|
BİR KADER SOHBETİ |
||
|
Sedirin üzerinde bir o tarafa, bir bu tarafa dönüyor, elini bazen başının altına koyuyor, bazen aşağı sarkıtıyordu. İç âlemi karmakarışıktı. Hâlâ o tartışmanın tesiri altındaydı. “Tekin’leri niçin susturamadım?” diye kızdı kendi kendine. “Sorularını ağızlarına öyle bir tıkamalıydım ki! Gerçi beni dinlemeye de pek niyetli değildiler ya!.. İkisi iki yandan durmadan konuştular. Kantin kalabalık, her kafadan bir ses çıkıyor! Konuşamadık ki, âdeta bağrıştık! Olsun, yine de bir şeyler söyleyebilirdim!” Daha fazla yatamadı. Âni bir hamleyle sedirden fırladı. Huzursuzluğu iyiden iyiye artmıştı. Pencereye doğru ilerledi. Dışarısını seyre koyuldu. Aklı hep o tartışmadaydı. Ne yapsa, unutamıyordu bir türlü. Yine söylenmeye başladı: “Ne olacak, kitap okuduğum yok ki! Elin oğlu gelir, bir soru sorar, çık işin içinden” Odada birkaç tur attıktan sonra, somyanın köşesine ilişti. Sağ yumruğunu sol eli içine aldı. Olanca gücüyle sıktı, sıktı, sıktı... Sonra alnını titrek ellerine dayayıp uzun uzun düşündü. Günün yorgunluğu ve tartışmanın tesiriyle kafası hala zonkluyordu. Mutlaka bir çıkış yolu bulmalıydı. Birden bir ümit ışığı belirdi içinde: — Tamam! dedi, Arif Beye telefon açacağım! Bayramda ağabeyimi ziyarete gelmişti. Geç saatlere kadar sohbet etmişlerdi. Çok bilgili bir insan. Hem, karşısındakini dinlemeyi de biliyor. Tamam, tamam! Ona telefon açmalıyım! Ağabeyinin odasına geçti. Özel rehberden Arif Beyin telefonunu buldu: — Alo! Arif Beyle mi görüşüyorum? — Evet efendim, buyurun. — Arif ağabey! Ben Çetin. Hüseyin Beyin küçük kardeşi. Hani bayramda tanışmıştık. — Tamam Çetin, hatırladım. Hayırdır inşallah! — Fakültede bazı arkadaşlarla bir tartışmamız oldu da... Size bazı sorularım olacak. Bilmem telefonda mı arz etsem? Arif Bey: — Konu ne? diye sordu. — Kader, diye cevap verdi Çetin. Arif Bey candan bir sesle: — Çetinciğim, dedi, Sorularını bilmiyorum ama, sanırım bu konuyu telefonda halledemeyiz. İstersen adresi vereyim bize gel. — Hayır, hayır... Evde rahatsız etmek istemem. Eğer çarşıya çıkarsanız, bir pastanede buluşabiliriz. Arif Bey: — Pastaneye pek gitmem. Ama senin için gelirim. Zaten çarşıya inecektim. Yemeğimi yiyip çıkabilirim. — Nasıl buluşalım? — Sen söyle, Çetin. — Dokuzda Lâle Pastanesi'ne gelebilir misiniz? — İnşallah.
— Çok teşekkür ederim ağabey. KADERDE BİR RANDEVU Çetin pastaneye vardığında, dokuza on vardı. Beş dakika geçmemişti ki Arif Bey kapıda belirdi. Koltuğunda incecik bir de çanta vardı. Çetin ayağa kalkıp Arif Beyi karşıladı. El sıkışıp oturdular. — Nasılsın Çetin? — Teşekkür ederim. Siz nasılsınız? — Hamd olsun. Arif Bey bir süre sustuktan sonra: — Yanlış hatırlamıyorsam, dedi, Fen Fakültesi'nde okuyordun. Çetin: — Evet, dedi , doğru hatırladınız. — Derslerin nasıl gidiyor? Geçen yıldan bir takıntın var mı? — Hayır, takıntım yok. Dersler de fena değil. Lâkin rahat bıraksalar!.. Her gün bir tartışma, bir bağrışma, bir kavga... Sakin bir kafayla eve geldiğim pek nâdir... Arif Bey: — Tartışmalarınız hep kader üzerine mi? diye sordu. — Hayır, dedi Çetin. Kader, bugünkü tartışma konumuzdu. Her gün bir başka mesele atılıyor ortaya. Bilen de konuşuyor, bilmeyen de... Tabiî, bilmeyen daha çok konuşuyor. Böyle giderse, herhalde, kantine gitmeye paydos diyeceğim. Arif Bey gülümsedi: — Beni de meraklandırdın. Ne sordular kader hakkında? — Esas olarak iki soru. Ama bunlar üzerinde konuşulurken girilmedik saha kalmadı. Daldan dala atladılar. Ben henüz bir cümleyi tamamlamadan, ikisi iki yandan sorular yağdırıyor, konuyu dağıtıyorlardı. Onun için ciddi hiçbir şey konuşmadık desem yalan olmaz. Arif Bey başını salladı: — Niyetleri başka olabilir mi? — Belki de... Kısa bir sessizlik oldu. Çetin: — Birisi önce şunu sordu? “Madem Cenâb-ı Hak benim ne yapacağımı biliyor, öyleyse benim kabahatim ne?” Daha bu konu bir çözüme kavuşmadan diğeri yeni bir soru attı ortaya: “Rusya'nın kuytu bir maden ocağında çalışan bir işçi İslâm'ı nasıl bilebilir!?.. Bu adam iman ve İslâm konusunda nasıl sorumlu tutulabilir!?..” Her iki konuyu da bir sonuca bağlayamadan ayrıldık. Ama, şimdi kararımı verdim: Onlarla tek tek konuşacağım. Konuyu saptırmalarına izin vermeyeceğim!.. Biraz durakladıktan sonra, üzüntülü bir şekilde: — Fakat, dedi, itiraf edeyim: Ben de kader konusunda fazla bir şey bilmiyorum!.. Arif Bey: — Çok açık yüreklisin Çetin, dedi. Bir konuda cehlini bilen ilmin kapısını çalmaya hazır demektir. Çok güzel... Seni tebrik ederim. Bir süre sustu: — Sen şu arkadaşlarını bir yana bırak da, bu soruları ilmî bir atmosferde karşılıklı konuşalım. — ... — Günümüzde çoğu insan kaderi de yanlış anlıyor, adaleti de. Kader dendi mi klişeleşmiş birkaç soru, adalet denilince de eşitlik anlaşılıyor. Bu çok dar bir düşünce ve kısır bir değerlendirme. Halbuki, her iki konu da birer umman... Ben dilimin döndüğü kadar bir şeyler söyleyeyim. Gerekirse yine buluşur, konuları kaynaklarından okur yahut bir bilenden sorar, öğreniriz. — ... — Önce bir şeyler içelim. — Siz bilirsiniz... Ben bir sütlü kahve alayım. Arif Bey garsonu çağırdı: — Bize iki sütlü kahve. Devam etti konuşmasına: — Bak Çetin! Bu tip soruları soranlar üç gruba ayrılır: Bir kısmının maksadı doğrudan doğruya zihinleri karıştırmaktır. Bu adamlarla ilk konuşulacak konu, şu âlemin yaratıcısına iman meselesi olacaktır. İlahî takdir, ancak Allah'a inananlarla konuşulur... Mimar Sinan'a inanmayan bir meczupla, Süleymaniyenin bahçesinde, Onun mimarlık sanatını tartışmanın ne anlamı var?!.. İkinci grup ise, kader konusundaki birtakım sorularına samimiyetle cevap ararlar. İşte kader konusu ancak bu insanlarla konuşulabilir. Üçüncü gruba gelince, bunlar gerçekte dine karşı değildirler. Ancak yaşayış tarzları İslâm'a hiç uymaz. Bir takım günahlara girerler. Sonra, bunların âhirette cezayı gerektirdiğini düşününce rahatsız olurlar. Cezaya isyan, onları kaderi tenkit etmeye götürür. İşledikleri günahlar kalplerini durmadan yaralar. O yaralı kalpleriyle kavga edecek birini ararlar... Onu alt etmekle rahat-layacaklarını sanırlar... Sonra sordu Çetine: — Bilmem, senin arkadaşların hangi gruba giriyor? — Bu son gruba. Arif Bey devam etti: — Bu adamların sadece sorularına cevap vermekle meseleyi halletmiş olmazsın Çetin! Çünkü; onlar, sorularına cevap aramaktan çok, günahlarına özür arama peşindedirler. Onlara önce kader ve adaletin ne olduğunu iyice anlatmak gerek!... Kahvesinden bir yudum aldı: — Biliyorsun, dedi. Kader, bir îman rüknü. “Bir iğne ustasız, bir harf kâtipsiz olmaz” hakikatini aklı başında her insan kabul eder. Ama gel gör ki, yine de şu haşmetli kâinatı ve içindeki harika varlıkları Hâlık'sız, Yaratıcısız zannedenler çıkabiliyor. İnsan bu çıkmaza girmeyegörsün, artık nefis, kadere iman hususunda ne engeller çıkarmaz ki?!.. Mesele, bir iman meselesidir. Önce, şu hikmetli eserlerin bir ezelî ilim sahibinin takdiri ile vücut bulduklarına iman edilecektir. Çetin de kahvesini yudumlamaya başladı. Arif Bey konuşmasını sürdürdü: — Nitekim, kader şöyle tarif ediliyor: “Kader, Hak Teâlâ'nın, ezelden ebede kadar olmuş ve olacak her şeyin her şeyini ve her hâlini, zamanını ve mekânını, sıfatlarını ve özelliklerini bilip, ezelde o suretle takdir etmesidir.” İşte, kader konusunda ezberledikleri birkaç soruyu durmadan tekrarlayan adamlar, şu haşmetli kâinatın bir ezelî ilim ve takdirle, safha safha, tabaka tabaka var edildiğini düşünemiyorlar!... Kaderin bu haşmetli tecellilerini seyredemedikleri gibi, çekirdekleri, tohumları, yumurtaları, nutfeleri, genleri de bu açıdan değerlendiremiyorlar. Halbuki, bu küçük yaratıklar sanki cisimleşmiş birer plân, birer program... Allah'ın hârika takdirini ve ince hikmetini aklı başında olanlara ilan ediyor, ders veriyorlar. Kâinatın altı devrede yaratılışından, insanın ana rahminde dokuz ayda teşekkülüne kadar her hadise kaderi gösteriyor!.. Güneş sisteminden atom sistemlerine kadar her hikmetli tanzim, kaderi ilan ediyor!.. Bu âlemin yüz küsur elementten meydana gelmiş olması, kaderden haber veriyor!.. Bitkilerin ve hayvanların cinslere, türlere ayrılmış olması, her türe ayrı özellikler, farklı kabiliyetler yerleştirilmesi, hep kader ile olmuş!.. Meleklerin, hayvanların ve cansızların sabit makamlı kılınması, insanların ve cinlerin ise imtihana tâbi tutulması, kader ile plânlanmış!... Cennet ve cehennemin yaratılması, İlâhî ilim ile takdir ediliş!... O menzillere hangi yollardan gidileceği de yine kader ile tespit edilmiş!... Hangi güzel amele ne kadar sevap, hangi günaha ne kadar azap verileceği de kader ile tayin edilmiş!... Ve insan, yaradılışı icabı, kadere inanmakla mükellef!.. Bu son cümle Çetinin dikkatini çekmişti: — Niçin? diye sordu. — Çünkü, ölçüden tartıdan anlıyor. Yapmaya karar verdiği bir evin odalarını bilerek takdir ediyor. Mutfağını, banyosunu, hep yerli yerine koyduruyor. Yarını hakkında planlar kuruyor, hedefler tespit ediyor, kararlar veriyor. Garson fincanları almaya gelmişti. Arif Bey devam etti: — İşte bu yaratılışı onu sorumlu kılıyor. Düşün bir kere: Şu görünen varlıklar içerisinde bizden başka hangi fert kendi yaratılış safhalarından haberdar? Bu sözler garsonun da dikkatini çekmişti. Bir şeyler dinlemek için işi yavaş tutmaya başladı. Masayı iki defa sildi, bir de kuruladı. “Çabuk ol biraz!” çağrısıyla irkildi ve istemeyerek terk etti masayı. — Bu varlıkların hangisi kendi varlığını yakinen bilmekte?.. Ne olduğunu, niçin yaratıldığını ve nereye gittiğini bilen hangisi?!.. Güneş mi, Ay mı, ağaçlar mı, yoksa şu akvaryumdaki balıklar mı?!.. Güneş, gezegenlerini sayamaz. Ay, neyin etrafında döndüğünü bilmez. Ağaç; kök nedir, yaprak nedir anlamaz. Bunun içindir ki, onların hiçbiri kadere inanmakla mükellef tutulmamışlar. Ama biz kadere inanmakla mükellefiz. Çetin, dirseklerini masaya dayamış, Arif Beyi dikkatle dinliyordu. Arif Bey arkaya yaslandı. Yan masaları şöyle bir süzdükten sonra: — Hem, kadere iman, insan için, en büyük huzur kaynağıdır, dedi. Kadere inanan bir insan, dünya ve âhiret saadeti için gerekli her teşebbüsü yapar ve neticede Allah'ın rahmet ve keremine itimat eder, huzur bulur!.. Kaybettiğine gam yemez. Geçmişte kaçırdığı fırsatlara 'ah' etmez. 'Şöyle olsaydı böyle olmazdı' yahut, 'böyle olmasaydı şöyle olurdu' gibi lâfların ruha sıkıntı vermekten öte bir fayda sağlamadığını bilir. Mazinin yükünü sırtından atar. Allah'a güvenerek geleceğe doğru yol almaya koyulur, huzur bulur!... Allah'ın kendisine lûtfettiği nimetlerle, servetlerle, kabiliyetlerle övünmez, gururlanmaz. Her hayrı Ondan bilir, huzur bulur!... Şimdi soruyorum sana: — Kadere inanmayanlar insanlığa neyi takdim ediyorlar? Çalışmayıp, sebeplere teşebbüs etmeyip tembelce oturmayı mı? Sorusunu yine kendisi cevaplandırdı: — Hayır!.. Öyleyse neticeyi rıza ile karşılamayıp üzülmeyi, dövünmeyi mi?.. Bunda insanlığı ıstıraba sürüklemenin ötesinde ne fayda umuyorlar?!.. Hassas ruhu ve tahammülsüz bedeni ile, şu âciz insanı nasıl bu ağır yükün altına sokuyorlar!?.. Yoksa huzursuz, asabi ve isyankâr ruhlardan kendi yıkıcı emelleri hesabına bir şeyler mi bekliyorlar? Derin bir nefes aldı: — Son olarak bir konuya daha değinecek ve daha sonra senin sorunun cevabına geçeceğim, dedi. Kadere; hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna iman ediyoruz. Hayrın da şerrin de Allah'tan olduğu bazılarınca yanlış anlaşılıyor. Çetin söze karıştı: — Affedersiniz, dedi, bu noktayı biraz açıklar mısınız? — Şunu demek istiyorum: Konuşma, görme, işitme... Bunların hepsi birer fiil. Hayır olsun şer olsun, bütün bu fiilleri yaratan Allah'tır. İşlenen fiil, İslâm'a uygun ise “hayır”, aksi halde “şer” olarak isimlendirilir. Zaten Allah'ın birliğine iman eden bir insan, Onu bu kâinatın tek yaratıcısı, bu mevcudatın yegâne Mâliki olarak bilmiş olmuyor mu? — ... — Öyleyse, bu âlemde görülen her işi, her fiili , Allah'ın yarattığına iman etmesi gerekmiyor mu? Çetin: — Bu inceliği iyi kavradım, dedi. Ve sevincini, “bu gece sadece bunu öğrenmiş olsam bile çok kârlıyım,” şeklinde ifade etti. Arif Bey konuyu biraz daha açmak istiyordu: — İnsan bir işi yapmayı sadece arzu eder ve cüz'i iradesini o işi yapmaya sarf eder. Neticeyi yaratan ise Allah'tır. Hakikat böylece bilinmezse, ortaya şöyle bir tezat çıkar: Aynı fiil, hayır olunca Allah tarafından yaratılır, aksi halde... Evet, aksi halde... Cümlenin sonunu nasıl getireceğiz? Çetin: — Öyle ya! dedi. Aksi halde iş Allah'a ortak koşmaya varır. Arif Bey: — Sanırım, dedi, mesele anlaşıldı. Gerekirse ileride yine konuşabiliriz. İstersen birinci sorunun cevabına geçelim: — İyi olur. — Nasıldı soru? “Madem Cenâb-ı Hak benim ne yapacağımı biliyor, öyleyse benim ne kabahatim var?” Böyleydi, değil mi? Çetin: — Evet, diye tasdik etti. — Önce şunu belirteyim: Bu sorunun sahibi hem samimi değil, hem de Türkçe bilmiyor... Bu iki hususu açıkladıktan sonra sorunun cevabına geçeceğim. Bir süre sustu. Sonra: — Soru sahibi niçin samimi değil? Önce onu açıklayayım: Her insan vicdanen bilir ki kendisinde iki ayrı hareket, iki ayrı fiil söz konusu. Bir kısmı ihtiyari, yani kendi isteğiyle, iradesiyle ortaya çıkıyor. Diğer kısmı ise ısdırarî; yani tamamen onun arzusu, iradesi dışında cereyan ediyor. — Birer örnek verir misiniz? — Hay hay, vereyim! Meselâ; konuşması, susması, oturması, kalkması birinci gruba; kalbinin çarpması, boyunun uzaması, saçının ağarması da ikinci gruba giren fiillerden. İşte Çetin! O birinci grup fiillerde istemek bizden, yaratmak ise Allah'tan. Yâni, biz cüz'i irademizle neyi tercih ediyorsak, neye karar veriyorsak Cenâb-ı Hak mutlak iradesiyle onu yaratıyor. İkinci tip fiillerde ise bizim irademizin söz hakkı yok. Dileyen de yaratan da Cenâb-ı Hak. Biz o ikinci grup işlerden, hareketlerden sorumlu değiliz. Yâni, âhirette boyumuzdan, rengimizden, ırkımızdan, cinsiyetimizden yahut dünyaya geldiğimiz asırdan sorguya çekilmeyeceğiz. İşte soru sahibi bu iki fiili bir sayma gafleti içinde... Ama, işin asıl önemli yanı, bu iddiasına kendisi de inanmıyor... İşlediği günahlarda kaderin onu zorladığını iddia ederken samimi değil!... Son cümle Çetinin dikkatini çekmişti: — Bunu nereden bileceğiz? diye sordu. Arif Bey bu soruya tek kelime ile cevap verdi: — Yaşayışından! Çetini bir süre mânâlı bakışlarla süzdü: — Bak Çetin! dedi. Sana bir misâl vereyim: Bir adam düşünelim. Kaderin kendisini zorladığına, bağladığına ve iradesini elinden aldığına gerçekten inanmış olsun. Bu adam, sabahleyin uyandığında yatağında öylece kalır. Kalkamaz. Kaderini bekler. “Bakayım,” der kendi kendine, “eğer kaderimde kalkmak varsa yataktan kalkarım. Yoksa ben buna nasıl karar verebilirim?!.. Hangi mahkûm, içerisine tıkıldığı hapishane arabasını dilediği yöne sürebiliyor?!..” Yataktan kalktığını ve evinden ayrılmak üzere dışarı çıktığını düşünelim. Hangi yöne gideceğini bilemez. Zihninde başka şeyler kurar; düşüncelere dalar. Derken farkına varmadan bir yöne doğru yürür. Rastladığı ilk otobüse biner. Nereye gittiğini sormaz. Diyelim, İstanbul'un Fatih semtinde oturan bu adam, Sultanahmet'teki işyerine gidecekken, kendisini otobüs termina linde bulur. Henüz yola çıkmak üzere olan ilk otobüse atlayıp Bursa yolunu tutar. Çetinin meraklı bakışları arasında sözünü şöyle noktaladı: — İşte bu meseleyi ancak böyle bir adamla konuşabiliriz. Ve Çetine sordu: — Bugüne kadar böyle birisiyle karşılaştın mı? Çetin gülümsedi: — Mizah yönünüz de varmış. — Hayır! dedi Arif Bey. Bu sadece iddianın gülünçlüğü... Gelelim asıl samimiyetsizlik örneğine: Buna samimiyetsizlik demek de az kalır... Bu, doğrudan doğruya, İlâhî rahmete iftira. İçine çekti. Bir süre sustu. Sonra: — Adam yaptığı bütün müspet işlere sahip çıkıyor, “Ben yaptım, ben kazandım” diye göğsünü gere gere anlatıyor bunları... Ama, sıra işlediği günahlara, yaptığı hatalara, ettiği zulümlere gelince kadere yapışıyor: Kaderimde bu varmış, diye işin içinden çıkmaya çalışıyor. Evine giren hırsızı mahkemeye verirken kaderi unutuyor. “Bu adam,” diyor, “benim evime girdi, şuyumu çaldı, buyumu gasp etti.” Hırsızın: Ben masumum. Benim kaderimde soymak, bu zatın kaderinde de soyulmak varmış, şeklindeki müdafaasına kızıyor, köpürüyor, çıldıracak hale geliyor!.. Ama sıra kendi işlediği günahlara gelince utanmadan ve sıkılmadan o hırsızın müdafaasına sarılabiliyor!.. Böyle birisiyle neyi tartışacaksınız?!.. Çetinin başı önündeydi. İki elini birbirine kenetlemiş, kollarını masaya yapıştırmıştı. Dalgınca seyrediyordu ellerini. Başını kaldırdı: — Haklısınız, dedi. O arkadaşlarımın da bu konuyu enine boyuna düşündüklerini sanmıyorum. Sadece lâf olsun diye konuşuyorlar. Sizin de işaret ettiğiniz gibi kendilerini avutma çabası içindeler. Arif Bey: — Gerçek şu, Çetin! dedi. Biz her türlü işimizde, fiilimizde kaderin mahkûmu değiliz. İhtiyarî, yani kendi irademizle yaptığımız faaliyetlerde serbest bırakılmışız. Bunu vicdanen biliyoruz. Bu fiillerde, daha önce de belirttiğim gibi, isteyen biziz, yaratan ise Cenâb-ı Hak... Bir süre sustuktan sonra: — Zaten dünyaya imtihan için gönderilmiş olmamız da bunu gerektirmiyor mu? diye sordu. İmtihana giren bir aday dilediği salonda imtihan olamaz. İmtihanı istediği saatte başlatamaz. Soruların puanlamasını kendi tayin edemez. Bütün bunlar, onu imtihan eden amirin tayini ve tespiti iledir. Fakat, imtihan başladıktan sonra, cevapları dilediği gibi verir... İmtihan süresince kendisine müdahale edilmez. Aksi halde buna imtihan denmez. Şimdi soruyorum sana Çetin; insanlar bu dünya imtihanında diledikleri gibi hareket edemiyorlar mı? Çetin: — Edebiliyorlar, diye cevap verdi. Arif Bey, acı bir gülümsüme ile: — Öyleyse, dedi, neyin davasını güdüyor bu adamlar?!.. Bir yandan, işledikleri günahların sorumluluğundan kurtulmak için iradelerini bile inkâra kalkışıyorlar; diğer yandan, meselâ, pencerelerini taşlayan ve Allah'ın sorumlu bile tutmadığı, küçük bir çocuğu dövmekten geri durmuyorlar. Bu sahne onları utandırmaya yetmiyor mu? Bak sana bir olay anlatayım: Bir zamanlar, “kaderin insan iradesini hiçe indirdiğini savunan” birisi, âlim ve ârif bir zâta şöyle der: “Benim kaderimde namaz kılmak yok, olsaydı kılardım.” Ve o zattan şu ilginç cevabı alır: — Ben de yıllardır seni arıyordum, tâ ki kaderimi sorayım. Yarınım hakkında bir şeyler öğreneyim. Ben yıllarca ilim tahsil ettiğim halde, kaderimin ne olduğunu bilemiyorum. Sen kaderinde namaz kılmak olmadığını nasıl bilebildin? Yoksa levh-i mahfuzu mu okudun?!.. Bu sözler karşısında adam neye uğradığını şaşırır, mahcup olur. Ve o zattan özür diler. Daha sonra kader konusunu tatlı tatlı konuşurlar. Çetinin neşesine diyecek yoktu: — Çok güzel! dedi. Öyle ya! Ne biliyor ki, kaderinde namaz kılmak yok? Bir süre masada sessizlik hakim oldu. Çetin: — Soru sahibinin Türkçe bilmediğini söylemiştiniz. Bu nasıl oluyor? diye sordu. Arif Bey: — Çetinciğim, dedi, gel bu soruyu dilbilgisi yönünden birlikte inceleyelim. Soru nasıldı? “Mâdem Cenâb-ı Hak benim ne yapacağımı biliyor, öyleyse benim kabahatim ne?” Böyleydi, değil mi? — Evet. — Bak Çetin! Bu cümlede iki tane fiil geçiyor: Biri, “yapmak”, diğeri de “bilmek”. Yapmak fiilinin öznesi: Ben. Bilmek fiilinin öznesi: Cenâb-ı Hak. Yâni soru sahibi, “ben yapıyorum, Allah da biliyor,” diyor. Ve sonra bize soruyor: Benim kabahatim ne? Ona nazikane şu cevabı veriyoruz: Senin kabahatin o fiili yapmak. Çetin kendi kendine hayıflandı. Bu kadar açık bir hatayı bugüne dek nasıl olmuştu da fark edememişti?!.. Gelelim sorunun cevabına, dedi Arif Bey: — Bu soru, “ilim malûma tâbidir, malûm ilme tâbi değil,” hükmüyle hâlledilmiş. Âlim; bilen yahut bilgin; ilim ise; bilmek ya da bilgi mânâsına geliyor. Malûma gelince; ona 'bilinen' demek en iyisi. Şimdi bu kaideyi bir misâl ile açıklamaya çalışayım. Bak Çetin, ben senin Fen Fakültesi'nde okuduğunu biliyorum. Bu bilgim ilimdir. Malûm ise, senin o fakültede öğrenci olduğun. İşte, benim ilmim bu malûma tâbidir. Yani sen Fen Fakültesinde okuduğun için ben de seni öylece bilirim. Malûm ilme tâbi olsaydı, ben seni tıpta okuyor bilirdim, sen de tıp öğrencisi olurdun... Bunun misâllerini sen kendi zihninde ve hayalinde çoğaltabilirsin. Sorunun ilk kısmı nasıldı? “Madem Cenâb-ı Hak benim ne yapacağımı biliyor.” İşte bu ifade ile Allah'ın âlim olduğu, soru sahibinin ise, o fiili yapacağı kabul edilmiştir. İşte o adamın, söz konusu fiili işlemesi malûm, Allah'ın, bunu ezelî ilmiyle bilmesi ise ilimdir. Ve bu ilim, malûma tâbidir. Eğer malûm ilme tâbi olsaydı, sorunun şöyle sorulması gerekirdi: “Madem ben Cenâb-ı Hakk'ın bildiğini yapıyorum, öyleyse ne kabahatim var?!” Çetin, alt dudağını hafifçe dişleyerek: — Doğru, dedi. Öyle söylenmiyor. Söylenemez de. Allah'ın ilmi hakkında kim ne konuşabilir?!. Geriye yaslandı. Esefle başını salladı: — Yazıklar olsun bize, dedi. Fikrimiz öyle donuklaşmış ki!... Bunda çevremizin tesiri kadar, ailemizin suçu da var. Fakat kabahatin büyüğü bizde; tembelliğimizde... Arif Bey, şefkat dolu bir sesle: — Şimdi suçlu aramayı bırakalım, dedi. Hem bundan birşey kazanamayız. Elimizden geldiğince öğrenelim ve öğrendiklerimizi bilmeyenlere ulaştıralım. Eliyle kaşlarını ovmaya başladı. Bir şey hatırlamağa çalışıyor gibiydi: — Ne diyecektim?.. Tamam, hatırladım: Bu tip soruları soranların aldandıkları en önemli nokta nedir, biliyor musun? Sorusuna yine kendisi cevap verdi: — Zaman mefhumunu yanlış yorumlamak!.. Olay gelecek zamanda ortaya çıkacaktır, ama Allah onu ezelî ilmiyle bilmektedir... İşte bu ilim, insanı zorlayıcı bir unsur olarak gösterilmeye çalışılıyor. Şimdi soruyorum sana: — Cenâb-ı Hak bizim şu anda neler konuştuğumuzu biliyor mu? Çetin: — Elbette! diye cevap verdi. — Peki, Onun bu ilmi bizi şöyle veya böyle konuşmaya zorluyor mu? — Hayır. — Biz bu sohbeti on gün sonra yapsak durum değişir mi? — Değişmez. Arif Bey: — O halde, dedi, bu noktada, bugün ile on gün sonrasının farkı yok... Şimdi aynı soruyu, geçmiş zaman için sorayım: — Biz bu sohbeti on gün önce yapsaydık, Allah'ın bunu bilmesi irademizi hükümsüz kılacak mıydı? Yâni, biz kendi irademizle konuşamayacak mıydık? — Elbette diye karşılık verdi Çetin. — Demek ki mâzi, hâl ve istikbâl, yâni, geçmiş zaman, şu an ve gelecek zaman Allah'ın ezelî ilmi için fark etmiyor. Ve her üç halde de ilim malûma tâbi... Biz ne konuştuysak, ne konuşuyorsak yahut ne konuşacaksak Allah, ezeli ilmiyle onu biliyor. Malûm ilme tâbi olmadığı içindir ki, Allah'ın bilmesi bizi zorlamıyor, irademizi bağlamıyor... Bunu vicdanen bildiğimiz halde aksini nasıl iddia edebiliriz? Nasıl olur da on gün sonra işleyeceğimiz günahlar için böyle bir özre yapışabiliriz?!.. Az önce belirttiğim gibi, bu adamlar Allah'ın zamandan münezzeh olduğunu unutuyorlar. Bu hakikatten gaflet ediyorlar. Allah'ın hem zâtı ezelî, hem de sıfatları... Bizim ise zâtımız ve sıfatlarımız sonradan yaratılmış... Elbette biz Onun ne zâtını, ne de sıfatlarını lâyıkıyla bilemeyiz... Ezeliyetini, zamandan münezzeh oluşunu hakkıyla kavrayamayız... Nasıl kavrayabiliriz ki, henüz zamanın ne olduğunu bile anlamış değiliz!.. Çetine soran gözlerle baktı: — Zaman nedir? Nasıl bir şeydir? Aynı anda o nehir içinde her şey akıyor, ama niçin her birine ayrı tesirleri oluyor?.. Çocukları gençliğe tırmandırırken, olgunları ihtiyarlığa doğru götürüyor... İhtiyarları ölüme sürüklüyor. Bu nehir aşağı doğru mu akıyor, yukarı doğru mu? Şair, haklı olarak soruyor:
Nedir zaman nedir? Bir su mu, bir kuş mu? Nedir zaman, nedir? İniş mi yokuş mu?
Arif Bey bu mısraları ağır ağır okuduktan sonra sağ elini şakağına dayadı: — Biz zamanla kayıtlıyız, dedi. Dünümüz var, yarınımız var. Bunlar, ömür denilen hayat süresinin safhaları... Lâkin, bu safhalar hep nisbî, yâni birbirine göre bu isimleri alıyorlar... Bu günümüz, yirmi-otuz saat kadar önce, “yarın” diye yâd ediliyordu. Sabaha çıktığımızda ondan söz ederken, “dün” diyeceğiz. Geçmiş ve gelecek zaman da dün ve yarından farklı değil. Her gün, her saat, hatta her an ayrı bir âlem... Belli bir anda kâinatta cereyan eden bütün hadiseler, bir an öncesine ve bir an sonrasına göre ayrı ayrı tablolar meydana getiriyorlar. Öyleyse her an bu âlemde ayrı bir levha sergileniyor... Çetin, başını “hayret” mânâsına sallayarak: — Enteresan!.. dedi. Devam etti Arif Bey: — İşte zaman, sıra sıra dizilen bu tablolarda okunuyor... Yahut, bu tablolar zamanın içinde dokunuyor... Zaman hakkında çok şeyler söylenmiş. Mâhiyeti ne olursa olsun, gerçek şu ki, varlıkların hareketleriyle, seyirleriyle, konup göçmeleriyle ilgili bir mefhum olan zaman, bütün âlemlerin Rabbi ve Hâlıkı için söz konusu olamaz... Yaratılmış ve yaratılacak bütün eşyayı, ezelî ilmiyle bilir. Bu ilim Onun kemâlindedir... Âyet-i Kerime'de ne güzel buyurulur: “Yaratan bilmez olur mu? O Lâtif ve Habir'dir.” Kısa bir sessizlik oldu. Arif Bey, birisini arar gibi, etrafı şöyle bir süzdü ve Çetine: — Ben bir çay içeceğim. Sana da söyleyeyim mi? diye sordu. — Olur, ben de içerim... İzin verirseniz çaylar gelinceye kadar lavaboda yüzüme bir su serpeyim. Hava biraz ağırlaştı galiba?.. Arif Bey, bir hayli insanın tıka basa oturduğu “küçük mekânda bayağı sıkılmıştı. Ama Çetinin hatırı için ve ona faydalı olma ümidiyle sabrediyordu. Ömründe ciğerlerine hiç bu kadar sigara dumanı girmiş değildi. — Evet, dedi. Hava gerçekten ağır. Buna bir de konunun ağırlığını ekleyebilirsin. Biraz durakladı: — Dilersen çaylarımızı içip caddeye çıkalım, dedi. Parka doğru yürüyelim. İkinci meseleyi orada da konuşabiliriz. Çetin: — Çok iyi olur, deyip kalktı. Arif Bey de çayları söyledi. Çetin döndüğünde Arif Bey: — Geçenlerde harika bir yazı okumuştum, dedi. Sen yüzünü yıkarken hatırıma geldi. Özet olarak şöyle: Bir kitaba bakan insan düşünmeli ki, bu kitaptaki her kelime, her satır, her harf yazılmış. O halde bunları yazan zât, yazı cinsinden olmayan, kelimeye, harfe benzemekten münezzeh birisi olmalı!.. — Gerçekten harika!.. — Şimdi bu ifadeleri konumuza tatbik edelim. Şu dünyamız, şu bütün insanlar, hayvanlar, bitkiler zaman nehrinde durmadan akıyorlar... Ölüme, kıyamete doğru yol alıyorlar... Bu nehri akıtan zât, elbette zamandan münezzehtir. Yâni, onunla bağlı ve kayıtlı değildir... Ve bu nehirde akanların hiçbiri, zamandan münezzeh olmayı lâyıkıyla bilemez. Çetin, “doğru” mânâsına başını salladı: — Konuşmalarınız benim için gerçekten faydalı oldu. Sonra yüzünde acı bir tebessüm belirdi: — Ancak, bir noktayı belirtmek isterim. Bu soruyu soranların, zamanı yanlış yorumladıklarını söylemiştiniz. Ben ise şöyle diyorum: Bu soruyu soranlar, zamanı hiç düşünmüyorlar... Arif Bey, gülümseyerek: — Senin de mizah yönün varmış, dedi. — Biraz, diye karşılık verdi Çetin. Çaylar gelmişti. Arif Bey çayından iki yudum aldı: — Son olarak, sana bir kaideden kısaca söz etmek isterim, diye söze başladı: “Bir fiili bilmek, onun fâili olmak için yeterli değildir.” Çetin, soran gözlerle baktı. Arif Bey: — Bildiğin gibi fiil, iş mânâsına geliyor. Fâil ise, fiili yapan, icra eden... Bir misâl vereyim: Konuşmayı herkes bilir, değil mi?..Ama, bir insan bu işe teşebbüs etmedikçe ve konuşma fiilini işlemedikçe onun konuştuğundan söz edilebilir mi? — Elbette edilemez, dedi Çetin. Arif Bey: — Bir misâl daha vereyim, dedi. Emniyet görevlileri, filan adamın falan mağazayı soyduğunu bilirler. Bu bilgileri için onlara hırsız damgası vurulabilir mi? Yahut, bir insan İstanbul'un falan tarihte fethedildiğini bilir. Bu bilgisi için ona fatih diyebilir misiniz? Çetin, cevap vermek yerine sadece gülümsedi. Devam etti Arif Bey: — Demek ki fâil olmak için fiili bilmek yetmiyor... Onu irade etmek, bizzat teşebbüs etmek ve işlemek gerekiyor... İşte Allah insanın bütün amellerini, bütün fiillerini bilir. Lâkin, o fiilleri işleyen insandır ve sorumluluk ona aittir. Daha önce de belirttiğim gibi; kul, kendi cüz'i iradesini, -hayır olsun, şer olsun- hangi işe sarf ederse, Cenâb-ı Hak onu yaratır. İstemek kuldan, yaratmak Allah'tandır. Ama bütün fiilleri Allah'ın yaratması, insanı sorumluluktan kurtarmaz... İnsana kuvvet ihsan eden, her türlü imkânı bağışlayan Allah'tır. Kul bu imkânı, bu kuvveti Onun rızasına aykırı olarak kullanırsa elbette suçlu olur, mesul olur. Bir süre Çetini süzdü: — Bir düşünelim, dedi. Bir emniyet mensubu, yetkisini ve silâhını kötüye kullanarak birisini haksız yere vursa, devlete mi katil denilecektir, yoksa görevliye mi? — Katil elbette o görevlidir, dedi Çetin. — Evet, katil o görevlidir!.. Şimdi böyle bir görevli, “Ben bu suçu devletin imkânlarıyla işledim. Ne kendi silâhımı kullandım, ne de kendi mermimi,” diye özür beyan edebilir mi?.. Eğer etse, ayrıca devlete hakaret ve iftiradan dolayı cezalandırılması gerekmez mi?.. Derince bir nefes aldı: — Ne demek istediğimi anladığını sanıyorum! — Çok iyi anlıyorum, diye karşılık verdi Çetin. Arif Bey, üzüntülü biraz da öfkeli bir edâ ile: — Maalesef, dedi, Allah'ın mutlak saltanatına, sonsuz kudretine ve sınırsız merhametine karşı bu küstahça ve nankörce iftirayı yapanlar çıkabiliyor!.. Bir süre sustu. Başını “hayret!” der gibi hafifçe salladı: — Anlamıyorum, dedi, bu adamlar neye güveniyorlar?!.. ••• Çaylarını içip kalktılar. Caddeye çıkarak parka doğru yürümeye başladılar. Arif Bey: — Ağabeyin ne âlemde, teftişten döndü mü? diye sordu. — Hayır. Henüz dönmedi. Uzun bir süre her ikisi de hiçbir şey konuşmadılar. Sessizliği bozan Arif Bey oldu. Yolun iki tarafında sıra sıra uzayıp giden ağaçları göstererek: — Şu ağaçları her seyredişimde bir hatıramı yeniden yaşarım, dedi. On, on iki yıl öncesiydi. Bir Eylül sonu... Yapraklar yeni yeni sararmaya başlamıştı. Ama bütün ağaçlarda yeşil hâkimdi... Ertesi sabah uyandığımızda her tarafı bembeyaz bulduk. Kar, beklenenden çok daha erken yağmıştı. Biraz garipsedik, ama pek fazla değil... Fakat, sokağa, hele bu caddeye çıktığımda hayretler içinde kaldım. Ağaçların o kocaman dalları bütünüyle kırılmıştı... — Gerçekten enteresan! Arif Bey: — Bu olay, dedi, yıllardır düşünemediğim bir hikmeti, bir sırrı öğretti bana. Niçin önce yapraklar sararıp dökülüyorlar da sonra kar yağıyordu? İşte o zaman anladım... Kar yapraklara yüklenince, dallar dayanamayıp kırılmıştı... — Asıl enteresan tarafı burasıymış, dedi Çetin. Arif Bey: — Aslında hayret edilecek o kadar çok şey var ki! Cenâb-ı Hak her şeyde sonsuz hikmetini gösteriyor. Ama, biz insanlar gaflet ile o hikmet ve rahmet tecellilerini göremiyor, yahut gereği gibi tefekkür edemiyoruz. Meselâ, biz şu anda yürüyebiliyorsak ne sayede biliyor musun?.. Evvelâ kalbimizden beynimize, ciğerimizden gözümüze kadar bütün bedenimizin muntazam çalışması sayesinde... Sonra şu kâinatın, bütün gezegenleriyle, yıldızlarıyla, en küçük bir aksaklık olmaksızın faaliyet göstermesi sayesinde... Öyle değil mi? Çetin, “evet” mânâsına, başını salladı. Devam etti Arif Bey: — Ne kanımızın hassas deveranı bizim elimizde, ne gezegenlerin muhteşem seyahatleri... Hepsi Allah'ın kudretiyle dönüyor, Onun hikmetiyle vazife görüyorlar... Gel gör ki, bunlar çoğu zaman unutuluyor veya hiç düşünülmüyor... Şu kadar para biriktireceğim... Gelecek yıl şunu alacağım... Bu akşam bize buyurun... Yarın pikniğe çıkalım... Derken, geçiyor ömür. Her gün yüz binlerce insan kabir âlemine göçüyor ve bu seyahatin farkında olanlar, öteye hazırlık yapanlar az, hem de çok az!.. Parka gelmişlerdi. Pek az kişi vardı. Arif Bey: — İstersen havuzun kıyısına inelim, dedi. — Olur, diye karşılık verdi Çetin. İndiler. Kısa bir süre dinlendiler. Arif Bey: — İkinci soruyu bir daha tekrar eder misin? dedi. Çetin tekrarladı soruyu: — Rusya'nın kuytu bir maden ocağında çalışan bir işçinin İslâm dinini bilmesi mümkün değildir. Bu adam, âhirette nasıl sorumlu tutulabilir?!.. Arif Bey: — Çetinciğim, dedi. Şu nokta üzerinde iyice bir düşünmek gerek: Annesine hakaret, babasına isyan eden, en yakın dostlarını dar zamanlarında yüzüstü bırakan, 'benden sonra tufan' felsefesiyle yaşayan bir adam; bakıyorsunuz, Rusya'daki tanımadığı birinin îmanını dava etmeye kalkışıyor!.. Hemen kararınızı veriyorsunuz: Bu adamın derdi başka!... Kendisiyle biraz konuşuyor, iç âlemini kurcalıyorsunuz. Karşısına menhus bir gaye çıkıyor!.. Nedir, bilir misin? — ... — Allah'ın adaletine itiraz!.. Bu soru, müzmin bir hastalığın dışa vuran görüntüsünden başka bir şey değil. Bunun için, meselenin esasına, bir derece, inmekte fayda görüyorum. Önce, İlâhî adalet hakkında birkaç hususu belirtmek isterim... Bilmem ne dersin? — Nasıl isterseniz. — Zulmün tarifini iyice bellemek gerek: Zulüm, başkasının mülkünde, izni olmaksızın, tasarruftur. Allah hakkında bu muhâldir... Çünkü mülkün Ondan başka sahibi yoktur... Gerçeği böylece tespit ettikten sonra adalet konusuna girebiliriz... Adalet, başlıca iki esas üzerine kurulu: Birincisi, “ihkak-ı hak”, yani her yaratığa, her hayat sahibine, varlığının devamı için gerekli her şeyin en güzel şekilde verilmesi... Bedenimize bir göz atalım: Organlarımızın hangisinin yerini veya şeklini beğenmiyoruz?.. Hangisinin vazifelerine itirazımız var?.. Sayılarını noksan mı buluyoruz, fazla mı?.. Göz yüze, parmak ele takılmış. İki kulağa karşılık bir ağzımız var. Ayaklarımız altta, başımız üstte yer almış. Bu İlâhî tanzime kim itiraz edebilir?!.. Her bir ağaç, her bir hayvan, her bir çiçek, her molekül, her atom ve semadaki her sistem “ihkak-ı hakkı” güneş gibi göstermiyor mu?.. İnsanoğlu adaletin bu tecellisi üzerinde çok durmuş ve onu anlamada hayli yol kat etmiş... Astronomiden biyolojiye, tıptan jeolojiye kadar yazılan bütün eserler, bir bakıma, bu hakikatin tefsiri... Adaletin diğer yönü ise, her ferdin lâyık olduğu mükâfatı, yahut cezayı görmesi ve kişilerin haklarının birbirinden alınması... İşte, akıl ve vicdan emrediyor ki, adaletin birinci yönünün sonsuz bir hikmetle işlediğini gören insan, âhiretle ilgili bu ikinci yönüne de iman ile, teslim ile mukabele etsin. Ama, gel gör ki, çoğu insan bu gerçeğin gafili. Niceleri, âhiretteki tecelliyi bu dünyada arıyorlar. Zaten, adalet tartışmalarının çoğu bu yanlış arayıştan kaynaklanmıyor mu? O sırada, parkın üzerindeki yolda, bir karartı belirdi. Onu bir düdük sesi takip etti. Gece bekçisiydi bu. Yolun kenarında durdu. Bir süre Arif Beyle Çetini süzdü. Sonra yoluna devam etti. Arif Bey: — Bu adamın bize bakması bana neyi hatırlattı biliyor musun? Çetin, Arif Beyin yüzüne, soran gözlerle baktı. Cevap verdi Arif Bey: — Bu bekçi, vazifesi icabı ne var ne yok kabilinden bu parka uğradı. Bizi seyrederken konuştuğumuz konuyu, bizi bu parka getiren sebepleri, içinde bulunduğumuz ruh halini kavrayabildi mi? — Elbette ki hayır. — Ya ne yaptı? Şöyle bir bakıp geçti. İşte bizim şu kâinata, içindeki olaylara, bitkilere, hayvanlara ve nihayet insanlık âlemine bakışımız da onunkinden pek farklı değil!.. Şu anda sen ve ben, birer derya olan iç âlemlerimizden, ancak kelimelere döküp dışarı vurabildiklerimize vâkıf oluyoruz... Gerisinin gafiliyiz. Yeryüzünde yaşayan beş milyardan fazla insanın iç dünyalarından habersiziz. Bugüne kadar nelerle karşılaştılar? Ne gibi imtihanlardan geçtiler? Nefisleri neler istedi? Şeytan onlara neleri telkin etmeye çabaladı. Akılları, kalpleri ve vicdanları neleri kabul etti, nelere meyletti, nelere razı oldu? Bundan sonra daha ne gibi hadiselerle yüz yüze gelecekler?.. Bütün bunları bilemiyoruz... Nasıl can verecekler? Kabirde nasıl bir muameleye tâbi tutulacaklar? Mahşere nasıl çıkacaklar? O dehşetli meydanda ne gibi sıkıntılar çekecekler? O mizanda nasıl ve ne kadar zaman hesap verecekler? Sıratı hangi vasıtayla ve ne süratle geçecekler? Geçemeyenler cehennemin hangi tabakasında ne gibi azaplar görecekler?.. Bunlardan ve daha nice gaybî hadiselerden haberimiz yok... Buna rağmen, Allah'ın mutlak adaletini şu dar ve geçici dünya menzilinde hakkıyla görme çabası içindeyiz. Ne tuhaf, değil mi?!.. Bir süre sustu: — Sana bir şey sorayım Çetin, dedi. — Buyurun. — Biz Allah'ın kullarıyız ve Ona karşı birçok vazifemiz var. Öyle değil mi? — Evet. — Bu vazifeler içerisinde, Onun mutlak adaletini tam mânâsıyla kavramak da var mı? — ... — Yok elbette! Çünkü, buna hiçbir kul güç yetiremez. Ve insanlar böyle bir imtihana tâbi tutulsaydı hiçbiri kazanamazdı... O halde, kendi asli vazifelerimizi bir yana bırakıp, haddimizi aşan sahalara niçin giriyoruz?!.. Çetin: — Haklısınız, dedi. Her insan kendi üzerine düşen görev için kafa yormalı... Bu yapılmayınca böyle konularla avunmaya çalışıyorlar. Sizin tabirinizle, herkes bir özür kapısı arıyor. Arif Bey, 'evet' mânâsına başını salladı ve parmağıyla Çetinin kafasını işaret ederek, — İnsan kafası bir harika!.. dedi. İçerisinde, on milyar hücreden ve sayısız liften meydana gelen mükemmel bir tezgâh taşıyor. O beyin tezgâhında Allah'ın rahmetine isyan ve adaletine itiraz dokunmamalı!.. Rahman ve Rahim olan Rabbimizin Kahhar ve Cebbar da olduğu unutulmamalı!.. Arif Bey, alnına dökülen saçlarını, eliyle, yukarı doğru topladı. Daha sonra, parktaki çiçekleri göstererek: — Şu çiçeklere bak! dedi. Hepsi ayrı renkte, ayrı şekilde... İnsanlar da öyle... Hiçbiri diğerine benzemiyor... Dünyadaki bütün insanları burada hazır kabul et. Bu altı milyar insan içerisinde birbiriyle her bakımdan aynı olan iki fert göremezsin. Bir ağacın bütün yapraklarını incele. Yüzde yüz uygunluk gösteren iki yaprağa rastlamazsın... Deniz sahiline in. Birbirine tıpa tıp uyan iki çakıl taşı bulamazsın... Çık semaya, yıldızları incele. Her yönüyle birbirine tam uyan iki yıldız göremezsiniz... Bütün bu suretler âlemi, tek bir hakikati haykırıyor: “Bize suret veren bir zat var!” İşte, “suret vermek” bir hakikat... Bu hakikat bir Musavviri, bir suret vericiyi gösteriyor. Yaratmak da ayrı bir hakikat... Bir Hâlıkı, bir yaratıcıyı bildiriyor. Daha böyle nice hakikat sayılabilir. İşte, adalet de ayrı bir hakikat... Bu hakikat da bir Âdili gösteriyor... Cenâb-ı Hakk'ın Esma-i Hüsnasından birisi de, ‘çok âdil', ‘en âdil', 'mutlak âdil' mânâsına gelen “Âdl” ismi... Geçenlerde, Peygamber Efendimizin doksan dokuz Esma-i Hüsna'yı saydığı hadis-i şeriflerini okudum. Adaletle ilgili sorulara çok sık muhatap olduğumdan olacak, Âdl isminden önce ve sonra gelen isimler dikkatimi çekti. Âdl'den önce Basir ve Hakîm; Âdl'den sonra ise Lâtif ve Habir isimleri sayılmıştı... Şöyle düşündüm: “Her şeyin her şeyini her an gören” ve “yaptığı her işini hikmetle yapan” Allah, elbette mutlak âdildir. “En ince şeyleri bilip, kullarına sezilmez yollardan lütuflarda bulunan” ve “her şeyin iç yüzünden haberdar olan” Allah, elbette sonsuz derecede âdildir. Diğer isimleri de aynı şekilde tefekkür edebiliriz: Rahman ve Rahim olan Allah, şüphe yok ki, kullarına adaletle muamele eder. Kahhar ve Cebbar olan Allah, muhakkak ki, adaleti en iyi tatbik edendir. Gaffar ve Settar olan Allah, kulunu cezalandırırsa, artık o bunu hak etmiş demektir... Öyle değil mi? Onun adaletine itiraz edenler, kalp ve ruhlarını ne ile tatmin edebilirler? Her ikisi de bir süre konuşmadılar. Çetin, bakışlarını yerdeki belli bir noktadan ayırmıyor, düşünüyor, düşünüyordu... Arif Bey, onu bir süre süzdü: — Şimdi gelelim malûm sorunun cevabına, dedi. Çetin, “bir dakika!” mânâsına, baş parmağını kaldırdı: — Affedersiniz, dedi, konuşmanızın başında bir noktaya temas etmiştiniz!..” — Ne demiştim? — Çoğu insan, eşitlikle adaleti karıştırıyor, demiştiniz. — Evet, öyle!... Gerçekten, çokları adaletle eşitliği bir sayıyor, bunları birbirine karıştırıyor. Halbuki, mutlak eşitlik, yâni, her şeyin her yönden aynı olması, adalete zıt!.. — Nasıl yani? — Anlatayım, dedi Arif Bey... Önce insanların icraatlarından bir iki misal vereyim: Bilirsin, bir şâir, kasidesinde her harfi kelimenin tamamını dikkate alarak yazar. Her kelimeyi, o şiirin bütününü nazara alarak yerleştirir. Her mısrayı da kasidenin tamamını gözeterek kaleme alır. Burada mutlak eşitlik değil, adalet söz konusu... İlk mısra başa gelir, son mısra dipte kalır, ama hepsi aynı gayeye hizmet ederler. Bir fabrikatör, fabrikasının büyüklüğünü, bölmelerini, motorlarını, tâ en küçük cıvatasına varıncaya kadar hikmet ve adaletle tanzim eder. Ve ortaya mükemmel bir fabrika çıkar. Mutlak eşitlik, bu düzeni harap eder. Bir ressam da öyle değil mi?.. O, çizdiği her bir tabloda, her şeyi yerli yerine oturtur. Renkleri, şekilleri mutlak eşitlikle değil, adaletle taksim eder. Neye ne yakışırsa, onu onunla boyar. Kime ne gerekliyse ona o şekli verir. Ve ortaya harika bir eser çıkar... İşte Çetin! Bu kâinat da mükemmel bir kaside, muazzam bir fabrika ve harika bir tablo gibi. Bizim vazifemiz, bu İlâhî eserdeki sonsuz adalet tecellilerini hayretle ve hayranlıkla seyretmek... Arif Bey, çantasını açtı. İçinden üç tane dergi çıkardı. Başka bir şey de yoktu çantada: — Biliyorsun, dedi, her ay “İlim ve Araştırma” dergisinde bir yazım yayınlanıyor. Belki lâzım olur diye bunlarda üçünü yanıma aldım. Her üçüne de ilgi duyacağını tahmin etmiştim. Dergilerden birini seçti. İçinden bir yazı arayıp buldu. Çetine uzatarak: — Bu yazıda eşitlik konusunu işledim. Ben çeşmeye varıp bir su içmek isterim. Bu arada sen de yazıya bir göz atsan iyi olur.
Çetin, parkın sönük lâmbalarının elverdiği ölçüde yazıyı okumaya başladı:
EŞİTLİK GÜZEL Mİ?
“Eşitlik güzel midir?” konusunda bir anket yapsanız, umarım, çoğu kimse sorunuzu tuhaf karşılayacak, “bunun da sözü mü olur?” diyecektir. Ama, meseleye dikkatle yaklaşsalar ibretle görürler ki, hemen bütün güzelliklerin kaynağında “eşit olmamak” yatar. Şu kâinat yaratılmadan, bütün varlık âlemi yoklukta eşittiler. Cenâb-ı Hakk bu âlemi yaratmayı irade buyurunca bu eşitliğin de ömrü sona erdi. Kâinat sarayı, bildiğimiz kadarıyla, yüz yedi elementle, yani yüz yedi tip taşla bina edildi. Böylece değişiklikler ve aykırılıklar da başlamış oldu. Zaten, “saray” dediniz mi, mutlak eşitlik kalmaz ortada. Merdivenlerle kanepeleri, panjurlarla kandilleri eşit kılabilir misiniz? Sarayı güzel yapan da bu başkalıklar, değil midir? İşte, kâinat böylesine başkalıklarla bezendi ve sonunda bu sarayda bambaşka misafirler boy gösterdiler. Yosunundan meyve ağaçlarına kadar bütün bitkiler, karıncasından devesine kadar çeşit çeşit hayvanlar kafileler halinde dünyaya geldiler ve bu âlemi şenlendirdiler Ve en sonunda başkaların başkası “halifeler halifesi” ufukta göründü: İnsan. Bilindiği gibi, varlık alemi üç ana gruba ayrılıyor. Cansızlar, yarı canlılar (bitkiler) ve canlılar. Mutlak eşitliği bu sınıflandırmaya uyarak biraz tahlil edelim. İşe cansızlardan başlayalım: Cansızların eşit olması için ya güneş taşlaşacak, ya taş alev saçacak; ya bütün hava su olacak veya bütün denizler havaya uçacaktı. Meselâ, Güneş Sisteminde eşitlik olsaydı bu durumda herhalde Dünya Güneş'in gezegeni olmayacak, Ay da Dünya'nın eteğini bırakacaktı; her gezegen Güneş kadar büyüyecek, hepsi alev kesileceklerdi. Kaldı ki, eşitlik için hiç olmazsa, “iki taraf” bulunması gerekmez mi? Halbuki her şey eşit olunca, her şey bir şeye iner. Bitkilerin eşitliğine gelince, lâleden elma ağacına, ısırgan otundan çama kadar bütün bitkilerin eşit olması halinde, milyonu aşkın çeşitteki güzellikler bire inecek, ortada bir tek bitki çeşidi kalacaktı. Cenâb-ı Hak bütün hayvanları da bir tek nev'i olarak yaratabilirdi. Ama, o zaman bülbül şakımasından serçe cıvıltısına, aslan kükreyişinden kedi miyavlamasına, öküz böğürtüsünden kuzu melemesine, kurbağa viyaklamasından sinek vızıltısına kadar bütün sesler bire iner, bu harika âhengin yerini monoton bir uğultu alırdı. Diğer yandan, böyle bir eşitlik için ya balığın kavağa çıkması, ya bülbülün denize girmesi lâzım. Gelelim insan nevine: Ruhla beden eşit olsaydı, ortada ne ruh kalırdı, ne beden. İnsan, ancak ruhunun sultan, her organının da birer nefer olmasıyla güzelleşir. Sultan neferle eşit olursa ortada devlet kalmaz. Ruh, mahiyetini ancak Yaratan'ın bildiği harika bir âlem. Bu âlemde çok değişik ülkeler var. Ruhun güzelliği akıl, kalp, hafıza, hayal gibi ana unsurların; sevgi, korku, merak, endişe gibi değişik hislerin bütününden ortaya çıkıyor. Bunları eşitlerseniz güzellikten eser mi kalır? Ruhta uzaktan uzağa görebildiğimiz bu gerçeği, bedende çok daha açık seyredebiliriz: Göz kapağımızla diz kapağımız aynı özellikte mi? Göğüs çatımızla kafatasımız, içlerinde aynı şeyleri mi saklıyorlar? Beyin hücresiyle tırnak hücresi aynı vazifeyi mi görüyorlar? Akciğerle karaciğeri nasıl bir tutabiliriz? O zaman, alyuvarlarla akyuvarları da eşitlememiz, gözümüzün akıyla karasını birbirlerine katmamız gerekmez mi? Organlar arasında eşitlik sağlamaya kalkarsak, ortada hiçbir şey kalmaz. Kalsa bile dövülmüş et gibi bir şey kalır ki, ona da neyin organı diyeceğiz?!.. Eşitliğin güzel olduğu bir tek saha var: Hukuk... Kanun karşısında herkesin eşit olması. Ama, çoğu insanımız bu mânâyı pek de hatırlamıyor. Ve eşitlik denilince dünya nimetlerinden aynı miktarda faydalanmayı anlıyor. Herkesin bir başka türlü imtihan edildiği bu dünya meydanında, böyle bir eşitliği ancak hayal âleminde yakalayabiliriz. Farklı imtihanların soruları da farklı olur. Çirkin sandığımız hadiselerin altında yatan derin hikmetleri ve gizli güzellikleri bu dünyada görmemiz mümkün değil. Onun için, eşitlik münakaşaları ve kader tartışmaları da kıyamete dek sürecek gibi görünüyor. ••• Çetin, yazıya tek kelimeyle hayran kalmıştı. Arif Bey: — Bir noktaya da kısaca değinip bu konuyu kapamak istiyorum, dedi. — ... — Eşitlik konusunda şöyle düşünmemiz gerekiyor: İnsanlar arasında mutlak eşitlik olsaydı; her şeyden önce, anne, baba ve evlat mefhumları kalır mıydı ortada?.. Ve yine böyle bir eşitlikte âmiri ve memuruyla, çiftçisi ve tüccarıyla, öğretmeni ve öğrencisiyle, işçisi ve işvereniyle bir bütün teşkil eden cemiyet hayatından artık söz edilebilir miydi? Elini Çetinin omzuna hafifçe vurdu: — Çetinciğim, dedi, biz varlık âlemindeki farklı tecellileri ibretle seyretmeli ve şu geçici dünya hayatında insanların değişik imtihana tâbi tutulmalarını da bu şuurla değerlendirmeliyiz... Hikmeti, ancak âhirette anlaşılabilecek bazı farklılıkları, hemen itirazla karşılamamalıyız!.. Ve devam etti: — Dünya bir imtihan salonu ve imtihanlar çeşitli.. Zengin ayrı imtihan oluyor, fakir ayrı... Zengin, kazancını meşru yolla elde edip etmemekten imtihan oluyor... Zekâttan, sadakadan imtihan oluyor... Şefkatten, merhametten imtihan oluyor... Fakir ise sabırdan, kıskançlıktan, hasetten ve en önemlisi kadere itiraz edip etmemekten imtihan oluyor. Biraz durakladı: — Başkalıklar hep hikmet dolu. Ama insan aklı bunu anlamaktan âciz. Şimşek çakıyorsa; bulutların yükleri aynı olmadığındandır; biri negatiftir, diğeri pozitif. Sonra şöyle sürdürdü konuşmasını: — İnsanlığı bir bütün olarak düşünürsek, şu dünya, her an milyonlar, belki milyarlarca çeşit imtihana sahne olmakta... Kendisine rüşvet teklif edilen bir görevli, hastalıktan inleyen bir biçare, haram bir çehreyle karşılaşan genç... Ve daha niceleri... Hep imtihan oluyorlar. Sadece sorular farklı, o kadar. Bakışlarını, Çetine çevirdi: — Çetinciğim, dedi, bunu böyle bilip, bu dünya imtihanında kul olduğumuzu unutmayacak ve haddimizi aşmayacağız. Ne kendi nefsimize, ne de bir başkasına Allah'tan daha merhametli olamayacağımızı hatırdan çıkarmayacağız. Fuzulî avukatlığını yaptığımız o sakat, kör yahut fakir insanlar hep Allah'ın kulları... Onları yokluk karanlıklarından kurtarıp varlıkla şereflendiren O. Annelerinin rahimlerinde her şeyden habersiz olarak geçirdikleri o dokuz aylık devreyi safha safha tanzim eden O. Şu anda hepsi Onun verdiği can ile yaşıyor, Onun taktığı organları kullanıyor, Onun dünyasında geziyor, Onun güneşiyle aydınlanıyorlar... Ve hepsi âhiret yolcusu... Onun huzuruna çıkacak, Ona hesap verecekler. Salih kullar Onun Cennetine varacaklar. Küfür ve isyan yolcuları ise Onun azabına uğrayacaklar. Şunu da unutmamak gerek: Kimin hakkında neyin hayırlı olduğunu biz bilemeyiz!.. O, bir İlâhî sırdır. Biz gerek kendi nefsimize, gerekse başkalarına karşı vazifemizi elden geldiğince yapmakla mükellefiz. Çetin: — Çok doğru! dedi. Gerisi sadece boş boğazlık. Arif Bey: — O kadarla da kalmaz. En akılsız adam bile vicdanen bilir ki, kadere ve adalete itiraz onu cennete götürmez, ancak cezaya uğratır. Arif Bey bir süre sustu. İçini çekerek: — Bu kadar basit bir hesabı, ne yazık ki, bazı insanlar yapamıyorlar!..dedi. Bu sözleri uzun süren bir sessizlik takip etti. Arif Bey saatine baktı. — Vakit hayli ilerlemiş. Hava da serinliyor. İstersen sorunun cevabını vereyim de kalkalım. — Yoruldunuz herhalde. Sizi fazla meşgûl ettim. — Hayır öyle düşünme. Ben bunu bir vazife telâkki ederim. — Teşekkür ederim. Arif Bey: — Şunu hemen belirteyim, dedi. Bu, zannettiğin gibi, yeni bir mesele değil. Asırlar önce tartışılmış, halledilmiş, rafa kaldırılmış... Şu kadar var ki, ‘Rusya'daki işçi' denmemiş de 'ıssız bir dağda, cemiyet hayatından habersiz yaşayan bir adam' denmiş... Yahut buna benzer bir başka tip üzerinde konuşulmuş. Kur'ân-ı Kerîm'de bir âyet-i kerîme var. Meâli şöyle:
“Allah, hiçbir nefse gücünün yettiğinden fazlasını teklif etmez.” (Bakara Sûresi, 286)
Yani, her şeye taşıyabileceği kadarını yükler. Herkesi güç yetirebildiği işlerle mükellef kılar. Teklif: “Vazife vermek; zor bir şey istemek; İlâhî emirleri yerine getirme ve yasaklardan sakınmayla görevlendirmek” mânâlarına geliyor. Âlimlerimiz, bu İlâhî hüküm üzerinde hayli durmuşlar ve âyet-i kerîmeyi çeşitli yönlerden tefsir etmişler. Fâkihler, bu âyeti fıkıh yönünden, kelâm âlimleri ise itikat yönünden incelemişler. Bu ikinciler, âyette geçen 'güç yetme' meselesini akıl yönüyle ele almış ve şu mânâda birleşmişler: Dünyanın ıssız bir köşesinde yaşayan ve cemiyet hayatından habersiz olan bir insan, mücerret aklıyla, hangi hakikatleri bilmeye güç yetirebilirse, sadece onlardan sorumludur. Çetin: — Mücerret akıl mı dediniz?.. Pek anlayamadım. Biraz açıklar mısınız? — Türkçe'sini tam olarak vermek çok zor, dedi Arif Bey... Bir peygambere muhatap olmamış kendisine İlâhî emirler ulaşmamış, rehbersiz, yalnız başına bir akıl... İşte, böyle bir aklın ulaşabileceği saha konusunda, değişik görüşler ileri sürülmüş: İtikat imamlarından, İmam Mâturîdî Hazretleri, “insanın, kendi aklını kullanarak bir yaratıcısının olduğunu bilmeye güç yetiremiyeceği” hükmüne varır. Ve onun Allah'a inanmaktan sorumlu tutulacağını, diğer iman rükünlerinden ve ibadetlerden mesul olmayacağını ifade eder. Bir diğer itikat imamı olan İmam Eş'arî Hazretleri ise, böyle bir insanın, peygamber olmaksızın, Allah'ı bilmesinin de mümkün olamayacağı fikrini savunur ve bu adamın bir taşa bile tapsa necat ehli, yani kurtuluşa erenlerden olacağını söyler. Görüldüğü gibi, her iki imamın da ittifak ettikleri esas nokta şu: Kişi, içinde bulunduğu şartlarda, neyi bilmeye güç yetirebiliyorsa ondan sorumlu!.. Sözünü şöyle noktaladı: — Şüphesiz, hakikati en iyi bilen Allah'tır. Onun ilmine havale ederiz. Arif Bey, elini Çetinin omzuna vurarak: — Bilmem, bir şeyler anlatabildim mi? dedi. — Sağ olun. Teşekkür ederim. Cidden çok istifade ettim. — Öyleyse kalkalım, dedi Arif Bey. Çetin başıyla tasdik etti. Kalktılar. Birkaç adım atmışlardı ki, Arif Bey durdu ve yolun üst tarafındaki belediye parkını göstererek: — Bak Çetin, dedi. Şurası bir zamanlar kabristandı. Sonraları maalesef parka çevrildi... Bu da başka bir dert... Üniversite yıllarımda hep o kabristanın önünden geçerdim. Hele bir kabir vardı ki, dikkatleri fazlasıyla çekerdi. Yere doğru, otuz kırk derece eğilmiş, devrilmeye hazır vaziyette bekliyordu. Bazı haylaz gençler, onu, işi aksi giden bir tüccara, bazıları da okuldan atılmasına ramak kalmış bir öğrenciye benzetirlerdi... Allah affetsin!... Şimdi o yan yatan kabir de yok ortada, dik duranlar da... Sanki o beldeden ölüler göç etmişler; yerlerini yeni, ölüm yolcularına bırakmışlar... Nöbet bizde Çetin!... Gel öyle şeyler konuşalım ki, ötede hesaba çekildiğimizde yüzümüz kızarmasın!.. Öyle fikirlerle dolalım ki, orada mahcup olmayalım!.. Öyle yerlere gidelim ki, sonu azaba çıkmasın!.. Öyle işler görelim ki, neticede pişman olmayalım!.. Yürümeye başladılar. Parkın çıkış kapısına kadar birşey konuşmadılar. Çetin düşünüyor, durmadan düşünüyordu. Yıllardır belki de ilk defa bu kadar düşünme fırsatı bulmuştu. Daima konuşmuş, hep anlatmış, durmadan sormuştu... Halbuki susmak, dinlemek ne güzel şeydi!.. Sessizliği bozan Arif Bey oldu: — Cenâb-ı Hak, insanların, zerre kadar dahi olsa, yaptıkları hayır ve şerrin karşılığını göreceklerini Kur'an-ı Kerim’de bize haber veriyor. Yaratan böyle buyururken, biz bu cüz'i ilmimizle İlâhî kader ve adâlet hakkında nasıl olur da ileri geri konuşabiliriz?!.. Allah, o sonsuz ilmiyle şu semâdaki her yıldızı, her meleği bildiği gibi, zemin yüzündeki her canlıyı, denizdeki her balığı da biliyor... Denizin dibindeki yosunları da biliyor, atmosferin dibinde boy gösteren ormanları da. Bedenimizi bildiği gibi, onda dolaşan kanımızı ve o incecik nehirde yüzen alyuvarlarımızı, akyuvarlarımızı da biliyor... Biraz durakladı: — Ruhumuzu bildiği gibi, onda cevelan eden iyi ve kötü duygularımızı, aklımızdan geçen doğru ve yanlış fikirlerimizi de biliyor. Elini gökyüzüne uzatarak: — Bak şu Samanyoluna!, dedi. Bir sis nehri gibi, değil mi?.. O nehir, sayısız yıldızlardan meydana gelmiş. Dünyamızı oraya götürsek, o âlemde bir zerre gibi kalacak... Üzerinde yaşayan bu kadar bitki, hayvan ve insan görülemez, seçilemez olacak... Haddimizi bilmek istiyorsak; ya dünyamızı orada hayal edelim; yahut hayâlen oraya gidip, yeryüzüne bakalım. Bu uçsuz bucaksız kâinatta zerre kadar dahi kalmayan insanın, kaderi ve İlâhî adaleti tam olarak anlamaya kalkışmasındaki tuhaflığı görelim. Yol ayrımına gelmişlerdi. Arif Bey, şefkatli bakışlarla Çetini bir süre süzdü: — Haydi Allah rahatlık versin; ağabeyine de selâm söyle, diyerek ayrıldı. Çetin, arkasından, uzun süre hürmet ve minnet dolu bakışlarla süzdü Arif Beyi. Birkaç saatlik sohbette sanki beş-on yıl ömür sürmüştü. Kendisini o kadar olgunlaşmış hissediyordu...
Şimdi, başka bir âlemde yaşıyor gibiydi...
Alaattin Başar |