Ölülerin Ardından Yapılan Ameller
M. Akif AKAY
 
   

Her insan, kendisi için takdir buyrulan ömür bittiğinde, içinde bulunduğu şu geçici dünya hayatından asıl yurdu olan Âhiret’e göç edecektir. Bu takdir, peygamberler de dahil olmak üzere bütün varlıklar için geçerlidir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim de, “Her nefis ölümü tadıcıdır.” (Âl-i İmrân, 3/185) âyeti ve daha başka bazı âyetlerle (Cuma, 62/8); (Nisa, 4/78) bu gerçeği ifade etmektedir.

Hakikat bu olduğu halde insanlar, çoğu zaman ölümü unutarak hiç ölmeyecekmişçesine bu dünyaya sarılmaktadırlar. Halbuki ölümü sıkça hatırlamak gerekmektedir. Zira ölümü hatırlama, dünya zevklerinden kaçınmayı ve Ahiret’e yönelmeyi getirir.

Her Müslüman'ın fırsat elde iken vakit kaybetmeden gelecek ebedî dünya yolculuğunda kendisine lâzım olacak azığını bu dünyada hazırlaması gerekmektedir. Nitekim Allah Teâlâ, Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurmaktadır: “...Kendinize azık edinin. Şüphesiz ki azıkların en hayırlısı takva (Allah korkusu)dır. Ey kâmil akıl sahipleri! Ben'den korkun!..” (Bakara, 2/197).

İnsan, Âhiret’te dünya tarlasına ektiğini biçecektir. Burada nefislerine uyup keyiflerince yaşayan ve hazırlıklarını yapmayanların halini Kur’ân-ı Kerim şöyle tasvir etmektedir: “Nihayet onlardan her birine ölüm gelip çatınca (tekrar tekrar) şöyle diyeceklerdir: 'Rabbim, beni (dünyaya) geri gönder, tâ ki ben zâyi ettiğim (ömrüm) mukabilinde iyi amel (ve hareket)de bulunayım.' Hayır hayır, onun söylediği bu söz (hakikatte) boş laftan ibarettir. Önlerinde ise diriltip kaldırılacakları güne kadar bir ara hayat (berzah) vardır.” (Mü'minûn, 29/99–100).

Hiç kimsenin ne zaman öleceği belli değildir. Hayatlarını şuurlu ve her an ölüme hazırlıklı yaşayanların yanı sıra yer yer gaflete düşenler olabileceği gibi, yapacakları amellerle ölmüş yakınlarına ve diğer mü'minlere sevap kazandırmak isteyenler de olabilir. İşte biz, bu çalışmamızda, bu dünyadan ebedî âleme göç etmiş insanların yararlanması amacıyla yapılan, yapılabilecek amelleri itikadî ve fıkhî açıdan değerlendirmeye çalışacağız.

Öldükten sonra fayda sağlayan ameller
Hz. Peygamber (s.a.s.), bir hadis-i şeriflerinde ölüyü (mezara kadar) ailesi, malı ve ameli olmak üzere üç şeyin takip edeceğini; bunlardan ailesiyle malı geri dönerken, amelinin ise baki kalacağını buyurmuştur (Buharî, “Rikak”, 42, Müslim, “Zühd”, 5). İnsan, kabirde sadece bu dünyada yaptığı amellerle başbaşa kalır. Ancak kabrinde amelleriyle başbaşa kalan mü'min, dünyada iken yaptığı bazı işlerden dolayı ölümünden sonra da sevap kazanacak ve onlardan istifade edecektir. Allah Resulü (s.a.s) şöyle buyurmaktadır: “Mü'mine ölümünden sonra amel ve hasenatından (iyiliklerinden) gerekecek olanlar (faydası olanlar) şunlardır: Öğretip yaydığı ilim, geriye bıraktığı salih evlât, (yazıp) miras bıraktığı mushaf (kitap), yaptığı mescit, yolcular için yaptırdığı konaklama yeri (ev, misafirhane) ve sağlığında, sıhhatli zamanında malından ayırdığı (verdiği) sadaka. İşte bunların hepsi ölümünden sonra ona lâzım olur.” (İ. Mace, “Mukaddime”, 1/88-89).

Konuyla ilgili diğer bir hadis-i şerifte ise ölümden sonra kişinin istifade edeceği yedi amelden söz edilir ki, bunların dördü önceki hadiste de geçmektedir: “Kulun, vefatından sonra kendisine sevap yazılmasına sebep olan yedi şey vardır (Yani bu yedi şeyi sağlığında yapana, yaptığı bu amelleri sebebiyle ölümünden sonra da sevap verilir). Hurma (ağaç) diken, kuyu açan, su yolu açıp su getiren, bir mescit yapan, mushaf (Kur’ân-ı Kerim) yazan, geriye faydalı ilim bırakan ve kendisi için vefatından sonra istiğfar edecek salih evlat bırakan.” (Aynu’l Mûbud, 8: 62; Taberani, Kebir; Bezzar).

Zikredilen rivayetlerden de anlaşılacağı üzere, insan, dünyada iken kendisinin yaptığı veya başkalarının yapmasına vesile olduğu amellerden istifade edecektir. Zaten bu konuda Ehl-i Sünnet alimleri de ittifak etmişlerdir (İ. Kayyım el-Cevziyye, 157).
Ölüye başkalarının kendisi için yaptığı fayda verir mi?
Kişinin ölümünden sonra başkalarının kendisi için yapacakları iyi işlerin sevabının veya bunlardan hangisinin ulaşıp ulaşmayacağı konusunda ise ihtilaf edilmiştir.
Mu'tezile Mezhebi'ne mensup olanlar, dua ve sadaka da dahil olmak üzere ölüye dirilerin yaptığı hiç bir şeyin fayda vermeyeceği iddiasındadırlar. Delil olarak da Allah'ın hükmünün değişmeyeceğini ve herkesin kendi yaptıklarından sorumlu tutulacağını haber veren şu âyetleri getirirler: “İnsana kendi çalışmasından başka bir şey yoktur” (Necm, 53/39), “Siz, ancak yaptıklarınızın cezasını çekeceksiniz” (Yâsîn, 36/54) ve “Herkesin kazandığı hayrın sevabı kendine, yaptığı fenalığının zararı da yine kendinedir” (Bakara, 2/286) (Aliyyü'l-Karî, 116).

Ehl-i Sünnet âlimleri ise, hangi amelin fayda verip, hangisinin fayda vermeyeceğinde ihtilaf etmişlerse de, başkalarının yapacağı amellerin ölüye fayda vereceği konusunda ittifak etmişlerdir (İ. Kayyım, 157). Ölünün, başkalarının sebep olduğu sevapları almasına Kur’ân, sünnet, icma ve şer'î kaideler delildir. Meselâ, “Onlardan, sonra gelenler şöyle derler: Ey Rabbimiz, bizi ve bizden önce inanan kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde iman edenlere karşı bir kin bırakma.” (Haşr, 59/10) âyet-i kerimesi, dua ve istiğfarın faydalı olacağına delâlet etmektedir. Bu âyet-i kerimede Cenab-ı Hakk, daha önce iman edip de bu dünyadan ahirete göçmüş olan kardeşleri için istiğfar eden mü'minleri övmüştür. Eğer istiğfarın ölülere bir faydası olmasaydı, Allah Teâlâ âyetinde ölmüş kimselere istiğfar edenleri övmezdi (İ. Kayyım, 159). Dolayısıyla, Mu'tezile'nin delil diye ileri sürdüğü âyetlerin mahmilleri ya başkadır veya âyetler mutlak olup, takyit, tahsis gibi işlemlere tâbidir.

İslâm âlimleri, zikredilen âyet-i kerimeye dayanarak daha önce gelip geçen Müslümanlar için dua edip mağfiret dilemenin sonraki Müslümanlar üzerine vacip olduğunu bile söylemişlerdir (Bursevî, 8/580).

Ölünün ardından kılınan cenaze namazı da onun için dua etmek ve Allah'tan onun affını dilemek içindir. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s): “Ölüye namaz kıldığınız zaman ona gönülden dua edin!” buyurmuş ve kendisi de kıldığı cenaze namazlarında ölü için dua etmiştir (Ebu Davud, “Cenaiz”, 59). Şayet bu namaz ve duaların ölüye bir faydası olmasaydı, Resûlüllah (s.a.s) bunu ne kendisi yapardı ne de başkalarına emrederdi.


ÖLÜNÜN YARARINA YAPILABİLECEK İŞLER

Konumuzun daha iyi anlaşılabilmesi için başkalarının ölünün yararına yapabilecekleri işleri şu şekilde sıralayabiliriz:

Ölünün Borcunun Ödenmesi
Bir kişi öldüğünde başkalarının onun hakkında yapabilecekleri, hattâ yapmaları gereken en önemli işlerden birisi, varsa o kişinin borçlarını ödeyerek onun üzerinden kul haklarının kalkmasını temine çalışmaktır. Çünkü hadisteki ifadesiyle “Mü'minin ruhu, borcu ödeninceye kadar ona bağlı kalır” (Tirmizî, “Cenaiz”, 76). Bundan dolayı, borçlu olarak ölen kişi, şayet miras olarak bir şeyler bırakmışsa ondan borçları ödenir (Rahbavî, 33). Böylelikle borcunun ödenmesi, ölünün borçtan kurtulmasına vesile olur. Burada mâlî borçlarının ödenmesinde borcu ödeyen kişinin, ölünün bir yakını olması veya olmaması neticeyi değiştirmez. Kim öderse ödesin, ölen kişi borçtan kurtulmuş olur (Toprak, 458).

Dua ve İstiğfar
Ölmüş birisine yapılabilecek iyiliklerden birisi de onun için dua edip istiğfarda bulunmaktadır. Nitekim daha önce geçen “Onlardan sonra gelenler şöyle derler: Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman eden kardeşlerimizi bağışla...” (Haşr, 59/10) âyet-i kerimesi ve “Ey Allah'ın Resûlü, anne ve babamın vefatlarından sonra da onlara iyilik yapma imkânı var mı, ne ile onlara iyilik yapabilirim?” diye soran bir sahabiye Hz. Peygamber Efendimizin (s.a.s): “Evet vardır. Onlara dua, onlar için Allah'tan istiğfar (günahlarının affedilmesini) talep etmek, onlardan sonra -vasiyetlerini yerine getirmek, anne ve babasının akrabalarına karşı da sıla-i rahmi ifa etmek, anne ve babasının dostlarına ikramda bulunmaktır.” (Ebu Davud, “Edeb”, 12) buyurması; dua ve istiğfarın ölülere fayda vereceğini göstermektedir (Karaman, 107).

Dua konusunda ölünün uzakta veya yakında bulunması farketmez. Yapılan duanın ölüye fayda vereceğine kesin olarak inanmak lazımdır (Zuhaylî, 3: 98-100). Nitekim Resûl/ü Ekrem de (s.a.s), zaman zaman kabirlere uğrar ve dua ederdi. Bu konuda İbni Ebî Şeybe'den rivayet edilen hadis şöyledir: “Hz. Peygamber (s.a.s) her yılın başında Uhud'daki şehitlerin kabirlerine gelir ve şöyle derdi: “Sabrettiğiniz şeylere mukabil sizlere selâm ve selâmet! Dünyanın en güzel neticesi budur!” Allah Resulü (s.a.s), bazen de Bakî' mezarlığına çıkar ve şöyle derdi: “Ey mü'minler yurdunun sâkinleri! Selâm size, bizler de inşaallah sizlere kavuşacağız. Allah Teâlâ'dan bizim ve sizin için âfiyet, ahiretle ilgili korku ve sıkıntılardan selâmet ve sıyanet dilerim.” (Müslim, “Cenaiz”, 102; Ebu Davud, “Cenaiz”, 79).

İmanı olanlara dua ve istiğfarın fayda vereceğine delil teşkil eden yukarıda zikrettiğimiz âyet ve hadisler gibi daha pek çok naklî delil vardır ve akıl da bunu te'yid etmektedir. Nitekim Cenab-ı Hakk, bize Hz. İbrahim'in (a.s) dilinden “Ey Rabbimiz! (Amellerin) hesap olunacağı gün beni, ana-babamı ve mü’minleri bağışla!” (İbrahim,14/4l) ve Hz. Nuh'un dilinden “Rabbim! Beni, ana-babamı, iman etmiş olarak evime girenleri, iman eden erkekleri ve iman eden kadınları bağışla...” (Nûh, 71/28) dualarını öğretmektedir. Bu duaların kapsamına hayatta olanlar kadar âhirete irtihal edenler de dahildir.

Ayrıca Ahmed b. Hanbel'in Müsned'inde zikredilen bir hadis-i şerifte Hz. Aişe (r.anhâ), Hz. Peygamber'in (s.a.s) Baki' mezarlığına çıkıp oradaki ölülere dua ettiğini, bunun sebebini sorduğunda da: “Onlar için dua etmekle emrolundum” buyurduğunu haber vermiştir (Müsned, 6: 252).

Hz. Ebu Hureyre'den (ö. 58/678) rivayet edilen bir hadis-i şerifte, Hz. Peygamber (s.a.s), Allah (c.c) ile ölen kişi arasında cereyan eden şu konuşmayı haber vermiştir: “Allah Teâlâ, sâlih kulunun Cennet'teki derecesini yükseltir. Bunun üzerine o: Yâ Rabbi! Bu (yükselme) nereden (hangi sebepten) dir? diye sorar. Cenab-ı Hakk ona şöyle der: Oğlunun senin için yaptığı istiğfar sebebiyledir” (İ. Mace, “Edeb”, 1). İmam Eş'arî de (v. 324/936) Makâlâtu'l-İslâmiyyîn adlı eserinde (s: 282), hadisçiler ile Ehl-i Sünnet'in çoğunluğunun, dua ile sadakanın Müslümanlara ölümlerinden sonra fayda vereceğine inandıklarını belirtmektedir.

Sadaka
Dua gibi sadakanın da ölüye faydasının olduğu hususunda Ehl-i Sünnet âlimleri ittifak etmişlerdir (Aliyyü'l-Kari, 11). Hz. Peygamber Efendimizin (s.a.s) buna delâlet eden hadisleri vardır. Nitekim bunlardan birisini Hz. Aişe (r.anhâ) şöyle rivayet etmektedir: “Resûlullah'a (s.a.s) bir adam gelerek: 'Yâ Resûlallah! Annem birden bire öldü, vasiyet edemedi. Öyle sanıyorum ki, konuşabilseydi sadaka verirdi. Acaba ben onun yerine sadaka versem sevabı ona ulaşır mı?” (diye sorunca) Resulullah (s.a.s): “Evet” cevabını verdi (Buharî, “Cenaiz”, 94; Müslim, “Zekât”, 15).

İbn Abbas'ın (r.a) rivayet ettiği hadis-i şerifte ise, şöyle buyurulmaktadır: “Bir adam gelerek: 'Ey Allah'ın Resûlü! Annem vefat etti. Ben onun için tasaddukta bulunsam ona faydası olur mu?' diye sordu. Aleyhissalâtu vesselâm: 'Evet' deyince, adam, 'Benim bir meyveliğim var. Şâhid olun, onu annem için tasadduk ediyorum' dedi” (Buharî, “Vesaya”, 15, 20).

Bu konuda delil olan hadis-i şeriflerde hep evlâdın anne ve babası için vereceği sadakanın söz konusu edildiğini söyleyen, ayrıca “İnsan için kendi çalışmasından başkası yoktur.” (Necm, 53/39) âyetiyle delil getirip, ancak evlâdın yaptıklarının, ölünün kendi çalışması cinsinden olacağını belirten bazı âlimler, evlât dışındaki kişilerin sadakalarının ölüye faydalı olacağına dair delil bulunmadığını söylemişlerse de İmam Nevevî, ister evlât isterse başkaları tarafından verilsin, sadakanın sevabının ölüye ulaşacağında ittifak olduğunu bildirmektedir. Ancak bu sadakanın mezar başında dağıtılması doğru değildir. Cenazeyle beraber götürülüp, cenazeyi defnedince dağıtmak da mekruhtur (Sabık, 1: 568).

Nafile olarak sadaka vermek isteyenlerin erkek ve kadın bütün Müslümanlar adına niyet etmesi daha faziletlidir. Zira bunun sevabı onların hepsine ulaşır ve kendisinin sevabından da herhangi bir şey eksilmez (Zuhaylî, 3:9).

Geriye Kalan Namaz, Oruç, Hac Gibi İbadetleri
Ölünün Yerine İfa Etmek

Namaz ve Oruç: Namaz bedenî bir ibadettir. Dinin aslı ile farz olmuştur. Gerek hayatta, gerekse öldükten sonra bunda vekalet ve niyabet caiz değildir. Nitekim bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Hiçbir kimse başka bir kimse adına namaz kılamaz, oruç tutamaz. Fakat onun adına her güne karşılık bir müd (1 müd, yaklaşık 18 kg.) yiyecek fakirlere yedirir.” (ez-Zeyleî, 2: 463). Dolayısıyla hiç kimse ölmüş bir kişinin hayatta iken kılmadığı namazlarını onun yerine kılamaz. Yalnız, Şafiî mezhebinde bu caizdir. Bununla birlikte, nafile olarak namaz kılınıp sevabı ölüye bağışlanabilir.

Üzerinde Ramazan'a ait kaza orucu bulunduğu halde ölen kimse ile ilgili iki husus söz konusudur:

1- Hastalık, sefer ve oruç tutmaktan âciz olmak gibi özürler sebebiyle üzerinde oruç borcu varken ölenler için her hangi bir şey gerekmez. Bunların günahkâr olmaları da söz konusu değildir. Çünkü bu, ölünceye kadar yerine getirme imkânını elde edemediği bir farzdır. Dolayısıyla hacda olduğu gibi, hükmü bedelsiz olarak düşmüştür.

2- Oruç borcu olan kişi oruçlarının kazasını yapma imkânını elde ettikten sonra ölmüşse velisi onun için oruç tutamaz. Yani fakihlerin çoğunluğuna göre, ölünün kazası olan oruçları tutmak vacip değildir. Şafiîlere göre, velisi oruç tutacak olsa da sahih değildir. Çünkü oruç, namaz gibi bedenî bir ibadettir. O da dinin aslı ile farz olmuştur. Gerek hayatta, gerekse öldükten sonra oruçta da vekâlet ve niyabet, yukarıda zikredilen hadis-i şerifte de ifade edildiği gibi caiz değildir. Hanbelilere göre, velinin ölü adına oruç tutması mübahtır. Çünkü bu durum, ölünün kurtuluşunu sağlamak bakımından daha ihtiyatlı bir harekettir (Zuhaylî, 3: 207-208).

Bununla birlikte, konuyla ilgili rivayet edilen bir hadis-i şerifte Hz. Aişe (r. anhâ), Rasulullah'ın (s.a.s): “Kim, üzerinde oruç borcu olduğu halde ölürse, onun orucunu velisi tutar.” buyurduğunu haber vermiştir (Buharî, “Savm”, 42; Müslim, “Sıyam”, 27).

Buharî ve Müslim'de zikredilen diğer bir hadis-i şerife göre, üzerinde bir aylık (nezir) oruç borcu olan bir kadın vefat etmişti. Kadının çocuğu Hz. Peygamber'e (s.a.s) gelerek “Ben onun yerine oruç tutsam olur mu?” demiştir. Resûlullah da (s.a.s) ona: “Annenin üzerinde borç olsaydı onu öder miydin?” diye sormuş ve onun: “Evet” diye cevap vermesi üzerine de: “Allah'ın borcu, ödenmeğe daha layıktır.” buyurmuştur (a.y.).

Oruç tutmak bedenî ibadetlerdendir. Burada oruç ibadeti zikredildiği ve başkalarının tutacağı orucun sevabının ölüye ulaşacağı haber verildiğinden, diğer bedenî ibadetlerde de aynı durumun söz konusu olup olmadığında ihtilaf edilmiştir. Oruç konusunda rivayet edilen hadislerden bazı alimler, farz olan Ramazan orucundan üzerinde borcu olarak ahirete göçmüş olanların oruçlarının bile geride kalanlar tarafından tutulabileceği hükmüne varırlarken (Sabık, 1:568), bazıları da sadece nezir orucunun tutulabileceği kanaatine varmışlardır. Hanbeliler ile Hz. Aişe ve İbn Abbas'ın, bu son görüşü savundukları haber verilmiştir (Toprak, 459).

Ölenin yerine oruç tutma meselesinde Ahmed ibn Hanbel (rahimehullah), ölü üzerinde Ramazan orucu, nezir orucu veya kefaret orucu borçları bulunduğu takdirde, velisinin ona bedel tutabileceğini söylemiştir. İmam Mâlik (ö. 179/795), Şafiî ve Ebu Hanife'ye (ö.150/767) göre ise, ölünün velisi, her bir oruç için bir sa' (bin dirhemlik bir hububat ölçeği) arpa veya yarım sa' buğday tasadduk etmelidir. Ayrıca her bir namaz (veya bir günlük namaz) için de aynı miktar mal tasadduk edilebilir.

Hasılı, İslâm alimleri bedenî ibadetlerinin başkası tarafından ifa edilip edilemeyeceği konusunda ihtilâf etmiş ve çoğunluk bunun olamayacağı görüşünü benimsemişse de, aynı çoğunluk, bu ibadetler için sadaka verilip sevabının ölüye bağışlanabileceği kanaatindedir (Canan, 2: 488).

Şunu unutmamak gerekir ki, ölmüş olan kişinin yerine bir başkasının yapacağı ibadetler, bunu caiz kabul edenlere göre bile ölüyü aynen kendisi yapmış gibi yüzde yüz mes'uliyetten kurtarmaz. Bu yapılan ibadetlerin fâili, şüphesiz sağ olan kişidir ve yaptığı ibadet kendisinindir. Sadece bu ibadetten elde edeceği sevabı bir başkasına bağışlamaktadır. Bu, ölünün üzerindeki asıl borcun düşmesi değil, yapılan hayırlı ameli yapıp da bağışlayanın sevabından istifade etmesidir. Umulur ki Cenab-ı Hakk, bu sevap nedeniyle onun bir kısım azabını hafifletir veya derecesini yükseltir.

Hacc: Bir kimse, ölmüş birisinin yerine hac yapıp sevabını ona bağışlayabilir. Nitekim zikredilen bir hadis-i şerifte, hayatta iken hiç hac yapmamış olan annesinin yerine hac yapıp yapamayacağını soran bir kadına, Hz. Peygamber (s.a.s): “Evet, ona bedel haccet.” (Müslim, “Sıyam”, 27) buyurarak ölmüş annesinin yerine haccetmesine izin vermiştir.

Yine Resûlullah (s.a.s), Müslim'deki bir diğer hadis-i şerifte, sağlığında hacca gitmemiş olan bir kadının yerine bir yakınının haccetmesini emretmiştir (a.y.).

Tabii ki, bu rivayetlerde zikredilen manâ, sadece bir ibadetin yapılıp, sevabının ölüye bağışlanmasının cevazına delâlet eder. Cenab-ı Hakk'ın o engin rahmetinden ümit edilir ki, o sevap nedeniyle, huzuruna ibadet borcuyla gelen kullarını affeder, yoksa sağlığında fırsat elde iken bu ibadeti terk eden ve bu halleri üzere ölenlerin hesapları elbette Allah'a kalmıştır.

Her ne kadar İslâm alimlerinin çoğunluğu, bedenî ibadetlerin vekaleten başkası tarafından ifa edilemeyeceğini söylemenin yanında, acz şartıyla, sadece hac farizasının bir başkası tarafından ifasını caiz görmüşlerdir. Aczden maksat, kişinin ölmüş olması veya iyileşme ümidinin kesilmesidir, kötürüm bir kimse de âcizdir. Bazı âlimler, ölü adına nafile hac yapılabileceğini de söylemişlerdir (Canan, 5: 75-80).

Kur’ân okuyup sevabını ölüye bağışlamak: Hanefîlere göre, insan namaz, oruç, sadaka ve Kur’ân okumak gibi kendi yaptığı amellerin sevabını ölülere bağışlayabilir. Aynı zamanda bunların sevabını bağışlamak, kişinin kendi sevabından da bir şey eksiltmez.

Mâlikîlerden bir kısmı, öldükten sonra kişi üzerine yahut kabri üzerine Kur’ân okumayı mekruh kabul ederken, bir kısmı Kur’ân okuyup zikir yapmakta ve bunların sevabını ölüye bağışlamakta herhangi bir sakınca olmadığını, ölü için de Allah'ın izniyle sevap olacağını söylemişlerdir.

Şafiîlerde meşhur olan görüşe göre, ölüye kendi amelinden başkası fayda vermez. Ancak Şafiîlerin son dönem fakihleri, Kur’ân okumanın sevabının ölüye ulaşacağı yolunda açıklamalarda bulunmuşlardır.

Bu şekilde Şafiîlerin sonraki fakihlerinin görüşü de diğer üç mezhebin görüşü gibi olmaktadır. Buna göre, Kur’ân okumanın sevabı ölüye ulaşır.

İmam Sübkî'ye (ö. 756/1355) göre, istinbat yolu ile haberlerin delâletinden anlaşılacağı üzere, Kur’ân'ın bir kısmından eğer ölüye fayda sağlamak, yahut içinde bulunduğu azabı hafifletmek kastedilirse faydası olur. Çünkü yılan sokmuş kimseye birisinin, şifa kastıyla Fatiha okuyunca fayda verdiği hadis ile sabittir. Hz. Peygamber (s.a.s) de bunu: “Fatiha'nın rukye olduğunu nereden biliyordun?” (Buharî “Tıb”, 39; Müslim, “Selâm”, 66) sözüyle ikrar etmiştir. Kur’ân okumak, belli bir maksat için diriye fayda verince, ölüye fayda vermesi daha evlâdır. İbn Salâh'a göre, Kur’ân okuma sonunda: “Allah'ım okuduğumuz Kur’ân'ın sevabını falancaya ulaştır” demesi ve okunan Kur’ân'ı dua kılması uygun olur.

Okunan Kur’ân'ın sevabının önce Hz. Peygamber'e (s.a.s) hediye edilmesi müstehaptır. Çünkü dini bize O getirmiştir. Bunda bir nevi O'na teşekkür ve güzel bir mukabele vardır.

Ölülerin arkasından okunan Kur’ân, bir anda sayısız kişilerin ruhlarına yetişebilir ve onların hepsi de bu hediyeden nasiplerini alabilirler. Üstad Bediüzzaman, bu mevzuu şöyle izah etmiştir: “Fâtır-ı Hakîm, nasıl ki unsur-u havayı kelimelerin berk gibi intişarlarına ve tekessürlerine bir mezraa ve bir vasıta yapmış ve radyo vasıtasıyla bir minarede okunan ezan-ı Muhammedî (a.s), umum yerlerde ve umum insanlara aynı anda yetiştiği gibi, öyle de, okunan bir Fâtiha dahi, (meselâ) umum ehl-i iman emvâtına aynı anda yetiştirmek için hadsiz kudret ve nihayetsiz hikmetiyle manevî âlemde, manevî havada çok manevî elektrikleri, manevî radyoları sermiş, serpmiş; fıtrî telsiz telefonlarda istihdam ediyor, çalıştırıyor. Hem nasıl ki, bir lamba yansa, mukabilindeki binler âyineye (her birine) tam bir lamba girer. Aynen öyle de, bir Yâsin-i şerif okunsa, milyonlar ruhlara hediye edilse, her birine tam bir Yâsin-i şerif düşer.” (S. Nursî, 685)

Bazı âlimler, okunan Kur’ân'ın sevabının ulaşmasının yanısıra sevabı ölüye bağışlanmak şartıyla her bir amel-i salihin sevabının da ölüye ulaşacağını söylemişlerdir (Sabık, 1: 383). Yalnız bunların sevap kazanılacak şekilde yani sırf Allah rızası için yapılması şarttır. Yoksa bazılarının yaptığı gibi parayla Kur’ân okutup da ölüye bağışlanılmaz. Çünkü Kur’ân okumak bir ibadettir. İbadet ise para için değil ancak Allah rızası için yapılınca sevabı olur ve bu sevap onların ruhlarına bağışlanır. Aksi halde sevap olmaz, sevap olmayan bir şey de başkalarına bağışlanamaz.

Kabir ziyaretleri ve kabir başında Kur’ân okumak: Konuyla ilgili önemli bir husus da kabir ziyaretidir. Kabirler, insana ölümü ve âhireti hatırlatır. Bunun içindir ki, Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.s), daha önce, cahiliyye devrinden yeni çıkan Müslümanların kabir ziyareti sebebiyle bir takım bâtıl inanç ve âdetleri hatırlamalarını ve hataya düşmelerini önlemek için yasakladığı kabir ziyaretini “Sizi kabirleri ziyaretten menetmiştim; artık şimdi onları ziyaret ediniz, çünkü bu size ahireti hatırlatır.” (Müslim, “Cenaiz”, 106) diyerek ümmetine tavsiye etmiştir.

Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.s), ashabına bir kabrin yanından geçerken “Selâm size ey Mü'minler yurdunun sakinleri!” diyerek selam vermelerini talim buyurmuştur (Müslim, “Cenaiz”, 102).

Hiçbir maddî menfaat beklemeden Kur’ân-ı Kerim okuyup sevabını ölüye bağışlamak, âlimlerin çoğunluğuna göre sünnete uygun bir davranıştır (İbn Abidin, 1: 451). Kişi kabrin başında kolayına gelen Kur’ân âyetlerinden okur. Çünkü Kur’ân okumanın sevabı orada olanlara ulaşır. Ölü de hazır olan gibidir. Onun hakkında da Allah'ın rahmeti umulur. Kur’ân okumanın peşinden kabulünü umarak ölüye dua edilir. Çünkü dua ölüye fayda verir. Kıraatin peşinden yapılan dua kabul olunmaya daha yakındır. Dua edilirken kıbleye karşı yönelinir (Zuhaylî, 3: 91-92).

Kurban: İslâm'da kabirlerin başında ölüler adına kurban kesmek yasaklanmıştır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s); “Kabirde sığır, deve, koyun kesmek, İslâm'da yoktur” (Ebu Davud, “Cenaiz”, 70) buyurarak bu hakikati ifade etmiştir. İslâm'da bütün ibadetler gibi kurban da ancak Allah adına ve Allah rızası için ifa edilebilir. Ölüler adına olmamak şartıyla her zaman Allah rızası için kurban kesilerek tasadduk edilip sevabı onlara bağışlanabilir. Zikredeceğimiz şu rivayet de bunu göstermektedir: Hâneş (rahimehullah) anlatıyor: “Hz. Ali (r.a)'yi gördüm, iki koç kesmişti. Dedi ki: 'Biri kendim için, diğeri Resûlullah (s.a.s) için.' Hz. Ali (r.a) ilave etti: “Resûlullah (s.a.s) böyle emretti -veya şöyle demişti, böyle vasiyet etti.- Ben (hayatta olduğum müddetçe) ebediyyen terk etmeyeceğim.” (Tirmizî, “Edahi”, 1).

Ayrıca Hz. Peygamber'in de sevabını ümmetinden Allah'ın birliğine ve kendisinin peygamberliğine şehadet edenlere bağışlamak üzere Allah adına kurban kestiği bildirilmiştir (Canan, 4: 539-540).

Bazı Bid'at ve Hurafeler
Buraya kadar meşru dairede olmak ve bid'at ve hurafelere girmemek şartıyla ölülerin arkasından yapılabilecek, onların bazısının azaplarının hafiflemesine bazısının da derecelerinin yükselmesine vesile olabilecek işleri izah etmeye çalıştık. Şimdi de bu konuyla alakalı bazı bid'at ve hurafelere dikkat çekmek istiyoruz. Bu bid'at ve hurafelerden bazılarını şöyle sıralayabiliriz:

1. Kurbanı ölü adına kesmek.

2. Kabir yanında sevabını ölüye bağışlamak için veya başka gayelerle namaz kılmak.

3. Ölülerin kabir ve türbelerini ziyaret ederek onlardan yardım ummaktır. Burada şunu da ifade etmek gerekir: Ziyaret edilen şahsı şefaatçi yaparak Allah’ın engin rahmetinden yardım istemenin hiç bir mahzuru yoktur.

4. Ölülere yapılacak hayır ve hasenât için, “kırkıncı ve elliikinci gece” gibi zaman tahsisi yapmak, bu zamanlarda özel merasimler tertip etmek ve ölüm yıldönümleri düzenlemek (Gönenç, 213).

5. Mezar yanında sesli olarak zikir yapmak.

6. Kabir etrafında Kâbe'yi tavaf eder gibi dönmek, uğur getireceği ve fayda sağlayacağı inancıyla mezarlar üzerine elbise veya mendil bırakmak, bez bağlamak.

7. Namaz, oruç, kurban, adak, kefaret gibi ibadet ve borçları ifa etmeden vefat etmiş bir kimseyi bu borçlardan kurtarmak için, fukaraya nakdî bedellerini vermek demek olan ıskat ve devir, ki bu, üzerinde ayrıca durulması gereken bir konudur. Bunun için bkn: Fethullah Gülen, Fasıldan Fasıla c: 1, s: 393-394.

8. Allah dostlarının kabirlerinden getirilen toprağı şifa niyetiyle dağıtmak. Bazı türbelerin bazı hastalıklara şifa olduğuna inanmak.

9. Şikayet dilekçesini ölüye takdim etmek ve kabirde bulunanın bunu çözeceğine inanarak onu kabre koymak.


Kaynaklar
Aktaş, Recep, İslâm Dininin Yasak Ettiği Batıl İnançlar, Bahar Yayınları, İstanbul, 1973.
Aliyyü'l-Karî, Ali b. Muhammed Sultan el-Herevî, Şerhu Fıkhi'l-Ekber, trc. Yunus Vehbi Yavuz, İstanbul, 1979.
Birgivî Muhammed b. Pîr Ali, Risâle fî Ziyareti'l-Kubûr, baskı yeri ve tarihi yok, Resâil-i Birgivî içinde, 220-252. Sayfalar arası.
el-Bûnî, Ahmed. b. Ali, Şemsü'l-Maarifi'l-Kübra, Kahire, 1291.
Canan, İbrahim, Kütüb-i Sitte Muhtasarı Terceme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, Ankara, 1990.
Çakan, İsmâil Lütfi, Hurafeler ve Batıl İnanışlar, Büşrâ Yayınları, 2. Baskı, İstanbul, 1991.
Eş'arî, Ebu'l-Hasen Ali b. İsmâil, Makâlâtu'l-İslâmiyyîn, Matbaatu's-Seâde, Mısır, 1954.
Gülen, Fethullah, İnancın Gölgesinde, Nil Yayınevi, İzmir, 1994.
---: Fasıldan Fasıla, cilt: 1, Nil Yay., İzmir 1997.
Gönenç, Halil, Günümüz Meselelerine Fetvalar, İlim Yayınları, İstanbul, 1990.
İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr Ale'd-Dürri'l-Muhtâr, Beyrut, 1272 h.
İbn Kayyim el-Cevziye, Şemsuddîn Ebî Abdillah b. Kayyim, Kitâbu'r-Rûh, trc., Şaban Haklı, İz Yay., İstanbul, 1993.
Karaman, Hayreddin, İslâm'ın Işığında Günün Meseleleri, Marifet Yayınları, 3. Baskı, İstanbul, 1984.
Mutlaku'r-Rahbavî, Abdulkâdir, Ahiret Günü, trc., Ahmed Serdaroğlu-Lütfi Şentürk, Nur Yayınları, 5. Baskı.
Nursî, Bediüzzaman Said, Şuâlar, Yeni Asya Yayınları, İstanbul, 1996.
Sâbık, Seyyid, Fıkhu's-Sünne, Daru'l-Fıkhi'l-İ'lami'l-Arabî, 3. Baskı.
Toprak, Süleyman, Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı, 2. Baskı, Sebat Ofset, 1989.
Zeyleî, Cemalüddîn Ebî Muhammed Abdillah İbni Yûsuf el-Hanefî, Nasbu'r-Râye li Ehâdîsi'l-Hidâye, Dâru'l-hadîs, Kâhire, trs.
Zuhaylî, Vehbe, İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, trc. A. Efe, B. Eryarsoy, H. F. Ulus, A. Ural, Y. V. Yavuz, N. Yıldız, Risale Yayınları, İstanbul, 1990