|
HÜLYA'YA MEKTUPLAR-2- |
||
|
İKİNCİ BÖLÜM HÜLYA’YA SON mektubu göndereli, bir ay olmuştu. Kitabevine uğradığımda, ondan cevap geldiğini haber verdiler. Mektupta, bir başka Hülya ile karşılaştım. Bunalımlar, yerini yavaş yavaş heyecana bırakıyordu. Satırlarda kabına sığmayan bir ruh hükmediyordu. Ama bu, gerçeği sıkıntıyla değil heyecanla arayan bir ruhtu. Mektuptan, Hülya’nın geçen zaman içerisinde hayli eser okuduğu anlaşılıyordu. Cümleler daha bir doluydu. Sonunda şöyle diyordu: “Sohbetlerimin büyük bir kısmı bayanlarla, bilhassa bayan öğretmenlerle geçiyor. Farklı hayat felsefeleri ve “kadın” anlayışlarıyla karşılaşıyorum. Onlara birşeyler anlatmak istiyorum. Ama çoğu defa yetersiz kaldığımı anlıyorum. Mektuplarınızdan da anladığım kadarıyla, bu düşüncelerden ancak birisi doğru. O da; bizi kadın olarak yaratan ve bize hayatı veren Rabbimizin hükmü. Buna bütün ruhumla inanmaktayım. Lâkin başkalarına yeterince anlatamıyorum. Belki bunda, bizim erkekler kadar nasihat dinlemekte sabırlı olmayışımızın da tesiri var. Her ne olursa olsun, netice değişmiyor. Sizden bu mevzuda bir mektup rica edeceğim.” Hürmet ve selâm cümleleriyle mektup sona eriyordu. •••
Kendisine cevap yazmakta acele etmedim. O’nu gerçeği bulma yolunda ciddî bir gayret içinde görmüştüm. Daha fazla okumasını, kaynaklara biraz daha inmesini istiyordum. Bir ayı aşkın bir süre geçmişti. Kendisine şu cevabı yazdım:
“Gerçeği arayan Hülya; Kitabevine bıraktığın mektupta, kadınlarla ilgili sadece bir soru vardı. O da, kadın-erkek eşitliği meselesiydi. Bu defaki mektubunda o konuya hiç temas etmemen doğrusu dikkatimi çekti. Demek ki, “Erkeklerle eşit miyiz? Değil miyiz?” kavgasını kendi iç âleminden kovmuşsun. Şimdi, “Şu kadınlara neler anlatabilirim?” endişesine düşmüşsün. Seni tebrik ederim.. Bu ifadelerimden, eşitlikle ilgili soruna cevap yazmayacağımı anlama. Sadece biraz tehir edeceğim o kadar... Bak Hülya! Şu kâinatta her an sonsuz faaliyetler oluyor. Güneş kendi içinde birçok tabakalara ayrılmış; her tabaka, ayrı bir sürat ile durmadan hareket ediyor. Gezegenler, güneşin etrafında devrediyorlar. Güneş sistemi ayrı bir hareket halinde; belli bir hedefe doğru yol alıyor. Onun dahil olduğu Samanyolu da, bir başka faaliyet içinde... Bunların hepsiyle bizim alâkamız var... Dünyanın hem kendi, hem de Güneş etrafında dönmesini düşün! Her iki hareket de aynı süratlerle devam ediyor. Otobüsün virajı hızlı dönmesiyle midesi bulanan şu âciz insan, bu iki dehşetli faaliyete rağmen rahat ve endişesiz... Kılı kıpırdamadan sürdürüyor seyahatini. Niçin? Herhalde rahatça eğlensin, gafletini sürdürsün ve bu lütufları inkâr etsin diye değil!.. Kâinattaki bu faaliyetler, insan bedeninde ayrı bir şekilde kendini gösteriyor: Kalb daima çalışıyor, kan durmadan deveran ediyor, hücreler aralıksız değişiyor... Bütün bu faaliyetler insanı incitmeden sürüp gidiyor. Niçin? Herhalde olup bitenleri düşünmeden yaşasın diye değil!.. Kâinatta ve bedende aralıksız devam eden bu faaliyetlerin ruha akseden yönü: Sürekli düşünme... İnsan, uyku hâli dahil, her zaman düşünür. O halde bütün mesele, bir bakıma, düşünmede merkezleşiyor. Güneş durmadan enerji üretiyor ki, insan düşünsün. Dünya durmadan dönüyor ki, insan düşünsün... Neyi? Herhalde, sadece midesini ve şehvetini değil... “İnsanlar uykudadırlar, ölünce uyanırlar.” hadis-i şerifi, ne kadar ibretli değil mi? Ama Hülya, önemli olan ölmeden evvel uyanmak. “Ölmeden evvel ölünüz!” hadis-i şerifinin bir mânâsı da bu olsa gerek... Sözün burasında, sana bir hâtıramı nakletmek isterim; yıllar yılı unutamadığım bir hâtıramı.. “Bir kabristan vardı..” Şehrin genişlemesini arzu eden yetkililer, maalesef, bir tapu senedi, bir hâtıra, bir uyarıcı olan o sessiz beldeyi ortadan kaldırmaya karar vermişlerdi. İlânat yapıldı: “Falan kabristan, şu tarihte sökülecektir. Cenaze sahiplerinden isteyenler, o güne kadar cenazelerini ‘filan’ kabristana aktarabilirler.” İlâna pek iltifat eden olmadı. Zira vefat edenler, uzun süreden beri şehrin yeni kabristanına defnediliyordu. Burada kalanlar yıllar öncesinin insanlarıydı.. Çoğunun sahibi çıkmadı... Derken, beklenen gün gelip çattı. Dozer, o koca beldeyi birbirine kattı... Görünürlerde “beden” denilebilecek birşey kalmamıştı. O vücut binalarının sütunları, kolonları hükmündeki kemiklerden henüz tam çürümemiş olanları, kepçe birbirine karıştırdı ve arabalara doldurdu. Kamyonlar sıra sıra yola koyuldular... O garip manzaranın hâlâ tesiri altındayım. O gün kemikleri kamyonlara yüklenen insanlar, daha dün bu şehrin sakinleriydiler. İçlerinde zengini de vardı, fakiri de.. Birbirinin malını, servetini çekemeyen, birbirleriyle çok acı mücadele veren rakipler, şimdi aynı kamyonun arkasında sarmaş dolaş şehri terk ediyorlardı... Bunun bir başka türlüsü de, o günün âşıklarıyla mâşukları arasında mevcuttu.. Şimdi hepsinin toprakları, aynı arabada bir-araya gelmişti ve hepsi, yeni gâfillerin oynaştığı bu beldeyi terke hazırlanıyorlardı... Ölüm hususunda, şu hadis-i şerif ne ulvî bir ikazdır: “Lezzetleri acılaştıran ölümü, çok zikrediniz!” Ölümü unutmak için her çareye başvuran insanlar, kabre geri geri gitmekte, önlerindeki safâ bahçelerini seyr ede ede kabir çukuruna yuvarlanmaktalar. Hülya, şunu iyi bil ki, ileriyi düşünmemek hiçbir derde devâ olmamıştır.. Göz kapamak hiçbir hakikatı gizleyememiştir... İmtihanları unutmak, öğrenciye geçici bir eğlence fırsatı verebilir. Ama bu gafletin neticesi unutulmaz sıkıntılar, çileler, ızdıraplar olur.. Sermayesini ölçüsüzce harcayan bir tüccar, bir süre aldatıcı bir safâ sürer. Ama bu safânın sonu çok acı olur.. İleriyi düşünmemek, gününü gün etmek, insanlara yakışan bir hayat felsefesi olmasa gerek... Ölümü unutmaya çalışanların hâlini, şuna benzetiyorum: Odanızda otururken, yahut bir parkta dinlenirken, yalnız kalmış bir böceğe gözünüz takılıyor. Biraz vakit geçirmek niyetiyle eğiliyor ve elinizi ona doğru yaklaştırıyorsunuz. Böcek hemen gerisin geri dönüyor ve kendisine göre büyük bir süratle kaçmaya başlıyor: Siz onun bu kaçışını zevkle seyrediyorsunuz. Gidiyor ve meselâ ileride yere atılmış bir kibrit kutusunun arkasına gizleniyor. Başınızı biraz uzatıyor, onu seyre koyuluyorsunuz. Soluduğunu hisseder gibi oluyorsunuz. Derken, bir başka böcek onun yanına varıyor. Sizden kaçan böceğin, diğerine: “Az önce büyük bir tehlike atlattım. Bir karartı çıktı karşıma. Hemen kaçtım. Çok şükür kurtuldum.” dediğini duyar gibi oluyorsunuz... Bizim ölüm meleği karşısındaki durumumuz da, bundan pek farklı değil. Nereye gitsek, neyin arkasına saklansak, hangi eğlence meclisine dalsak, onu unutmak için nelerle oyalansak, netice hiç mi hiç değişmiyor. O bizi her an süzmekte ve ruhumuzu kabz etmek için Rabbinden emir beklemekte.. O halde ölümden kaçmak mı akıllılıktır, yoksa ölümü sevmek ve ruhumuzu ölüm meleğine kirsiz, lekesiz teslim etmek için gayret göstermek mi? Mektubunda, değişik hayat telâkkileriyle karşılaştığından söz etmiştin. Biraz da, o konu üzerinde duralım. Dünya hayatının mahiyeti bir hadis-i şerifte şöyle beyan ediliyor: “Dünya âhiretin tarlasıdır.” Kafamızı yorduğumuz her düşünce, hâfızamıza yerleştirdiğimiz her hâtıra, gözümüze çarpan her sahne, kulak verdiğimiz her söz, konuştuğumuz her kelâm, attığımız her adım ve hepsinden önemlisi kalbimize koyduğumuz her sevgi, bir tohum gibi.. Bütün bu saydıklarımın, doğrusu yanında, eğrisi de var; iyisi yanında, kötüsü de mevcut.. Her insanın ömrü, ayrı bir tarla. Ve insan, verdiği mahsûlata göre isim alıyor.. Bir tarlada yonca ekiliyse, ona “yonca tarlası” diyoruz. Kenarda köşede başka bitki yahut çiçeklerin bulunması, bu hükmümüzü değiştirmiyor. Aynı şekilde gül dikili bir bahçeye de, “gül bahçesi” diyoruz. Tek-tük başka otlar bulunsa da, isim değişmiyor. Bunlar gibi, her ferdin hayatı da yaptığı işlere göre isim alıyor. Bugün çoğu insanımızın hayatına ne isim verileceği çok su götürmekte.. Bir yaptığı diğerine uymuyor. Ömür tarlalarında her tip faydalı ve zararlı otlar, çiçek ve dikenler birbirine karışmış... Birçok insanımız düşüncelerinden kıyafetlerine kadar, bakanları şüphede bırakan birer bilmece... İşte sürülen bu ömürler, hadis-i şeriften anladığımıza göre, neticede ya hayır tarlası olacaktır, ya şer tarlası.. Birinin mahsûlü sevinç, diğerininkiyse pişmanlık.. Evet Hülya! Öyle ise hepsi imtihanda, hepsi hesaba çekilmeye mahkûm, hepsi âciz, hepsi hakir, hepsi bîçare, hepsi fakir olan bu insanoğullarının “şöyle” yahut “böyle” demelerini bir yana bırakıp, ömrümüzü gül bahçesi, mahşerimizi saadet harmanı yapmanın yollarını arayalım. Buna gayret gösterelim... Bak Hülya!.. Bu dünyada nefsimizi ne kadar hesaba çekersek, ötede hesabımız o kadar kolay olur.. Dünyanın gayr-ı meşru lezzetlerinden ne ölçüde vazgeçersek, sıratı geçmemiz o nispette kolaylaşır.. Bugün kendimizi ne ölçüde hür ve serbest zannedersek, o gün zilleti o kadar fazla tadarız.. Bugün Allah’tan ne kadar korkarsak, o gün o kadar rahat oluruz. O ebed yurdu, şu kısacık hayatla renk kazanacak; o daimî cennet ve cehennem, buranın mahsûlleriyle dolacak... O dehşetli mahşer meydanı, bu dünyanın âsi ve mutîlerini bekliyor... Evet Hülya! Kısacası, önümüzde çok menziller var. Bütün bunların sâlimen geçilmesi ve kahır yerine lütfa erişilmesi, bir noktada bizim elimizde.. Bu meseleleri unutup, dünyanın geçici zevklerinde boğulmak, yarın hepsi toprak olacak şu insanların riyakâr sözlerine aldanmak, onların şehvet kokan samimiyetsiz medihlerine kapılmak ve sonunda ölümü bir âsi olarak tatmak ne acı… Bu mevzuda bir İlâhî ikaz var. Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Dünya hayatı, bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Elbette âhiret yurdu, takva sahipleri için daha hayırlıdır.” (El-En’âm/32) Dünya da Allah’ın mülkü, âhiret de.. Bu uçsuz bucaksız kâinat, O’ndan başka kimin olabilir!?. Ve bizi; O’nun yurdu olan bu âleme, O’ndan başka kim getirebilir!? Âhiret de O’nun bir başka ülkesidir. Ve bizi oraya O götürecektir.. Ölümle şahsî irademizden tamamen sıyrılacak ve o diyâra ister istemez gideceğiz... Madem oraya gidecek ve o meydanda hesaba çekileceğiz... Öyleyse akıllı olan insana düşen nedir bilir misin? Kendi şahsî görüşlerini bir tarafa bırakıp, Allah’ın “daha hayırlı” dediği yöne dönmek... Bu dünya hayatını sürdürürken, Âhiret yolcusu olduğunu da unutmamak... Onu, bir an dahi gözden ırak tutmamak... Nitekim, âyetin sonu da şöyle geliyor: “Hâlâ aklınız başınıza gelmeyecek mi?” Bu âyette dünya hayatının bir oyun ve eğlence olduğu beyan edilirken, bir hadis-i şerifte de “dünya hayatını bir yolculuk bilmemiz” emrediliyor... Yolcuyuz.. İrademiz dışında bindiğimiz bu arz küresi üzerinde seyahat ediyoruz. Dünyanın sahibi ve bizim Hâlikımız, bu yolculuğun sonunun âhirete çıktığını haber veriyor... Öyle ise Hülya; her şeyi unutup zevk ve safâ ile ömür tüketenleri, “yolculuğunu unutan yolcular” olarak gör.. Onlara heveslenme.. Ama düşman da olma.. Yapabilirsen acı.. Onların yardımına koşmaya çalış... Onlara kul olduklarını, yaratıldıklarını ve yolcu olduklarını hatırlat.. Onlara, bu kâinat kitabını okutmaya çalış. Ağacın meyve, toprağın tahıl vermesiyle, annenin yavru yapmasının birbirine benzeyen fiiller olduklarını söyle.. Bütün bu fiillerin, bir fâili olduğunu nazara ver. Arz küresinin bir sofra olduğunu anlat. Kendilerini misafir; ağaçları tabla, meyveleri gıda olarak takdir eden Hâlık’larına şükretmeleri gerektiğini onlara iyice öğret. Ve bütün bu lütûflara karşı O’na isyan edilmemesi gerektiğini vicdanlarına havale et.. Ve kendilerine şu âyeti oku: “Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Celâlim hakkı için, Biz senden önce kendilerine kitap verilenlere de, size de hep “Allah’tan korkun!” diye tavsiye ettik. Eğer inkâr ederseniz biliniz ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Allah hiçbir şeye muhtaç değildir; Ganî ve Hamîd’dir (hamd ve sena O’nadır).” (Nisâ S. /131) Âyetin başındaki İlâhî tavsiyeden sonra, bazı nefisler “Cenab-ı Hak, bizim kendisinden korkmamızı niçin istiyor? Buna bir ihtiyacı mı var?” gibi vehme kapılmasınlar diye, cevabı peşinen veriyor: Göklerdeki ve yerdeki her şeyin, Allah’ın olduğu haber veriliyor. Bu her şeyden birisi de insan.. Onu, semavat ve arzdan süzerek yaratan O.. İnsanın hayat şartlarını, o daha dünya yüzünde yokken hazırlayan O.. Hâlen insanın bütün ihtiyaçlarını gören, yine O... ••• Bak Hülya! Şu masmavi semâyı, şu gözler kamaştıran güneşi, şu yemyeşil ormanı, şu seyrine doyum olmayan denizi düşün.. Meselâ, kör bir insan, bütün bu güzelliklerden habersiz olarak yaşarken âniden gözü açılsa ve bu güzel manzaraları hayran hayran seyretse, o güzellerin güzelliklerinde bir artma olur mu? Elbette olmaz!.. Zira, o adamın gözünün açılmasıyla ne güneş parlaklaşır, ne semâ berraklaşır. Burada kazanan sadece o kör adam olmuştur... Hidayete kavuşan, yanlış yoldan dönen bir insanın ruhundaki inkişaf ve kalbindeki huzur, o adamın sevincine benzemez. Ondan kat kat ileridir. Ama Allah, onun inanmasına, ibadet etmesine elbette muhtaç değildir. Burada kazanan ancak o insandır. Şu kadar var ki, Allah’ın hayra rızası var, şerre yoktur. Allah’ı sevmek de hayırdır, Allah’dan korkmak da... Birincisi insanı sâlih ameller işlemeye, ikincisi de günahlardan sakınmaya götürür. Ebedî saadet bunlarla kazanılır. Ve o saadetgâh olan Cennet’te mes’ut olacak ancak insandır. Tıpkı Cehennem’de azap çekecek o olduğu gibi... Öyle ise, kulun Allah’ı sevmesi de, O’ndan korkması da ancak kendisi içindir. Allah bunların hiçbirine muhtaç değildir. Bütün bunları söyle arkadaşlarına. Onlara kul olduklarını tekrar tekrar hatırlat.. Her varlığın bir vazife başında, durmaksızın çalıştığı bu âlemde, insanın başıboş, vazifesiz olamayacağını iyice anlat.. Bu noktada, birtakım şahsî fikirler ortaya atabilirler. İnsanın gerçek vazifesinin ne olduğu hususunda, fikir ayrılığına düşebilirsiniz. Onlara gerçeğin tarifini iyice oku.. İnsanın bir kul olarak kendi vazifesini kendi keyfince tâyin edemeyeceğini, esasen böyle bir tercihe, “vazife” de denemeyeceğini hatırlat onlara.. İnsan hakkında tek söz sahibinin ancak Allah olduğunu; “O, insanı niçin yaratmışsa, insanın gerçek vazifesinin de ancak o olacağını” izah etmeye çalış. Ve kendilerine şu İlâhî fermanı oku: “Ben cinleri ve insanları, ancak Bana ibadet etsinler diye yarattım!” (Ez-Zâriyat/56) Ve sor kendilerine: Hangi memur, âmirinin direktiflerini bir yana bırakıp kendi arzusunca iş görebiliyor? Hangi öğrenci, hocasının verdiği dersi dinlemeyip, kendi keyfince kitap okuyabiliyor?! Hangi asker, komutanından gaflet edip canının istediği gibi tâlim yapabiliyor?!.. Ve devam et konuşmana: Bunları bildiğiniz halde, nasıl oluyor da kulluk vazifenizi kendiniz tespite kalkışabiliyorsunuz? Âyette geçen “ibadet” lâfzını, birçok tefsir âlimi “marifet” yâni “Allah’ı bilme” olarak izah etmişler. “Halkı, bilinmem için yarattım!” kudsî hadisini de, buna delil göstermişler. Bizim anladığımız mânâdaki ibadeti, bu marifetin bir neticesi olarak anlamış ve “Allah’ı bilen, elbette O’na itaat eder, emirlerini tutup, yasaklarından kaçar.” demişler... Bütün bunları bir bir anlat arkadaşlarına.. Ve kendilerine benden de selâm söyleyerek, şu cümleleri onlara lütfen benim namıma oku: “Siz bu dünyaya ne kendinizi besleyip büyütmeğe, ne bir seyyah gibi bu beldeyi adım adım dolaşmaya, ne de, sizin gibi âciz ve sizin kadar fâni bir başka insanın teveccühünü kazanmaya gönderildiniz.. İnsanlığınızı unutarak, aklınızı -bütün hayvanlar âleminde geçerli olan- “cinsiyet kanunu”nda boğmayınız. Bu âleme, sadece karşı cinsten bir insanı sevmek, onu memnun etmek için geldiğinizi sanmayınız.. Sizin asıl vazifeniz ve hayatınızın gerçek gâyesi, sizi ve bütün sevdiklerinizi yaratan Rabbinizi tanımanız, O’na iman getirmeniz, O’nun sanatlarını ibretle tefekkür etmeniz, kalbinizi O’nun muhabbetiyle doldurup, hareketlerinizi de yine O’nun rızası istikametinde düzenlemenizdir. Size, bu vadide başarılar diliyorum...” Evet Hülya! Sana da başarılar dileyerek, mektubuma burada son vereceğim. Kısmet olursa, gelecek mektubumda “cinsiyet” konusu üzerinde daha detaylıca durmak istiyorum. Selâmlar...”
••• Bir hafta sonra, şu mektubu kaleme aldım:
“Gerçeği arayan Hülya; Bugünün sapık hayat telâkkilerinin çoğu cinsiyet mefhumunu yanlış değerlendirmekten kaynaklanıyor. Sana bu konuda bir şeyler yazmaya çalışacağım. Umarım, arkadaşlarına da faydalı olur... Cinsiyet nedir? Onu nasıl bilmeli, nasıl değerlendirmeliyiz ki aşırılıktan kurtulmuş olalım? Meseleyi şehvet plânında değerlendirmek, en azından dar görüşlülük olur.. En azından diyorum, zira böyle bir değerlendirme insanı hem ömür sermayesini yanlış kullanmaya, hem de bilerek veya bilmeyerek bazı odakların oyuncağı olmaya götürür.. Ahlâksızlık, erkeklerden şahsiyet ve vakar, kadınlardan iffet ve nezaheti soyup atmak isteyen birtakım karanlık güçlerin en tesirli bir uyuşturma âletidir. Dünyayı cinsiyet penceresinden seyrettiren ve bu fıtrî kanunu insanın yegâne gayesi gibi gösteren büyük bir oyun... Cinsiyet mevzuunu incelerken, meseleyi en geniş dairede ele almak gerekiyor. Bir şimşek çakıyor; buhardan nur doğuyor.. Bu yeni mahlûkun, tâbiri câizse, bir anne-babası mevcut: O da, artı ve eksi kutuplar.. Bütün bulutlar artı (veya eksi) yüklü olsalar, şimşek meydana gelmeyecek... Semâvat ve arz.. Bir başka ittifakı sergiliyorlar. “Toprak Ana” tâbirinden de ilham alarak, şöyle diyebiliriz: Yer küresi üzerinde gördüğümüz bütün varlıklar semâ ve arzın ortak mahsûlü. Yerküresi de iki kısma ayrılıyor: Denizler ve karalar.. Düşüncemizi sürdürüyoruz. Bitki ve hayvan nevilerinin hepsinde, iki ayrı cins görüyoruz: Erkek ve dişi.. Ve nihayet ailenin temeli iki kişiye dayanıyor: Kadın ve koca.. Şunu söylemek istiyorum: İnsandaki cinsiyet, İlâhî bir kanun olan “çift çift yaratma”nın sadece bir halkası.. Onu, böylece değerlendirmeli ve ona o ölçüde kıymet vermeliyiz... Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur: “Yerin bitirdiklerinden, (insanların) kendi nefislerinden ve daha bilemeyecekleri nice şeylerden, bütün çiftleri yaratan Allah münezzehtir. (O’nun şanı ne kadar yücedir)” (Yâsin/36) Başka bir âyet-i kerime de şöyle: “Her şeyden çift çift yarattık, tâ ki düşünesiniz.” (Ez-Zâriyat/49) İşte Hülya! yukarıda bu iki âyetin işaret ettiği çiftlerden, sadece birkaçını saymış olduk. Bunları böylece takdir eden biri var. İşte O, bütün çiftlerin yegâne Rabbi, tek yaratıcısı olan Allah’tan başkası değil... O halde “gerçek” için yaptığımız tarifi, bu meseleye de tatbik ederek şöyle diyebiliriz: “Cinsiyet niçin takdir edilmişse, insan onu öylece bildiği zaman gerçekçi olur. Aksi halde, şehvetperest bir serseri olmaktan öteye gidemez..” Semâ, Allah’ın dilediği gibi olmakla yükselip ulvileşmiş. Zemin, O’nun dilediği gibi hareket etmekle insanlara, bitkilere, hayvanlara beşik olmuş.. Diğer çiftler de öyle.. O halde, erkek ve kadın da bu kâideden hariç değil. Onlar da, Rablerinin dilediği; râzı olduğu erkek ve kadın modeli ne ise, kendilerini ona uydurmakla terakki edebilir ve O’nun rızâsına erebilirler.. Cinsiyet kanununun mahkûmu olan hiçbir erkek veya kadın, bu kanunun işleyişi hakkında kendi keyfince hüküm verip uygulama yapamaz.. Cinsiyet mevzuunda, şu âyet-i kerime ne kadar ibretlidir: “Onlar (kadınlarınız) sizin için bir libastır; siz de, onlar için bir libassınız.” (El-Bakara/ 187) Libas.. Yani elbise.. Erkek ve kadın; biri diğerinin örtüsü. Her biri, diğerini kötü yola düşmekten koruyan bir engel.. Bu kısa dünya hayatında, namus imtihanını verebilmeleri için taraflar birbirine büyük bir nimet.. Başkasının namusuna göz dikmemeleri için, büyük birer vesile.. Ve nikâh, namus hususunda karşılıklı sözleşme.. Geçim meselesinde, kadını erkeğe emanet eden, onun geçimini erkeğin üzerine yükleyen bir antlaşma. Günümüzde, bu gerçekleri fantazi sayacak bir gençliğin yetişmesine çalışan dış kaynaklı bazı odaklar mevcut. Onların tuzağına düşmemeleri, onların oyunlarına gelmemeleri için gençlerimizin çok dikkatli olmaları gerekiyor.. Aksi halde, hayatın asıl gâyesinin, karşı cins ile gayr-ı meşru münasebetler kurmak olduğunu zanneden bedbaht gençlerin sayısı gittikçe artabilir.. Bu ise, onların uhrevî hayatlarına olduğu kadar, devletimizin bekâsına da büyük zarar verebilir... Bak Hülya! Bir başka mahlûkla oyalanmak, yaratılış itibariyle meşru olsaydı, bu imkân hayvanlara tanınırdı. Şu kâinat kitabını okumaktan âciz bu zavallılar, “birbirlerinin hayâliyle yaşasın, böylece oyalanıp dursunlar da, kaybettikleri büyük nimetin acısını çekmesinler” denilebilirdi. Bu hâl, insana hiç mi hiç yakışmıyor. Velev ki, günah olmasın ve isyan sayılmasın.. Bu tip gençleri gördükçe, bir hâtıram hayâlimde canlanır: Kurban bayramıydı. Bir yakınımın bayramını tebrike gidiyordum. Sokağın iki yanında iki ayrı çocuk grubu toplanmıştı.. Merak edip, gruplardan birine yaklaştım.. Çocuklar, kesilen kurbanın karnından çıkan ölü yavruyu seyrediyorlardı. Diğer grup da bir başka yavrunun ölüsü üzerinde keyif çıkarıyor olmalıydı... Ziyaretimi tamamlayıp ayrıldım. Başka bir akrabamı ziyaret edecektim. Durağa doğru yürüdüm.. Dolmuşta, her zamanki gibi şehvet türküleri çalıyordu.. Bir an, o iki ölü yavruyu düşündüm. Annelerinin kurban edilmediği, yavruların dünyaya gelip hayatı tatmaya başladıkları hayâlimde canlandı.. Büyüyüp, buzağı oldular. Artık biri inek, diğeri öküz adayı idiler. Yine bilmediğim bir hisle, “onların birbirine âşık oldukları” hayâline kapıldım. Dolmuşta dinlediğim ahlâk dışı şarkıları onlara söylettirdim.. Her ikisi de asıl vazifelerini unutmuş, birbirlerine olur olmaz meth ü senâlar ediyor, birtakım aşırı iltifatlarla nefislerini tatmine çalışıyorlardı... Başımı silkerek o garip hayâlden kurtuldum. Ama bu defa, insanlık damarıyla, kendi hemcinslerim olan birtakım kimselerin perişan hâlini düşünüp üzülmeğe, ruhen azap çekmeğe başladım.. “Bu insanlar, bu kadar alçalmamalıydılar!” diye söylendim kendi kendime, “Kulluk vazifelerini, dünyaya gönderiliş hikmetlerini, ölümü, âhireti bir yana atıp, şehvet tüccarlarının istediği tipler olmamalıydılar...” Her ne ise... ••• Sana bir hâtıramı daha anlatayım: Lise son sınıftaydım. Bir gün hocamız sınıfa girdiğinde, tahtada ahlâk dışı bir resim ve uygunsuz bir yazı ile karşılaşmıştı. Rengi bir an değişti.. Hiç birşey söylemeden silgiyi aldı ve tahtayı yavaş yavaş silmeye başladı. Çok kızdığı belliydi. Belki de, böyle yapmakla sinirlerinin yatışmasını bekliyordu.. Daha sonra tahtanın önünde birkaç kez gitti geldi.. Sonunda bize dönerek: “Çocuklar!” dedi. “İleri görüşlü olun!” Birşey anlamamıştık... Ne demek istemişti? Resimle, bu sözün ne alâkası vardı? Kısa süren bir sessizlikten sonra, şöyle sürdürdü konuşmasını: “Evet, ileri görüşlü olun. Sadece bulunduğunuz günü, mevsimi, çağı düşünmeyin. Hiç olmazsa, hayâlen on-onbeş yıl sonrasına gidin. “Bugün öyle şeyler konuşun, yazın, çizin ki, o gün oğlunuza yahut kızınıza ‘namus, haysiyet’ dersi verirken yüzünüz kızarmasın!..” Sınıfta çıt çıkmıyordu. Resmi çizen arkadaşın yüzü kıpkırmızı kesilmişti. Hocamız devam etti konuşmasına: “Bugün öyle bir hayat sürün ki, yarın hayat arkadaşınızın yüzüne utanmadan bakabilesiniz.. ‘Bu zavallı da, beni sağlam ayakkabı sanıyor’ demeyesiniz kendi kendinize...” Bu sözler, hepimizin kafasına çivi gibi işlemişti... Ben de, mektubumu o hocamın sözleriyle bitirmiş oluyorum.. Ve senin, ölüm ve ötesini de hatırından çıkarmadan, hayırlı bir ömür geçirmeni diliyorum.. Gelecek mektubumda, bu konuya devam edeceğim..
Selâmlar...”
Ardarda postaladığım iki mektuba karşılık, Hülya’dan şu cevabı aldım:
“Saygıdeğer Büyüğüm; Gönderdiğiniz mektuplar için, size karşı kendimi artık eskisi kadar mahcup hissetmiyorum. Çünkü siz bu mektupları yalnız bana değil, okuldaki öğretmen arkadaşlarıma da yazmış oluyorsunuz. Dolayısıyla çektiğiniz zahmet sadece benim için olmuyor... Tavsiyenize uyarak, daima kendimi yetiştirmeye, bilgili ve kültürlü olmaya gayret ediyorum. Artık, eskiden çektiğim sıkıntılardan hemen hemen eser kalmadı. Yalnız, yüzde yüz huzura kavuştuğumu da söyleyemem. Bu defa, bir başka türlü huzursuzluk çekmeye başladım. Ruhum bir kararda durmuyor. Bazen şevk ve heyecanla doluyor, bir şeyler yapmak için âdeta çırpınıyorum. Bazan da, bir karamsarlık kaplıyor içimi. “Adam sen de!” diyorum. “Şu ahlâksızlık seline sen mi “dur” diyeceksin?!. Hem de bu hâlinle!..” Sonra yine kendime geliyorum. “Sen vazifeni yap!” diyorum. “Birşeyler yapmanın huzurunu duy. Hiç olmazsa vicdanın rahat olsun. Bakalım sonuç nasıl olur?!..” Bu ruh hâleti de çok uzun sürmüyor.. Bir arkadaşıma anlattığım bir gerçek karşısında, ondan gerekli karşılığı görmediğim zaman, mahvoluyorum.. Kısacası bir bocalama devresine girdim. Size bunları bir dertleşme, bir iç dökme kabilinden yazıyorum. Rahatsız ettiysem, peşinen özür dilerim.” ••• Mektubu oldukça uzundu. Bu giriş bölümünden sonra, bir hayli olay naklediyordu. Yaptığı çeşitli tartışmalardan örnekler veriyor, yer yer, kendini mutlu kılan olayları müjdeliyordu...
Kendisine şu cevabı yazdım: “Hülya; Sana bu mektubumda, “sevgi” hakkında birşeyler yazmaya niyet etmiştim. Fikrimi değiştirmiş değilim. Sadece mektubunda belirttiğin “iç sıkıntısı”na kısaca temas edip, yine asıl konuya döneceğim... Sıkıntılar, feraha çıkan yollardır. Çekirdek, ağaç olmak istiyorsa, toprak altında sıkışacak, parçalanacak, mahvolacaktır. Öğrenci sınıf geçmek istiyorsa, kendisini eve veya kütüphaneye hapsedecektir.. “Külfetsiz nimet yoktur.” sözü, bu gerçeği dile getirir... Sana ne mutlu! Nice arkadaşın “şöyle kürküm, böyle arabam yok” diye sıkıntı çekerken, sen, şu insanlara birtakım gerçekleri anlatamamanın ızdırabını çekiyorsun. Bunu büyük bir nimet bil... Geçen mektubumda da işaret ettiğim gibi, her an sonsuz faaliyetin kaynaştığı bir âlemden süzülmüşüz. Elektronundan gezegenine kadar bütün âlem, bir an olsun kararında kalmazken; sen, ruhunun ve kalbinin tam bir huzur içinde olacağını bekleme. Zira sen, bu âlemle alâkadarsın. Onun yazı seni ısıtırken, kışı üşütür. Açık havada içinin açıldığını, bulutlu havada ise sıkıldığını hissedersin. İnsanlık âlemindeki keşmekeş ise, daha başka bir kararsızlık vesilesi... Kalbine bazan ümit, bazan karamsarlık çökmesini, bu âlemdeki faaliyetlerin küçük bir misâli olarak değerlendireceksin.. Şâir ne güzel söyler: “Boşuna gezmişim yok tabiatta, İçimdeki kadar iniş ve çıkış..” Zaten kalb kelime mânâsıyla “değişme” demektir. Onun isminde, bu hakikat saklı.. Nitekim bir hadis-i şeriflerinde Peygamber Efendimiz (s.a.v.), kalbdeki değişme özelliğini çok güzel tasvir ediyor. Hadis şöyle: “Kalb, kırda atılmış bir kuş kanadı gibidir. Rüzgâr nasıl o kanadı alt üst ederse, kalb de öyle değişir.” Kalbini böyle tanır ve âlemi bu şekilde değerlendirirsen, rahat ve huzurun yolunu bulmuş olursun. Yâni bu dünyanın huzur yeri değil, imtihan mahâlli olduğunu, Cenâb-ı Hakk’ın saadet ve azap menzillerinin ise, başka diyarda bulunduğunu bileceksin. Dünyadaki bütün zevk, safâ ve güzelliklerin Cennetten, bütün ızdırap ve sıkıntıların da Cehennemden haber veren birer işaret olduklarını anlayacaksın. Ebede namzet olduğunu ve bu fâni misafirhanede, o bâki ülke için birşeyler tedarik etmen gerektiğini unutmayacaksın.. Böyle düşünürsen, cemiyetteki ahlâkî çöküntü karşısında çektiğin ızdıraplar da, o bâki ülke için bir sermaye hükmüne geçer... Senin şu anda çektiğin sıkıntının kat kat fazlasını, yıllar önce bir hâdise sebebiyle ben de çektim: Kıbrıs Harekâtı sırasındaydı. Üniversitede güya asistanlık yapan bir adamdan aynen şu sözleri işitmiştim: “Askere çağırırsalar, gitmem. Gidersem....... Ben gidip enayi gibi öleceğim; o beyefendiler de plajlarda, meyhanelerde gönül eğlendirecekler. Öyle yağma yok...” Bu hâdiseyi bir dostuma naklettiğimde, bana şunları söylemişti: “Bu ferdî kanaat değildir. Vatan ve millete az-çok hıyânet içinde bulunan hemen herkesin ağzındaki bir sakızdır. Sen, bunlardan sadece birisine rastlamışsın.” Bu cevap, beni daha da üzdü. Demek ki, ahlâksızlık sadece günah ve isyan olmakla kalmıyor, gitgide memleketin istikbâlini tehlikeye düşüren, gençlerde vatan sevgisi yerine şehveti ikâme eden korkunç bir şekle bürünüyordu... Aradan yıllar geçti.. Senin kitabevine bıraktığın o mektup, bende, bu ızdıraplarımı artık kaleme almam gerektiği fikrini uyandırdı. Bu noktada, sana ayrıca teşekkür borçluyum.. Mevzuyu biraz uzatır gibi oldum. Sözü burada keserek, asıl konumuza dönmek istiyorum.. Geçen mektubumda az-çok sözünü etmeğe çalıştığım cinsiyet meselesinin, şimdi bir başka yönünü ele alacak ve “sevgi” hakkında birkaç kelâm etmeğe çalışacağım.. İlk bakışta, mevzuyla alâkası yok gibi görünen bir hadis-i şeriften söz etmek istiyorum: “İslâm dinini kabul etmiş birisi, herhangi bir şahsa zenginliği için saygı gösterirse, dininin üçte ikisi gider.” İslâm, tevhid dinidir. Bu kâinatın sahibi ve Mâliki birdir. Her hayır, ancak O’nun hazinesindedir. İslâm ne ışık için güneşe, ne tahıl için tarlaya, ne de serveti için zengine lâyık olmadıkları ölçüde minnettar olunmamasını ders verir... Herkes ve herşey, sadece birer vesiledir. Bütün nimetler, arz ve semânın Rabbi’nden gelmektedir.. Bu dersi alan fakir, rızkını “o” veriyormuşçasına zengine hürmet gösterirse, tevhid inancı yâni Allah’ı bir bilme itikadı zedelenir. Zengin olsun, fakir olsun her insan, ancak başta iman olmak üzere, ahlâk, fazilet, ilim, irfan, dürüstlük gibi sıfatları için sevilir. Zenginlik, tek başına bir sevgi vesilesi değildir.. Bir zengin de bu hadis-i şerifi okuduğu zaman, kimseyi minnet altında bırakmaz. Yaptığı iyiliklere, ettiği ihsanlara karşı aşırı bir hürmet beklemez. Aksi takdirde karşı tarafın şeref ve haysiyeti yanında, diniyle de oynamış olacağını bilir. Bunları ne için yazdığımı az-çok tahmin edersin sanırım. Yine de biraz açayım: Bir genç kız vicdan, kalb ve akıl plânında olmasa bile, his âleminde, bir erkeğin sadece onu düşünmesini, onu yâdetmesini, hatta ona yalvarmasını ister. Nefsi, bu halden haz duyar. Güç ve kuvvetçe ondan üstün olan erkeği, kendine yalvartmaktan, ona hükmetmekten nefsanî bir zevk alır. Ama bilmez ki, böyle yapmakla kendisini -hâşa- “şerik”, karşısındakini de “müşrik” etme yoluna girmiştir.. Bunda kabahat, sadece o zavallının değildir. Onu bu hâle getiren de erkeklerdir; erkekliğini bilmeyen, kulluğundan gâfil, oyalanacak birşey arayan ve en tesirli gaflet aracı olarak şehvet ve kadını seçen erkekler... Yıllardır bu kanaatımı muhafaza ederdim. Ama içinde bir soru işareti de yok değildi. “Erkekler, gerçekten dediğim kadar suçlu muydular?” Geçenlerde büyük bir âlim ve mürşidden okuduğum şu satırlar, kanaatımı sarsılmaz derecede kuvvetlendirdi. O Zât: “Erkeklerin kadınlaşması, kadınların erkekleşmesini netice vermiştir.” diyordu. Ben bu düşüncelerle meşgulken, bir âyet-i kerime meâliyle karşılaştım. Nisâ sûresinin 117. âyetinde şöyle buyuruluyordu: “O’nu bırakıp da sadece dişilere tapıyorlar. Onların bunlara tapmaları da, ancak inatçı bir şeytana ibadet etmektir.” Âyetin tefsirinde, Allah’a ortak koşan bir kimsenin ruhunda en büyük gaye olarak “kadın”ın yer aldığı belirtiliyor ve şöyle deniliyordu: “Bazı erkekler, kadınlara kıymetlerinin çok çok üstünde bir makam veriyorlar. Neticede, dünyaya geliş gayelerinin sanki “Allah’a ibadet” değil de, hâşâ, kadına perestiş etmek olduğunu zannediyorlar.” Bunun açık bir delili olarak, Arap müşriklerinin putlara kadın isimleri koyduklarına ve Yunanlılar gibi birtakım putperest kavimlerde de putların dişi olduğuna dikkat çekiliyordu... Bütün bunlar, gerçekte kadına önem vermekten kaynaklanmıyordu. Yukarıda da temas ettiğimiz gibi meselenin altında Allah’ın huzurundan kaçma, O’na ibadetten yüz çevirme yatıyordu.. Eğer böyle olmasaydı, kadından putlar yapan bu kavimler, aynı zamanda onlara en büyük zulmü yapan kavimler olmazlardı.. Bir tefsirden aldığım şu cümle, bunu çok güzel ifade etmektedir: “Dâvâya bakarsanız, kadın her şeydir; fiiliyata bakarsanız, kadın oyuncakların en sefili olmuştur.” Kadını asıl makamından düşürüp ona tapacak derecede bağlanan insanların, gerçekte şeytanın oyununa geldikleri ve bu hâlleriyle şeytana tapmış oldukları da âyette en güzel bir şekilde ifade buyurulmakta... Aradan nice yıllar, nice asırlar geçmiştir. Ama şeytan yine aynı şeytan, nefis yine aynı nefistir. O gün olduğu gibi bugün de, nefsine esir ve şeytana oyuncak olmuş birtakım erkekler, en geçerli gaflet âleti olarak yine kadını seçmişlerdir... •••
Bu yaranın izahına girmeyi, şu anda yersiz buluyorum. Bahsi burada keserek, sana sevgi hakkında birkaç satır yazmak istiyorum: Hiç düşündün mü, acaba sevgi nedir? İnsanın kalbine bu ulvî sıfatı kim ve niçin yerleştirmiştir? Ve insan, kimi ne ölçüde severse bu hissini yerinde kullanmış, israf etmemiş olur?... Şu sınırlı insan bedenine, sevgisi, korkusu, emel ve arzuları sonsuz bir mânevî kalb yerleştirilmiş.. Bu kalbin mânevî olduğu söylenince, artık “nereye yerleştirilmiş?” diye bir soruya gerek kalmaz sanırım. Şayet sorulursa, “Akıl beynin neresinde çalışıyorsa, mânevî kalb de bedenin orasında vazife görüyor” diye cevap verirsin... Görme, işitme, koklama ve hatta anlama, herbiri ayrı bir kanal... Bunların hepsinin en saf meyveleri, son mahsûlleri, kalbde toplanıyor... Güzel bir manzarayı gören insan, onu hemen sever. Bu sevgi için, aklına müracaat etmez. Yani “Bu manzara güzeldir, sevilmeye lâyıktır. O halde, onu sevmeliyim!” diye karar verip de, sonra sevmeye başlamaz. Gördüğü an, manzara hoşuna gitmiştir ve kalbi ona meyletmiştir... İnsan, bülbülün sesini de sever. Bu defa sevgi, kulak vasıtasıyla kalbe intikâl etmiştir.. Bunlar gibi, anlama da bir sevgi vesilesidir. Güzel bir yazıyı okuduğumuzda onun yazarına karşı kalbimizde bir takdir, bir bağlılık, bir muhabbet hasıl olur. Bu sefer sevgiye anlama, yani akıl vasıta olmuştur. Demek ki kalb, akıldan daha geniş bir daire, onun da efendisi... İnsan ruhu kemalâttan, ihsandan, güzellikten anlayan, seyrin hakkını verebilen bir ruh.. İnsan kalbi, bütün bunları sevebilen bir kalb.. O halde, şöyle düşünmemiz gerekmiyor mu: Bize göz nimetini veren zât, kâinatı güzelliklerle donattı. Âlemi seyredip, O’nu bilelim ve O’na muhabbet edelim diye... Bize kulak nimetini bahşeden Rabbimiz, bu âlemi ayrı ayrı güzellikte seslerle doldurdu. Dinleyip tefekkür edelim ve o sesler âleminin yaratıcısını bilip sevelim diye... Aynı şekilde, bize akıl nimetini lûtfeden Hâlıkımız, şu kâinatı, atomundan hücresine, çiçeğinden yıldızına kadar sonsuz mânâlarla doldurdu. O mahlûkatı okuyalım ve onların yaratıcısını tanıyıp muhabbet edelim diye.. Bütün bunları bir tarafa bırakıp, hiçbirini düşünmeye lâyık görmeyerek, karşı cinsten bir başka insanın sevgisiyle kalbi doldurmak, bilmem insanlığa yakışır bir hâl midir? Kadın sevgisinin de bu âlemde bir yeri vardır elbet. Ama her şeyin yerli yerine konulduğu bir âlemden süzülen, her azası, her hissi yerli yerine konulan bir insan, kendisine verilen bu sevgi sermayesini de yerinde kullanmaya mecburdur.. Ben bu geniş mevzunun kapısından geri dönerek, sevgi bahsine devam edeceğim: İnsan, bu çok kıymetli hissini israf etmemeli. Kim ne kadar sevgiye lâyıksa, onu o kadar sevmeli.. İnsan yıldızları sever, ama bağındaki meyveler kadar değil.. Dallarda asılan meyveleri sever, ama eline takılan parmakları kadar değil... Elini, ayağını, gözünü, kulağını sever, ama aklı kadar değil.. Komşusunun çocuğunu sever, ama evlâdı kadar değil.. Bütün bu muhabbet sebeplerine, insan ruhu mukabele edebiliyor. Hepsini gereği kadar sevebiliyor ve o kalbde yer darlığı olmuyor... İşte bu hâl, bize şu hakikatı ders veriyor: Kalbdeki sonsuz muhabbet kabiliyeti, ancak-kutsî Zâtı gibi, bütün sıfat ve fiilleri de nihayet kemâlde olan-Allah içindir. Âlemdeki bütün güzellikler, O’nun o güzel isimlerinden birer tecellidir... Bu konuda, şu ulvi hakikatı da kaydetmeden geçemeyeceğim: “Bâtın-ı kalb, âyine-i Sameddir.” Bilindiği gibi Samed, Cenab-ı Hakk’ın bir ismi...“Her şey O’na muhtaç, O hiçbir şeye muhtaç değil!” İnsan kalbinin en büyük ihtiyacı,-kendisini yaratan ve en güzel bir surette terbiye eden-Rabbine iman etmesidir. O’nu sevmesi ve O’ndan korkmasıdır.. Bedeninden, tâ güneş ve yıldızlara kadar herşeyi onun emrine veren O sultanına sonsuz şükür ve hamdetmesidir... Kalb ancak bu iman, mârifet ve muhabbetle tatmin olabilir.. Sevgi hissini yerinde kullanmak isteyen insan, en evvel ve en fazla Rabbini, Hâlıkını sevecek, diğer mahlûklara da yine O’nun nâmına muhabbet edecektir... Bugün sevgi, aşk denilince akıllara hemen kadın ve şehvet geliyorsa, bunu bir hastalık, bir zavallılık, bir perişaniyet olarak değerlendirmeliyiz.. Şunu da çok iyi bilmeliyiz ki, kadın (veya erkek) sevgisi dahil, her şeyi ve her zevki, Allah sayesinde tadabilmekteyiz. O bizi çift çift yaratmasaydı, kadın (veya erkek) sevgisini nereden bilecektik? Bu hakikatı, Kur’an-ı Kerim şöyle ders veriyor: “Yine O’nun âyetlerinden (alâmetlerinden)dir ki; kendilerine meyil ve ülfet edesiniz diye, sizin için kendi cinsinizden zevceler yarattı. Ve aranızda bir sevgi, bir merhamet icad etti. Şüphesiz bunda, düşünecek bir kavim için (ibret alınacak) alâmetler (âyetler) var..” (Rum / 21) Şu kâinata baktığımız zaman, herşeyin yerli yerine konulduğunu, eşyanın mükemmel bir nizam ile dizilip döşendiğini görürüz. İşte bu hâl, bir tanzim edicinin varlığını gösteren bir delil, bir alâmet... Şuursuz eşyanın, şuurlu işler görmeleri ayrı bir delil.. Kâinattaki güzellikler bir güzelleştiriciyi; nimetler, bir nimet vericiyi gösteren ayrı ayrı deliller... Kur’an-ı Kerim’de geçen âyetlerin her biri ayrı ayrı hakikatlara delil ve alâmet... İşte yukarıda meâlini verdiğimiz âyet de, bize çoğu zaman unuttuğumuz bir başka delili ders veriyor: İnsanlara bir başka hayvan cinsinden değil de, kendi cinsinden zevce yaratılması, gerçekten ne büyük bir nimet.. Yine kadın ile erkek arasına bir merhamet ve muhabbetin konulması, ne azim bir lütuf!... Şöyle bir düşünelim!... O göstermeseydi, biz neyi görebilirdik? Nitekim, hâlen göremediğimiz nice varlıklar mevcut; ruh, akıl, melekler, manyetik dalgalar gibi... O işittirmeseydi, biz neyi işitebilirdik?! Nitekim, hâlen işitemediğimiz nice sesler var. Belli bir frekans aralığının dışındakileri işitemiyoruz... Yine O sevdirmeseydi, biz neyi sevebilirdik?! Nitekim, hâlen bizim iğrendiğimiz, ama başka hayvanların zevkle yediği nice nimetler ve bizim tiksindiğimiz ama onların zevkle seyrettiği nice varlıklar var. Lâğım kurduna, o necâset küpünü deniz gibi sevdiren, kediyi fareye meftun eden bir hikmet, bize de hâli hazırdakilerden daha başka şeyleri sevdirebilirdi. Biz de, memnuniyetle severdik... Demek ki aramıza konulan sevgi ve merhamet, ancak O’nun ihsanı... Bu ihsan olmasaydı hiçbir erkek, kazancına ortak ve kendisine yük olacak bir hanımın ve birkaç çocuğun sıkıntısını yüklenir miydi?.. Bunun bir başka türlüsü de kadın için söz konusu.. İnsan neslinin çoğalmasını kadın-erkek arasındaki münasebete bağlayan Allah, bu vazifenin görülmesi için, bu iki cins arasında sevgi ve merhamet icad etmiş... Âyetin sonunda beyan edildiği gibi: “Şüphesiz bunda, düşünecek bir kavim için (ibret alınacak) alâmetler (âyetler) var.” Kadın ve erkek aynı nev’in fertleri oldukları halde, aralarında bedenî ve ruhî nice farklılıklar mevcut. Bütün bunlar, hep insan neslinin devamına hizmet ediyor. Her iki cins de bu hizmete en uygun biçimde yaratılmış ve terbiye edilmişler... Asrımızın en yaygın tehlikesi, kadın sevgisinin yanlış kullanılmasıdır.. Madem ki, her şeyin en güzeli helâl dairesinde olanı. Helâl kazanmak, helâl yemek, doğru söylemek gibi... Bunu, kadın veya erkek sevgisine de tatbik etmemiz gerekiyor.. “Kadın niçin sevilir?” sorusunun cevabını, çoğu gencimiz maalesef bilmiyor. Yukarıdaki âyetten aldığımız derse göre, meseleyi şu şekilde değerlendirmeliyiz: Kadını erkeğe, Allah sevdirmiştir; erkeği de kadına... Allah’ın sevdirmesi elbette helâl dairesi içindedir ve hak için, hayır için, cennet içindir.. Gayr-ı meşru sevgiler, bu sevdirmeye dahil değildir. Onlar Rahmanî değil, şeytanîdir. “Kadınlar, şeytanın ağlarıdır.” hadis-i şerifinde, bu tip sevgiye kapılanların acı âkıbetleri çok veciz bir şekilde dile getirilmiş... Bir kadın, kadın olarak ancak kocası tarafından sevilebilir. Bunun dışındaki bütün sevgiler, şeytana ağ olma tarifi içindedir... Şimdi bir genç kız, yarın kiminle evleneceğini bilmeden ve zaten önünde uzun bir tahsil hayatı varken, kimin ölüp kimin kalacağı meçhûl iken, dikkatlerini çektiği ve şehvetlerini tahrik ettiği yüzlerce insandan ancak birisiyle evlenebileceğini de çok iyi bildiği halde, kendini ölçüsüzce açıp saçabiliyorsa, bu kızımız sevginin hakikatına erememiş ve bilmeden şeytana ağ olmuştur... Şeytan o ağ ile, nice gencin iffetini, hayâsını, terbiyesini ve nihayet imanını avlar.. Nicelerinin hayâllerini ifsad ve iç dünyalarını harap ettikten sonra, bunlardan birisiyle alâka kuran bir genç kız, onunla nikâhlanacağı ana kadar gayr-ı meşru bir hayat sürer.. Bu hayatın sonu nikâhla biterse, geride günah ve isyanla dolu koca bir zaman dilimi kalacaktır. Ya çoğu kere olduğu gibi, sudan bahanelerle bu evlilik gerçekleşmezse işte o zaman, âhiretteki dehşetli azap yanında dünyada da taraflar için bir ömür boyu sürecek vicdanî neticeler miras kalacaktır... Her ne ise.. Biraz mevzu dışına çıkar gibi oldum. Sadede geliyorum. Kadını “şeytan ağı” olarak tarif eden hadis-i şerif hem kadınları dikkatli olmağa çağırmakta, hem de şehvet esiri erkeklerin gerçekte kimin ağına takıldıklarını haber vermekte ve onları ikaz etmekte.. Bu hadis ile, şehvetine esir olmuş bir erkek, şeytanın ağına takılmış serseri bir balık olarak tasvir edilmekte... Hülya, çok iyi bilirsin ki, iman küfre zıt olduğu gibi, itaat isyana ve nihayet dünya âhirete zıt.. Bunlardan birisine ne nispette yaklaşırsan, diğerinden o nispette uzaklaşırsın. Ne kadar itaat edersen, isyan ile aran o derece açılır. İmanın ne ölçüde kuvvet bulursa, küfür ve isyandan o kadar uzak kalırsın. Aynı şekilde dünyaya ne kadar itibar edersen, âhiretin o kadar sathî kalır. Dünya zevklerini ne ölçüde ön plâna almışsan, ebedî saadetinle o kadar oynamışsın demektir... Buradaki dünyadan maksat, âhirete perde olan dünyadır. İşte hadis-i şerifte, dünyanın bu yönüne işaret edilerek şöyle buyurulmakta: “Dünya sevgisi, her hatanın başıdır!” Ben, bu mefhumun kadına temas eden yönü üzerinde biraz durmak istiyorum. Dünya sevgisinde en büyük pay, kadına âittir. Zira o, dünya mefhumunun en canlı ifadesidir. Servet, makam, vs. gibi şeyler insanı hâl diliyle kendilerine çektikleri halde, kadında bu çağırma, canlı ve sesli hâle gelir. Yani kadın konuşan, gülen, nazlanan, işvelenen, desisesi bol canlı bir dünya... Dolayısıyla da, âhirete en büyük engel ve onu kazanmağa en büyük mâni... Bütün hayâl gücünü bir kadını râzı etmek için sarfeden insan, gitgide İlâhî rızayı düşünemez hale gelir.. Bunları kadınları kötülemek için değil, seni böylesine şeytanî bir görevi üstlenmekten şiddetle sakındırmak için yazıyorum.. Allah insanları, kendisini bilmeleri, sevmeleri, rızâsına nâil olmaları, mârifetinde mertebe katetmeleri ve netice itibarıyla “cennete lâyık bir kıymet almaları” için yaratmış.. Bu hakikatlardan gaflet ederek, varlığını sadece bir cinsî alâkaya hasretmen, şeytanî ve nefsî olmaktan öteye gidemez... Son olarak, not defterimden bir vecize nakledeyim: “Bir kadehle sarhoş olduktan sonra, denizi nasıl içebilirsin!?..” Günümüzde gençlik, katreye âşık ve onunla sarhoş olma yolunda.. Denizi içmekten maksat, kalbe İlâhî muhabbeti yerleştirmektir. Bütün varlıklar, ancak Allah namına sevilir.. Meşru dairedeki kadın ve erkek sevgisi zaten O’nun kalbler arasına yerleştirdiği bir alâka. Ve O’nu sevmeye mâni değil. Sevgi hissini yerinde kullanabilmen dileğiyle, mektubuma son veriyorum. Selâmlar...”
•••
Bir ay sonra Hülya’dan cevap geldi. Yazdığı mektup beni hem sevindirdi, hem de ümitlendirdi. Onu bu sefer daha da olgun bir ruh ile karşımda bulmuştum.. Mektubunda, gençliğin hâli hazırdaki ahlâkî durumundan üzüntü ve endişe duyduğunu ifade ediyordu. İlk mektubunda kendi hâlini tasvir ederken kullandığı içten ifadelerin bir benzerini, bu defa “gençlikteki ahlâkî çöküntü” için sarfediyor, onlara acıdığını ama pek de birşey yapamadığını yazıyordu. Mektubunun bir yerinde, benden bu hâli nasıl değerlendirdiğimi soruyordu...
Ona şu cevabı yazdım:
“Gerçeği arayan Hülya; Mektubunda seni, yavrularının derdiyle dertlenen bir anne psikolojisi içinde gördüm. Bu yaşında böyle bir olgunluğa erişmenden dolayı, takdirlerimi yazmadan geçemeyeceğim... Gençliğin hâlini nasıl değerlendirdiğime gelince, bu konuda bilmem ki ne yazayım? Hâdiseler, herkesin gözü önünde cereyan ediyor... Akıl bâliğ olmuş, bir başka ifadeyle, evlenme çağına girmiş gençlerin, çocukça şakalaşmalarına sık sık şahit oluyoruz.. Ne kız, anne namzedi olduğunun şuurunda, ne de erkek müstakbel babaya yaraşacak bir tutum içinde. Kızlarımız erkek arkadaşlarıyla konuşurken, -normalde ancak tebessüm edilecek basit bir nükte için- çığlık atarcasına kahkahalar koparıyor, erkekler de, samimiyetsiz ve sun’i gülüşlerle buna karşılık veriyorlar.. Bu ifadelerimden, sakın bu gençlere düşmanlık beslediğimi zannetmeyesin! Ben onların kendilerine değil, hareketlerine tavırlarına karşıyım. Onlara karşı kalben acıyor ve şefkat besliyorum. Kurtuluşlarını candan arzuluyor ve bu husustaki ümidimi de daima muhafaza ediyorum.. Bugünün hoppa, çığırtkan, kahkahacı gençliğinin, gerçekte içlerindeki ruhî boşluğu doldurmak istediklerini biliyorum. Hastalıklarının reçetesini yanlış yerlerde aradıklarının da farkındayım.. Madem ki, bu gençlere karşı sende de bir acıma duygusu hâsıl oldu. Bu hissini iyi değerlendir. Meselenin üzerine hınçla değil, şefkatle eğil.. Bu konuda, sana, bir olaydan söz edeceğim. Kalbimi derinden yaralayan bir ibretli olaydan... Zaman ve mekân zikretmeden anlatacağım: “Genç kız, okumak için gittiği üniversite şehrinde, şehvet tüccarlarının eline düşmüştü... Çabuk aldanan zayıf kalbi, hemen heyecanlanan kabarık hissiyatı, ona istikbâli unutturmuş, “adam sen de!” demeye başlamıştı... Çalışmanın yerini eğlenme, ders salonlarının yerini, meyhane havası veren loş pastahaneler ve birahaneler almıştı. Bu gidiş, beklenen âkıbeti hazırladı: Akşamları yurda geç gelmeye başladı ve kaldığı yurttan atılma tehlikesiyle başbaşa kaldı. Durumu babasına haber verdiler.. Zavallı baba, kızını o çirkef hayattan kurtarmak için gittiği o şehirde, yurdun kapısına vardı ve kızını anons ettirdi. Kızıyla buluştuktan ve ona-geç kalmış-birtakım nasihatlarda bulunduktan sonra: “Bu şehirde, kısmetin bu kadarmış. Eşyalarını hazırla gidiyoruz!” dedi. Neye uğradığını şaşıran kız: “Peki” diyerek odasına çıktı. Ne olduysa, o birkaç dakika içinde oldu. Kızın, o an nasıl bir vicdan muhasebesi yaptığını, neler düşündüğünü bilemiyoruz. Bildiğimiz tek şey bir çığlığın koptuğu ve bütün meraklılarla birlikte dışarıya koşan babanın, yerde kızının cesediyle karşılaştığı...” Bence bu kızcağız, -babasını reddetmek yerine, kendini yurdun penceresinden atmakla- ruhunda tamamen ölmemiş bir utanma duygusunun varlığını, orada toplanan kalabalığa cesediyle haber veriyor ve cansız bakışlarıyla onlara şöyle diyordu: “Beni bu hâle, siz getirdiniz!” Evet, bu kızcağız malûm çevrelerin tuzağına birdenbire düşmemişti. O bütün bir cemiyetin kurbanıydı. Herkesin “aşk” dediği, gazetelerin en büyük payı kadına, hem de onun en rezil hallerine ayırdığı, kasetlerin, televizyonların ve sinema filmlerinin bıkıp usanmadan “kadın, kadın!” diye bağrışıp durduğu bir atmosferde büyümüştü. Herkesi az çok rahatsız eden bu pis hava, nihayet onu öldürmüştü... Bu kızcağız ve onun gibi yüzlercesi, binlercesi, sürekli propagandalarla böyle bir hayat felsefesini, âdeta kabule zorlamışlardı. Lâkin bunun farkında değildiler. Böyle bir hayatı, kimsenin tesirinde kalmadan, kendi iradeleriyle tercih ettiklerini sanıyorlardı... Yıllar boyu onlara namus, ar ve hayâ, eskimiş inançlar ve çağdaş bir gencin mutlaka aşması gereken mâniler olarak gösterilmişti.. Nefisleri okşanarak, çirkin bir oyuna kurban edilmişlerdi. “Yırt şu perdeyi, aş bu engeli, kaldır şu mânileri!” gibi sürekli ve sinsi telkinlere maruz kalmışlardı. Onları avlamak isteyen -kökü dışarda- sinsi çevreler, “aldırma” demişler, “adam sen de” demişler, “geçmişi-geleceği bırak, hazır günün safâsına bak” demişlerdi. Sâlim bir kafa ve uyanık bir vicdanla değerlendirildiğinde hiçbir ferdin “evet” diyemeyeceği bu hayat felsefesi, maalesef kendilerini aldatmak isteyen insanlar arasında kabul görmeye başlamıştı.. Neticede düşünmekten kaçan, aldanmaya can atan, unutmaya bayılan, gaflete âşık, sefahate düşkün, eğlenceyle yaşayan tuhaf bir nesil çıkmıştı ortaya... Burada, bir mütefekkirimizin güzel bir tespitini zikretmeden geçemeyeceğim: “Avrupa, tanzimattan beri aynı emelin kovalayıcısıdır: Türk aydınında mukaddesi öldürmek. Mukaddesi, yâni İslâmiyeti... Bu mukaddesin yerine kendi mukaddesini aşılayamazdı. Çünkü, misyonerin hedefi Devlet-i Âliyeyi hıristiyanlığa kazanmak değil; ezelî düşmanını “etnik” bir toz yığını hâline getirmekti.. İstediği kalıba sokacağı, şuursuz ve iradesiz bir toz yığını...” ... Gençlik bu hâle nasıl getirildi? Bu, başlı başına bir araştırma mevzuu.. Ne bir, ne de birkaç mektupla halledilecek cinsten değil. Sadece şu kadarını ifade edeyim; Gazete ve dergilerden roman ve hikâyelere; sinemadan radyo ve televizyona kadar bütün neşir organları üzerinde-zaman faktörü de dikkate alınarak-bir araştırma yapılsa, bugünkü birçok sosyal hastalıkların kolera salgını gibi birden doğmadığı, aksine çok şuurlu ve plânlı bir gayretin mahsulü olduğu açıkça ortaya çıkacaktır. Dün ismimizden ürken Avrupalı, bugün “güzellik yarışması” adı altında genç kızlarımızı huzuruna celbedip, en çirkin bir şekilde imtihan edebiliyorsa ve biz bunu artık yadırgamıyacak hale gelmişsek, bunun bir tesadüf eseri olmadığını, böyle bir araştırma çok güzel bir şekilde ortaya koyacaktır.. Bu araştırma, şarkı ve türkülerin güftelerine kadar inecek, bunların kendi öz kültürümüzle ne ölçüde bağdaştığını tahlil edecektir. Bu noktada sadece bir örnek vereyim: Bindiği dolmuşta, evindeki radyo ve televizyonda, “En sonunda sen benimsin!” veya “Bir gün bana döneceksin!” yollu şarkılar dinleyen bir gencin beyni, hiç farkına varmadan uyuşturulmakta, yıkanmakta. Ve bu gencimiz, akıl plânında olmasa bile, his plânında, “hanım olarak beğendiği bir genç kızın, başka erkeklerle düşüp kalkabileceğini, önemli olanın, onun en sonunda yine kendisine dönmesi olduğunu” kabul yoluna sokulmaktadır. Böyle bir psikoloji, bir genç kız için çok daha vahimdir.. Diğer şarkı ve türküleri, buna kıyas edebilirsin. Yeri gelmişken, “aşk romanları”na temas etmeden geçemeyeceğim: Her roman, yazarın hayat anlayışının, roman kahramanlarının şahsında takdiminden başka birşey değil. Bir romancıyı gerçek yönüyle tanımıyorsan, onun namus ve aile anlayışı konusunda hiçbir fikrin yoksa, onun eserini okuman, o tanımadığın erkekle yalnız olarak kır gezisine çıkman kadar tehlikelidir.. O, seni yalnız yakalamanın verdiği avantajla bütün fikirlerini kusacak, ama bunu, olaylara bürüyerek, hadiselerin arkasına saklanarak ustaca yapacaktır. Roman kahramanları birer mikrofon, birer megafondan farklı değildir. Konuşan, her zaman yazarın kendisidir. “Sohbette insibağ (boyanma) vardır.” hakikatınca, bir genç de o gibi eserleri okuya okuya, hayata onlar gibi bakmaya, kâinatı ve insanları onların gözüyle değerlendirmeye başlayacaktır. Gerçekte lânetlenmesi gereken en iğrenç bir fikir, roman kahramanının şahsında okuyucuya rahatlıkla sevdirilebilir. Günümüzde mesele artık roman plânını da gerilerde bırakmış, müstehcen neşriyatla radyo ve televizyon programlarıyla herşey aleniyete dökülmüştür. Fakat, bu çöküşün de sonu gelmeye başlamıştır. Zira, müstehcenlik artık tehlike olarak kabul edilmektedir. Batı dünyası da, bu konuda kendi derdine düşmüş durumda.. Sür’atle hippileşen, çılgınlaşan ve neticede uyuşturucu müptelâsı olan gençlerini kurtarmanın formüllerini aramakla meşgûl. Bir bakıma, bize yaptıklarını şimdi çekmekte.. Bize yutturduklarını, kendi kusmakta. Bir eserde okuduğum istatistikî bilgi, konunun batıda arzettiği vehameti anlatmaya kâfi: “Amerika’da dört eyalette 1200 kadın üzerinde yapılan bir araştırma, kadınların %43’ünün kocalarını aldattığını ortaya koymuştur.” Amerika böyle olursa, Fransa’yı hele İsveç’i varın siz düşünün. Ülkemizde batılılaşmayı bilerek yanlış anlayan birtakım çevrelerin en büyük gayesi, bizde de benzer bir istatistiğin ortaya çıkmasıdır. Ama, şükranla ifade edeyim ki, bütün yoğun propagandalara rağmen cemiyetimiz ve aile yapımız böyle bir noktaya getirilememiştir. Büyük yaralar aldığımız muhakkaktır. Bunların tedavisi de sizin gibi dindar, vatansever, namuslu ve hamiyetli kimselerin gayretleriyle mümkün olacaktır. Sana bu vâdide başarılar diliyorum. Selâmlar...”
••• |