılı alaylı bir tebessümle onu seyrediyor ve kendisine şöyle sesleniyor:

Sen benim kültür esirimsin! Zevklerine ambargo koymuşumdur. Şu müziği sevip, şunu sevmeyeceksin.

Sadece şu topluluklara katılacaksın. Sakın ha bu zinciri kırayım deme. Seni demokrasi ve hürriyet düşmanı ilân ederim.

Namus, iffet, haya... Bunları zinhar ağzına almayasın. Seni gericilikle damgalarım.

Konuşma hürriyeti mi? Benim hoşuma giden her şeyi konuşabilirsin.

Seyahat hürriyeti mi? Benim arzu saham içinde dilediğin   gibi dolaş. Yeter ki hoşlanmadığım yerlere gitme.

Kıyafet hürriyeti mi? Dilersen Paris’e uy, dilersen Londra’ya. Ama, sakın ha dedelerine, ninelerine benzemeyesin.

Sen benim bir parçam olmağa çalış.  Diyeceksin ki bünyelerimiz ayrı, örf ve âdetlerimiz uymuyor. Dinlerimiz farklı. Bunun kolayı var. Erimeyi ve yok olmayı öğreneceksin.

Utanmak ne kelime? Hangi asırda yaşıyoruz. Deniz dibinde kuru çakıl mı arıyorsun? O devir geçti gencim.

Ve sözlerine şu cümleyi sırıtarak ekleyecektir: Hepinize geçmişler olsun. Bilhassa dedeniz Osmanlıya.

Onun bu sırıtması aslında acı bir tebessümdür. Zira o, şahsiyetini bulmaya azmetmiş yeni bir neslin ayak seslerini duymakta, tedirgin olmaktadır. Güneşin ilk huzmelerini, şafağın ilk parıltılarını bir baykuş edâsıyla acı acı seyretmektedir.

Ve bir gün gelecek, bu nesil ona iâde-i ziyaret yapacak ve onun ‘geçmiş olsun’una karşılık kendisine ‘âcil şifâlar’ dileyecektir.

 

Alaattin Başar