Beyaz
Elbiseli Üç Kişi
“TERLERSE GÜLLER OLURDU HER TERİ
HOŞ DERLERDİ TERİNDEN GÜLLERİ”
Mevlid'den
Efendimiz üç yaşındalar.
Halime anne, O'nu bir gözünden öbürüne vermiyor. yabanın kurdu uğursuzu
var. Büyüklüğüne bunca iz, işaret bulunurken, emsalsz
emanetin kılına ziyan gelmemeli. O'nu korumak, O'nu istikbale teslim etmek,
zamana karşı, insanlığa karşı ve ebedi nizama karşı kabullenilmiş şerefli bir
borç.
Bu sebeple uyanık kalbli kadın, gözünü
efendimizin üzerinden ayırmıyor... ama öz çocukları
sadece akşamları evdeler.
Bu durum kainatın baş tacının dikkatinden kaçmaz.
Niçin?
-Onlar, yavrum, gündüzleri koyun gütmeye gidiyorlar.
Çobanlık yapmak... renk renk çiçeklerin açtığı;
kelebeklerin, mutluluğu arılarla paylaştığı, hür rüzgarlı, hür ufuklu kırlarda
yumuşak adımlarla yayılan koyunların peşi sıra gitmek; kardeşleri ile onları
otlatmak, bir yamaçta güneşin ılık sıcaklığında eldeki çabukla toprağı çiziştirmek ve ucsuz bucaksız
fezaya bakıp öteleri! düşünmek!
Anneciğim, beni de kardeşlerimle yolla. Ben de koyun gödeceğim...
Sütanne bin dereden su getiriyor. Ama ne söylüyor, ne anlıtıyorsa
mümkün değil. O'nda bir kere bu arzu doğmuştur. Annecik nasıl dayanır artık.
-Ey gözümün nuru? Demek sen de koyun gütmeye gitmek istiyorsun öyle mi?
Cevap tek kelime:
-Evet.
Ertesi gün, güneş, sanki daha bir aceleyle tepeleri aşarak yükseliyor.
Güneş, güneş olmaktan çıkmış; duru duru gülümseyen
bir yüz gibi. O'na kırların ıtırlı ikliminde büseler
konduracağına mı seviniyor acaba?
Güneş doğup, her tara ışıl ışıl olduğunda
Halime anne, melek yavrucuğu ipek uykulardan uyandırıyor. Ve giydirip
taradıktan sonra kardeşlerine emanet... evvela Allah'a sonra kardeşlerine
emanet!. Elinde sopası ile efendimiz de aralarında olduğu halde çocuklar, neş'e içinde hayvanları alarak evden ayrıllıyorlar;
fakat fazla uzağa değil. Anne evden açılmayı yasaklamıştır. Zira şimdi o var
aralarında; en üstün ve en kıymetli olan:
Zaman, böylece akıyor. Havanın sıcak olduğu bir gün kuşluk vaktinde
Halime, tam, Peygamberimizi düşünüp güneş çarpmasından korkarken süt
kardeşlerden Şeyma, koyunların yanından çıka geldi. O
Şeyma ki, Sevgili Peygamberimiz Allah'ın Resulü
olduğunu tabliğe başlayacağı zaman, Peygamberliğine
ilk iman edenlerden biri olacak ve müşriklerin, mü'minleri
hiç bir mal alıp satmayarak onları ticari ve iktisadi ablukaya aldıkları
günlerde, şahsi gayretleri ile bunu kırmaya çalışıp, müslümanlara
yiyecek temin edebilen bir kahraman kadın...
Muhammed aleyhisselam için yazılmış en içli
kasidelerden biri Şeyma radıyallahü
anha hanıma ait.
Şeyma'cık, efendimizi bırakıp gelince annesinde merak ve telaş.
-Şeymacığım! Göz bebeğim Muhammed nerede?
-Sahrada anneciğim.
-Aman yavrum! O ciğerim bu sıcakta sehrede
nasıl kalır?
Anne, kızgın güneşin, nur çocuğa ziyan vermesinden endişeli...
Şeyma, bir mucizenin şahidi. Görüp işitilmedik bir olayı anlatıyor:
Anneciğim, güneşten kardeşime hiç bir zarar yok. Çünkü başının üstünde
bir bulut, kendisini takip ediyor. Nereye gitsek bulut üstümüzde. Duruyoruz
duruyor, yürüyoruz yürüyor.
İlahi fermanla emir almış bir beyaz bulut, peygamberlerin efendisini
kavurucu sıcakta serin gölgesine alarak O'nu ve yanındikelir
muhafaza ediyor.
Halime'nin içi yine rahat değil.
-Dediğin doru mu? Allah için söyle kızım!
-Vallihi sahi söylüyorum.
-Bunun üzerine sütanne tatmin oluyor ve Peygamberimizi korktuklarından
Allah'a ısmarlıyor.
İki-üç ay böyle geçti. Bir gün öğle üzeri efendimiz akranı olan çocuk ve
süt kardeşleri ile bir vadideler. Çocuklar oynuyor, Habibullah
da onları seyrediyor. Tam bu sırada öyle bir şey oldu ki küçükler akıllarını
yitirecekler . Çığlık çığlığa bağrışıp oradan kaçıyorlar:
Sicim gibi göz yaşı döküp evine koşanlardan biri de Damra:
-Anneciğim kardeşime bir şeyler oldu. Çabuk koşun!
Halime, feryadlar içinde Damra'ya
soruyor.
-N'oldu oğlum durma söyle!!!
Damra boğularak anlatıyor,
-Koyunların yanında idik. Birden bire gökten beyaz kıyafetli üç kişi
indi. Kardeşimi aramızdan aldıkları gibi tepeye çıkardılar ve sırt üstü
yatırarak bıçakla karnını yardılar. Öldü mü, yaşıyor mu bilmiyorum!!!
Bundan daha kötü haber olamazdı. Halime ve Haris'in kan beyinlerine
sıçradı. Bir nefeste söylenen yere vardılar.
Devamını Halime'den dinleyelim:
-Koşa koşa vadiye geldik. Yüksek bir yere oturmuş, göğe doğru bakıyordu. Tabessüm eden güzel çocuğumun yüzü al al
olmuştu.Alnını ve gözlerini öperken sordum:
-Ey gözümün ışığı, ey alemlere rahmet oğlum.Ne oldu, seni kim rahatsız
etti?
İki cihan güneşinin kendi ifadelerinden anlıyoruz ku;
gonca gül, kuzuları güderken beyaz elbiseli üç şahıs görmüştür. Birinin elinde
gümüş bir ibrik, birinde içi kardan daha beyaz bir madde ile dolu zümrüt bir
leğen vardı. O muhteremlerin en muhteremi Sallallahü
aleyhi ve sellem'i vadiden zirveye iletince beyaz
giyimli bu kimselerden biri, fahri kainatı usulcacık sırt üstü yere uzatır. Ve
göğsünü göbeğine kadar yarar. Mübarek efendimiz hiç bir acı ve elem hissetmeden
ameliyatı sürmeli gözleri ile takip ederler. Bu melek, elini sokarak iç
organlarını çıkarıp kar gibi olan o sıvı ile yıkadıktan sonra tekrar yerlerine
kor. Birinci meleğin işi bitince ikinci melek, birinciye;
Kalk! der, ben de hizmetimi eda edeyim, ilk meleğin kenara çekilmesi ile
ikinci melek, elini uzatarak peygamberimizin kalbini yerinden çıkarır ve iki
parçaya ayırdıktan sonra içinden pıhtılaşmış siyah
bir kan parçasını alıp atar. Kalb üzerinde yapılan bu
çalışmanın ardından iknici melek sırtüsütü
yatan azizler azizine:
-Vücudunda şeytanın nasibi bu idi. O'nu atmakla seni şeytanın vesvese ve
hilesinden emin ettik, anlamında bilgi arz eder.
Aynı melek, daha sonrra sevgili efendimizin sağ
ve sol taraflarından bir şey alır gibi bir hareket yapar.
Bu sırada elinde nurdan bir mühür vardı. O kadar güzel bir mühür ki gören
hayranlıktan kendini alamazdı.
Allah'ın resulünü dinleyelim:
-Bu nurdan mühürle kalbimi mühürledi. Ondan sonra kalbim nüvüvvet ve hikmet nuru ile dopdolu oldu.
Rahmet yuvası kalbi nurdan mühürle mühürlendikten sonra yerine iade
ettiler. Halime ve Haris yanına vardıklarında, mübarek yavru mührün soğukluğunu
hala vücudunda hissediyor.
İkinci meleğin işi bitince üçüncü melek, elini yarılan yere kor ve o an
yara iyileşir...
Beyaz elbiseli bu üç kişi, daha sonra nazlı yavrunun elini ve yüzünü
öperek ona güzel şeyler hazırlandığını müjdeler ve mavi gökte kaybolup
giderler. Yaranın izi hala farkedilebiliyor.
............
Sevgili Peygamberimizi oradan alarak eve getirdiler Halime anne,
çocuklarına:
Kardeşinizi bundan böyle dışarı götürmeyin!
Tenbihini yaptıktan sonra beyine:
-Bu saadetli çocuğu annesine götürelim. Aklına ziyan gelmesinden
korkuyorum. Ne dersin, yol hazırlığı yapalım mı?...
Ardarda gelen mucize ve harikalar, artık Halime'nin
gözünü korkutmaya başlamıştır. Olayların kendilerini aşmasından çekiniyor. Bu
yüzden rahat değil..
Haris;
-Bundan daha mübarek bir çocuk doğmamıştır. Ne aklına bir ziyan gelir ne
de bir şey, müsterih ol! Elde ettiğimiz saadet bunun bereketiyle. Ne var ki,
bizi hased edenler olabilir. Zira kabilemiz, önceki
halimizi gayet iyi biliyor. Fakir iken, üçyüzbüş
koyunu olan hatırlı bir aile haline geldik. mümkündür ki dar gözlüler bir
fenalık düşünebilirler...
-Öyleyse O'nu alarak kahine danışayım.
Bunu duyan Sevgili Peygamberimiz, rahat olmalarını, gayet sıhhatli ve
zannedilen kusurlardan uzak olduğunu her ne kadar söyledi ise de olanları
işiten eş dost, Halime'yi kahine giderek, bir cin
etkisi olup olmadığını tahkik etmesi için zorladılar.
Kahin, efendimizi konuşturarak, vakaları kendisinden dinliyor, Ama
dinledikçe karanlık gözleri dışarı fırlayacak gibi... kulaklarına inanamıyor.
Mübarek yavru, daha sözünü bitirmeden çirkin sesli büyücü, O'nu kaptığı gibi
kucağına alarak meydana fırlıyor ve bas bas
bağırıyor:
-Ey araboğulları! Başınıza bir bela gelmek
üzere, Bu çocuğu öldümezseniz; büyüdüğünüzde dininize
bozuk diyecek, sizi yeni bir dini kabule çağıracaktır. Bunu şimdiden ortadan
kaldırın! Hem O'nu, hem beni öldürün!!!..
Saf ve temiz Halime anne, bu beklenmedik çıkış karşısında afallamış.
Çocuğu adamın kirli ellerinden çektiği gibi:
Delinin tekiymişsin. Bilseydim semtine uğramazdım. O'nu değil seni
katletsinler!...
Süt anne o dakikaları şöyle resmediyor:
-Allah için söylüyorum; nereye uğrasak, nereden geçsek, hangi sokağa
girsek ve hangi meydana gelsek mübareğin güzel kokusu, burcu burcu yükselerek dört bir yanı tutuyor ve buralardan
günlerce silinmiyordu.
.........
-Aman Halime! Dikkatli ol. Çocuğun başına bir şey gelebilir. Daha doğrusu
sen O'nu ailesine teslim et. Şu kahinin kinine baksana!
Halime'nin akrabaları bunları söylüyor ve bereket vesilesi efendimizi dedesine teslem etmesi için telkinde bulunuyorlar. Çünkü Halime,
müjde yüklü harikulade olaylardan bahsettikçe, bunların aklı başından gidiyor.
Halime Hatun:
-Söylenenler aslında fikrimi destekleyen sözler olduğu için bana cazib geldi. Üstelik bu sırada gaibden
bir ses de işitiyordum:" "Ey Mekke'liler
size müjdeler olsun. Hayır ve saadet, Beni Sa'd'den
size geliyor. Ey huyrul beşer, Sen Mekke'de olunca,
bura halkı belalardan korunacaktır.
"Böylece o büyük emaneti sahiblerine iade
etmek gerektiğine dair kanaatim kuvvet buldu ve yine merkebe binerek can
yavrumu önüme alıp şehre inen bir grup yolcu ile yola çıktık. Mekke civarına
varmıştık. Bir işimin yapılması için inci tanemi arkadaşlarımın yanına
bırakarak bir süre oradan ayrıldım... az bir zaman geçmişti ki kulağıma garip
sesler geldi. Hemen kafilenin konak yerine koştum. Eyvah! Dünyam yıkıldı, O
yoktu."
Halime anne, ta yüreğinden vurulmuştur. Dizlerine karasular inmese,
oracığa yığılıp kalmasa iyi. Bir mecnun, bir meczub
gibi. Kimi bulsa soruyor:
-O'nu gördünüz mü? O'nu kendi sütümle besledim. Dedesine götürüyordum.
O'nun yüzünden bol nimetlere kavuştuk. Eğer bulamazsam, kendimi kayalardan atıp
parçalayacağım.
Manzara yürek parlayıcı. Sütanneyi üzünkülerle
dinliyoruz?
-Ümidim kırıldı. Başımı yumrukluyor, "ah Muhammedim"
diye dövünüyordum. Evlatların en azizini kaybeden annenin bu hali, orada
bulunanlar da ağlattı. İnsan, nasıl dayanır da şerha şerha
olan bir anne yüreği önünde gözyaşlarını zapteder?
Tam bu sırada zayıf, kara-kuru bir yaşlı adam çıka gelir. Halime'yi böyle kanlı göz yaşları akıtır görünce:
-Hayrola bir derdin mi var?
Anne, sebebini söyler ve ekler:
-İbrahim Peygamberin Rabbinin hakkı için söylüyorum ki, Muhammed'i
bulamazsam kendimi uçuruma atıp öldüreceğim!
-Oğlunu bulacak birini biliyorum.
Canım uğruna feda olsun çabuk söyle.
İhtiyar, ızdıraptan harab
olmuş kadını bir an soluk gözlerle süzdükten sonra tane tane
konuştu:
-Hübel adında büyük puta git, derdini anlat; o
halleder, demez mi?
-Halime, tokat yemiş gibi oldu...
-O'nun yerine sen kaybol inşaallah! Muhammed'in
doğduğu gece o bahsettiğin Hübel,Lat,
Uzza'nın ne olduğunu hiç mi duymadın?
-Anlaşılan sen delirmişsin. Bari yerine ben gidip yalvarayım, diyerek Hübel'in yanına gelir ve etrafında yedi kere dolanıp putun
başından öptükten sonra:
-Ey tanrım! Sen insanları muradına erdirensin. Halime kadın, oğlu
Muhammed'i kaybetmiş bulamıyor; bu sebeble büyük
üzüntü içinde. dertli anayı çocuğuna kavuştur.
Sevgili peygamberimiz'in yüce isminin anılması
üzerine Hubel ve öbür putlar patır-patır yüzüstü yere
düştü ve son peygamberi methetmeye başladılar.Allahü teala, ilah bilinerek, tapılan putlara o an için konuşma
kabiliyeti vermişti.
-Ey ihtiyar! Muhammed aleyhisselam'ın dini
bizim ve bizim nice sahte tanrının sonu olacaktır. Hakiki mabud
olan Allahü teala, O'nu
korur. Sizin gibi putperestleri ise helak edecektir.
Halime anne Mekke'ye girdiğinde bu ihtiyarı görür. Bastonu elinden
düşmüş, konuşmaktan aciz, korkudan titrer, sefil bir haldedir. Bir müddet
dinlendikten sonra:
-Ey kadın, senin oğlunun sahibi var. O'na zarar gelmez. merak etme
yavruna kavuşacaksın. İsmi ile seslenerek ara, bulursun.
................
Halime ağlaya ağlaya Abdülmuttalib'e
varır.
-Hayırdır inşaallah Halime! Bir sıkıntın mı
var?
-Hem de nasıl?
-Yoksa oğlumu mu kaybettin?
-Maalesef!
O muhteşem insan, torununu bazı Kureyşlilerin
öldürmek için kaçırdıklarını zannederek, kılıcını alarak bir dağ gibi Mekke'nin
ortasına dikilir ve bağırır:
-Ey Kureyş!... Eyy Kureyş!...
-Buyur ey reis.
-Gözümün nuru, alemin süruru torunum kayboldu, yerini bilen var mı?
Kureyşliler, hemen atlarına binerek dört bir tarafa koştular. Atlarının nalları
taşlara çarptıkça kıvılcımlar fışkıran sürücüler, ne kadar aradılarsa da,
gözlerden gizlenen sultanı bulamayıp kırk kol ve kanatlarla geri geldiler...
Abdülmuttalib, yine duaya; yine Rabbine iltica ediyor. Kabe'yi yedi defa tavaf
ettikten sonra, ellerini açmış, ciğeri kavrulurcasına istiyor:
-Allahım, O'na "Muhammed" ismini sen
verdin. Yavrumu tekrar bana lütfet.
İşte bu sırada Kabe'den bir ses duyuyor:
-O'nun sahibi sevgilisini kaybeder mi?
-Ey Melek aman çabuk söyle torunum nerede?
-Tihame vadisindeki muz ağacının altında.
Abdülmuttalib, haber verilen tarafa koşar. Yolda varaka bir Nevfel
ile karşılaşır ve O'nunla birlikte Tihame'ye giderler.
Efendimizi ağacın altında ayakta olduğu halde, muz yapraklarnı
çekiştirirken heyecadan ağlıyor buldular.
Abdülmuttalib, torununu bağrına basıp derin derin
kokladıktan sonra kucaklayarak atına bindi ve hayvanı Mekke'ye doğru
mahmuzladı.
..................
Sevinçten uçan Halime, Abdülmuttalib'e verdiği
zahmet ve üzüntülerden dolayı mahçub olduğu için
tekrar tekrar af diliyor.
Hazret-i Amine, Halime'ye soruyor.
-Ey sütannesi, çocuğu niçin geri getirdin? Halbuki O'nu ne kadar ısrarla
geri götürmüştün!
-Evladınız büyüdü. Başına bir felaket gelmesinden çekindim. korkuyorum.
Bu sebeble size teslime karar verdim.
Abdülmuttalib, torununu özanne kadar seven bu samimi kadına
bol ve kıymetli hediyeler vererek teşekkür etti.
Halime anne için tatlı bir rüya bitmişti artık. Son ana kadar hicran dolu
duygularını konuşturuyor.
Alemin en makbulünü annesine ve dedesine bırakıp veda ettim. Ama cınım v gönlüm de onunla beraber ve orada kaldı.
Mübarek efendimiz, ileriki senelerde halime anneyi nerede ve ne zaman
görse "anneciğim" hitapları ile iltifat edecek ve bazen omuzundaki ridayı bile sererek
O'nu oturup gönlünü hep hoş tutacaktır.
Halime Hatun; Sevgili peygamberimiz, Hatice validemizle evlenmiş, fakat
henüz Peygamber olmamışken birgün saadet ocağına
gelecek ve kıtlık sebebi ile hayvanlarının öldüğünü bildirince, Hadicetül Kübra annemiz, O'na bir
deve ile kırk koyun hediye edecektir.
Sonraki yıllarda efendimiz, Badiye'deki
hizmetten memnun kaldıklarını şöyle ifade buyuracaklardır.
-Ben sizin en halis arab olanınızım; Kureyşliyim, Beni Sa'd bin Bekr'de emzirildim.