VUKUF-İ ZAMANİ: YAŞADIĞI ANIN FARKINDA OLMAK
Ariflerin üzerinde
durduğu önemli prensiplerden biri de “Vukuf-i Zamani”dir.
Manası, içinde bulunduğu zamanın farkında olmaktır. Diğer bir ifadeyle, kalbi
uyanık yaşamak, her an gafletten uzak olmak, içinde bulunduğu anda üzerine
düşeni bilmek ve gereğini yapmaktır. Buna, hayatı Yüce Allah’a adamak diyor
arifler.
Bütün hayatı Allah’a
adamak... Bu yüksek ahlâk ve ilâhi aşk, “Rasulüm de
ki: Benim namazım ve ibadetlerim, hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbi Allah içindir.”
(En’am, 162) ayetinde özetlenmiştir. Çünkü bütün
vakitlerde övülme, sevilme ve zikredilme hakkı Cenab-ı
Hakk’a aittir. Bu hak hiçbir zaman ortadan kalkmaz.
Çünkü kulun her anı ayrı bir hayattır. Ve bu hayatın kaynağı Yüce Allah’tır.
Kul dünyada da ahirette de O’na muhtaçtır.
Yüce Yaratıcımız, gece ve
gündüzden oluşan bütün zamanları iki şey için yarattığını belirtmiştir. Biri
tezekkür, diğeri şükür. (Furkan, 62)
Alimler tezekküre, ilim
ve ibret manalarını veriyor. İlim, kainatın sahibini tanımak; ibret ise, her
şeyde tecelli eden ilâhi sanatı görüp kalbi Yüce Yaratıcıya bağlamaktır.
Şükür, nimetin kimden
geldiğini bilmek, nimet ile sevinmek ve vereni sevmektir. Şükür, nimetin
sahibine isyan etmemektir. Şükür, kulun her şeyi ile Yüce Allah’ın mülkü olduğunu
anlaması ve her an O’ndan razı olmasıdır. Buna samimi dostluk ve güzel kulluk
denir.
Rasulullah s.a.v. Efendimiz, Yüce Yaratıcı’dan gafletle
geçen vakitleri hasret vakti olarak tanıtmıştır. Öyle ki, cennete giren bütün
kullar, sadece dünyadaki zikirsiz ve şükürsüz geçen vakitlerine üzüleceklerdir.
(Tebaranî, İbnu’s-Sinnî, Heysemi, Münzirî)
ZAMAN EN
BÜYÜK SERMAYEDİR
Büyükler, vakit nakittir
derler. Yani vakit kainatta en değerli sermayedir. Vakit insana nakit
kazandırır, fakat dünya dolusu nakit verilse, geçen bir saniye geri
getirilemez. Dünyada her an bir defa yaşanır, bir daha ele geçmez.
Onun için Allah dostları her anı son fırsat olarak görmüşler ve her nefesi son
nefes gibi değerlendirmişlerdir. Çünkü insan hayatı iki nefes arasındaki
süredir. Alınan bir nefes geri verilmese hayat biter. Tersi de böyledir. Bu
nefesler sayılıdır ve son sayı insana gizlidir. Kimse şu kadar nefesim kaldı,
bu kadar süre daha yaşayacağım diyemez.
İnsan ömrü üç zaman
dilimine ayrılır. Birisi geçen süredir. Buna mazi denir. Bu süre, iyiliği ve
kötülüğü ile geride kalmıştır. Diğeri elde olmayan süredir. Buna âti (gelecek)
denir. İnsanın ona ulaşıp ulaşmayacağı belli değildir. Bir diğeri de insanın
içinde yaşadığı andır. İşte eldeki zaman odur. Buna fırsat denir. Yapılması
gereken ne varsa onda yapılmalıdır. Çünkü o da geçmek
üzeredir.
Hayırlı işlerde, ‘şimdi
dursun sonra yaparım’ demek şeytandandır. Efendimiz s.a.v.’in uyardığı gibi,
sonra yaparım diyenler kesin pişman olmuşlardır. Bu her işte böyledir. Büluğ çağına ulaştıktan sonra, insanın mükellefiyet süresi
başlar. Artık insan zamandan sorumludur. Zamana bağlı iş ve ibadetlerden
mesuldür.
Zaman Yüce Allah’ın
insana en büyük emanetidir. Allah bu emanetin korunmasını istemektedir. Helal
ve hayır işlerde geçen ömür ihya edilmiş ve korunmuş olur. Haram işleyerek
geçen zamanlar ise zayi edilmiştir.
Rasulullah s.a.v. Efendimiz, insanların iki büyük nimette aldandığını haber
vermiştir. Bunlar sıhhat ve boş vakittir (Buharî).
Kıyamet günü, herkese hesabı ve şükrü sorulacak dört nimet vardır. Bunlardan
ikisi zamanla ilgilidir. Yüce Allah herkese gençliğini nerede harcadığını ve
ömrünü nerede tükettiğini soracaktır. Diğer iki nimet de mal ve ilimdir. (Tirmizî)
Cüneyd-i Bağdadî k.s. der ki: “Vakit sermayeni iyi kullan. O bir kere ele
geçer. Kaçırdın mı bir daha ele geçiremezsin. Kainatta vakitten daha kıymetli
bir servet yoktur.”
Hasan Basrî
k.s. da sahabenin halini şöyle anlatır: “Ben öyle insanlara ulaştım ki, sizin
elinizdeki altın ve gümüşü koruduğunuzdan daha fazla vakitlerini koruyor ve
boşa harcamaktan sakınıyorlardı. Sizden biriniz nasıl iyi bir kazanç getirmeyen
yerlere altın ve gümüşünü harcamıyorsa, onlar da zamanlarını öyle titizlikte
koruyor; bir nefesini dahi zayi etmiyor, vakitlerini Allah’a itaatin dışında
asla kullanmıyorlardı.”
Hz. Ali r.a., şerefli hanımı Hz. Fatıma r.a.’ya demiştir ki: “Fatıma! Yemek yaptığın vakit sulu ve hafif yemekler yap.
Fazla çiğneme derdi olmasın. Çünkü sulu yemek tez yenir, kuru yemeği çok
çiğnemek gerekir. İkisi arasında elli defa tesbih ve
zikir farkı vardır. Yemek başında çok bekleyip hayırlı işlerden geri
kalmayalım.” (İbnu Acibe)
ZAMANI İYİ
OKUMALIDIR
Her insan yaşadığı zaman
içinde şu dört halden biriyle karşılaşır. Ya itaat
eder, ya isyan, ya nimet
içindedir ya da sıkıntı. İtaat Yüce Allah’a hamd etmeyi gerektirir. İsyana düşene istiğfar ve tevbe lazımdır. Nimet tevazu ve şükür ister. Sıkıntı anı
ise sabır, rıza, dua ve yalvarma zamanıdır. Kısaca, her şey kulu Yüce Allah’a
bağlamak ve ahirete hazırlamak içindir. Ağlamak da
gülmek de Allah’tandır. Zamanı istediği gibi evirip çeviren ve türlü hallerle
bizleri yüz yüze getiren O’dur.
Hak yolcusunun en önemli
işi muhasebedir. Muhasebe, kalbin ve nefsin ne halde olduğunu kontrol etmektir.
Allah’a ve ahirete yönelen herkese güzel bir tevbeden sonra kuvvetli bir muhasebe ilmi lazımdır. Hak
yolcusu her akşam günlük değerlendirmesini yapmalıdır. ‘Bugün Allah için ne
yaptım, ahiretime ne gönderdim, hangi tür hayırlara
el attım, ne gibi günahlara bulaştım, bu durumda bana ne gerekir, niyetim nedir,
kalbim ne haldedir, nefsim hangi sıfatları taşıyor, şu anki halimden daha iyi
olamaz mıydım’ gibi soruları kendi kendine sormalıdır.
Büyük veli Şah-ı Nakşibend k.s., vukuf-i zamani
prensibini açıklarken şöyle diyor: “Zamana vakıf olmak, nefsin hallerini
tanımaktır. Hak yolcusu, niyetini ve amellerini iyi kontrol etmelidir. Eğer
niyeti ve ameli Kur’an ve Sünnet’in öğrettiği edebe
uyuyorsa Allahu Tealâ o
anda kuldan razıdır. Kul o hale sevinip şükretmelidir. Eğer kulun niyetinde
Allah rızası yok ve ameli de dinin öğrettiği edebe uymuyorsa, hemen istiğfar ve
tevbeye sarılmalıdır. Kusur halindeki kula tevbe lazımdır. Bu yol, her anını kontrol etmeye dayalıdır.
Akıllı kimse aldığı her nefesinin farkında olur, onu zikirle mi yoksa gafletle
mi alıp verdiğini bilir.”
Ariflerden Ebu Muhammed el-Cerir k.s.,
“tasavvuf, insanın yaşadığı vakit içinde yapılması gereken en hayırlı işi
yapmaktır” derken, Allah dostlarının en önemli özelliğini gözler önüne
sermiştir. Gerçekten tarih iyice incelenirse kâmil velilerin hayatı kadar
huzurlu, dolu, canlı, faydalı ve tamamen Allah’a adanmış bir hayat bulunamaz.
Arifler, sufiyi “ibnu’l-vakt” olarak tarif ederler. İbnu’l-vakt, içinde bulunduğu vaktin çocuğu manasındadır. Bu
sıfattaki insan, içinde bulunduğu anda ne lazımsa onu yapar, boş ve gereksiz
işlerden kaçar. İyi de olsa kendisini ilgilendirmeyen veya zamanı gelmeyen
şeylerle uğraşmaz. Vaktini dini ve dünyası için en kazançlı bir şekilde
değerlendirir.
Zamanı iyi tanımak, her
zaman dünya ve ahirette faydamıza olacak işler
yapmaktır. Fakat günümüz insanının en fazla israf ettiği sermaye zamandır.
Özellikle gençlik dönemi bir oyun ve eğlence dönemi olarak görülmektedir.
Halbuki gençlik dünya ve ahiret hayatının hazırlığı
için bize verilmiştir. O dönemi sadece boşa harcamak kadar üzücü bir şey
yoktur. Buna rağmen çoğumuz nefsin keyfine göre yaşamakta, uzun bir hayat
arzulamakta ve bu sebeple çok şeyi kendisine dert etmektedir. Bu, “uzun
emel”dir.
Uzun emel insanı tembel
eder, gevşetir, boş işlerle yorar, gelecek endişesiyle korkutur, sonuçta
sahibine ciddi zararlar verir. Halbuki tavsiye edilen, hayırlarda acele etmek
ve yapılması gerekeni ilk fırsatta yapmaktır.
NE YAPMALI,
NEREDEN BAŞLAMALI?
Birçoğumuz şunu şöylüyor: “En fazla beş dakika süren dört rekâtlık bir
namazı bile baştan sona kalb huzuru ile
tamamlayamıyoruz. Zikrederken bile gafletimiz devam ediyor. Yüzümüz Kâbe’de iken
gönlümüz başka yerde. İbadette gafletten kurtulamadıktan sonra diğer zaman ve
işlerde nasıl uyanık olalım? Bir günü ve koca bir ömrü zarar etmeden nasıl
kapatalım?”
Gerçekten bütün
vakitlerini hakkıyla değerlendiren insanlar çok azdır. Ancak dinimizde “iyiliği
kötülüğünden fazla olanlar iyi kabul edilir” prensibi vardır. Her gün güzel
şeyler yapmaya niyetlenen, iyi işlere yönelen ve kötü davranışlarını fark edip
üzülen kimse -inşallah- iyilerden sayılır. Kusurları Allah’ın sonsuz rahmetiyle
affedilir.
Öncelikle, bizi zarara
sokan ve vaktimizi ziyan eden işlerin ne olduğunu bilmeliyiz. Söz ve
davranışlarımızda, kazanç ve harcamalarımızda haramlardan kesin olarak
kaçınmalıyız. Çünkü haram kalbi öldürür, vakti ziyan eder. Helal dairede
kalmayı, hayırlı işler yapmayı, Allah için kimseye sıkıntı vermeden yaşamayı
hedeflemeliyiz. Yerken, ibadete kuvvet bulmaya, uyurken dinlenip yeni hayırlara
hazırlanmaya, mübah dairede eğlenirken eşimizin,
çocuklarımızın ve dostların hakkını korumaya niyet etmeliyiz. Niyetimiz iyi
olduktan sonra bütün işlerimiz hayra döner, ilâhi sevgi ve sevap vesilesi olur.
Günü içinde harama bulaşmayan, Yüce Allah’ın emirlerine itaat eden kimse, onu
zikretmiş olur. Zikreden şükretmiştir. Şükreden ise Allah’ın rahmetine
ermiştir.
Arifler der ki: Bir insan
farz amelleri yapsa, haramlardan kaçınsa, bir saat sabah bir saat akşam zikir
için vakit ayırsa, kalbini zikirle ihya etmiş ve
gününe şükretmiş olur.
Her anı zikir içinde
geçirmek çok büyük bir saadettir. Bu mümkündür. Çünkü Peygamberler ve Allah
dostları böyle yapmışlardır. Bunun mümkün olduğuna inanan kimse birinci adımı
atmıştır.
YARIM
SAATLİK ÇABAYLA BİRİKEN HAZİNE
Bir Hak dostu şunları
anlatır: “Gençliğimde Allah dostlarının güzel meclislerine katıldım,
sohbetlerini dinledim. Onların bütün zamanlarını Allah ile geçirdiklerini,
yerken içerken, çalışırken, çarşı pazarda gezerken bile kalplerinin Allah’ı
anmaktan geri kalmadığını işittim. Buna hayret ettim, mümkün olup olmayacağını
düşündüm. Önce imkansız geldi. Sordum, mümkündür dediler. Hem bu halin ayet-i
kerimelerde her müminden istendiğini hatırlattılar. Buna şaşırdım ve aynı
zamanda sevindim. İrşad halkasına katıldığım
mürşidime gittim. Samimi olarak derdimi açtım. ‘Ben de bütün zamanlarımı Yüce
Allah’ı unutmadan zikirle geçirmek istiyorum, bunun yolunu bana öğretiniz’
dedim. Mürşidim güldü: ‘Güzel, ama acele etme!’ dedi. Bana önce yarım saatimi
alacak bir zikir çeşidi verdi. Dua etti ve: ‘Şimdilik buna devam et, kalbini
uyanık tutmaya çalış. Bunu başarınca yanıma gel’ dedi. Ben de günde yarım
saatimi zikir için ayırdım. Buna devam ettim. İçimde
önceleri bilmediğim ve alışmadığım bir tat buldum. Kalbimde bir canlanma
hissettim. Zikir yarım saat sürüyor, fakat kalbimdeki tesiri ve tadı yarım gün
devam ediyordu. İşin-gücün arasında kalbimi dinliyor ve onun Allah Allah şeklindeki atışlarını duyuyordum. Tekrar mürşidime
gittim. Süreyi biraz daha uzatmamı istedi. Bir saatimi zikirle geçirmemi ve
kalp uyanıklığına dikkat etmemi tavsiye etti. Söylediği gibi devam ettim.
Böylece sabırla devam ede
ede Yüce Allah’a hamd
olsun, şu ayetlerin sırrına mazhar oldum: Göklerin ve
yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde gerçek
akıl sahipleri için (varlığımıza, birliğimize ve yüceliğimize delil olacak)
nice ayetler vardır. O temiz akıl sahipleri, yürürken, otururken ve yanları
üzeri yatarken devamlı Allah’ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışını
düşünürler ve şöyle derler: Rabbimiz! Sen bunları boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru. (Âl-i İmran, 190-191)”
Dr. Dilaver Selvi